LİKYA YOLU

Likya yolunu yürümek demek;

dik yamaçların kıyısından, ormanların arasından, alçalıp yükselen kayaların üzerinden ilerlerken, doğanın kucağına dönmek demek,

çam, kekik, melisa, defne, denizin iyot kokularını içinize çekmek demek,

yer çekimine aykırı bir azimle dimdik kayaların ucuna tünemiş çamlara hayretler içinde bakmak demek,

kuş cıvıltıları, arı vızıltıları, pembe siklamen ve zambaklar, turuncu kelebekler, çıngıraklı koyunlar, keçiler, inekler, tavuklar, horozlar, kaplumbağalarin size eşlik etmesi demek,

hiç beklemediğiniz bir anda karşınıza çıkan nefes kesici manzaralar karşında huşu ile dolmak demek…

içinde bulunduğunuz yılı hatta yüzyılı unutup, doğanın zamansızlığına geçmek demek…

Doğayla uyum içerisinde yaşayan atalarımız ve köklerimiz gibi tabiatla bütünleşmek demek…

Sanki zaman hiç geçmemiş gibi toprak ananın sizi sarıp sarmalasına izin vermek demek…

Yürüyüş Deneyimi…

Ruhumu ve kalbimi dinlediğim doğa yürüyüşleri benim için her zaman bir terapidir. Pandemi sürecinde yürüdüğüm 1447 kilometre sonrası yolda olmak ile ilgili hislerimi yazdığım www.yolculukterapisi.com/izolasyon-gunlerinde-yuruyus-farkindaliklari yazımda özellikle dağlara, tepelere tırmanın, nasıl bakış açımı değiştirdiğini, ve parçaları değil bütünü ayaklar altına serdiğini fark ettiğimi yazmıştım. Yürüyüşün nasıl ‘Şimdi ve burada’nın gözlemcisi ve şahidi olmama imkan tanıdığını ve zihnimdeki kaosa rağmen yürüyüşün kendisi olmak gibi bir duygu yaşadığımı aktarmıştım.

Ekim 2020’de Likya Yolunun Batı kısmının ilk 50 kilometresini yürürken, yürümenin nasıl bir özgürlük olduğunu tüm ruhum ile derinden hissettim.

Likya Yolunda 50 Kilometre Deneyimimiz

İlk Likya yürüyüşümüze Batı Likya yolundan başladık. Tek bir oteli kendimize merkez olarak alıp, günlük başlangıç ve varış noktalarımızdan transfer hizmeti almayı tercih ettik. Bukla Tur’un sahibi Okan Yenigün’ün tavsiyesi üzerine Faralya köyündeki Montenegro Motel’de konakladık. Otelin sahibi, doğma büyüme Faralya’lı olan Bayram Karadağ bize hem rotaları belirlememizde, kendi başımıza yürümek için telefonlarımızdaki aplikasyonlarda patikaları işaretlemede ve transferlerimizde inanılmaz destek oldu.

 

Mütevazi ve çok sade bir pansiyon gibi olan Montenegro tam bir aile işletmesi. Biz lüks bir otel yerine Likya Yolu ruhuna uygun, sportmen ve sıcak bir konaklamayı tercih ettik. Elvan’ın elinden çıkan nefis kahvaltılar ve akşam yemekleri yürüyüşlerimize başlarken ve günün sonunda en büyük ödülümüz oldu.

 

Bayram’ın yeğeni Hakan ise bizi kimi zaman başlangıç kimi zaman dönüşlerimizde güvenle taşıdı. Tüm aile hem köye hem de civara hakim olduğu için çok yardım aldık. Likya yolunun 500 kilometresinin tamamını ve de Batı bölümünü defalarca yürümüş olan Bayram’dan öyle güzel hikayeler dinledik ki, yürüyüşlerimizin yanı sıra otelde geçirdiğimiz zaman sanki bizim için Likya deneyimimizi bütünleyici oldu.

Biz Likya Yolu ve alternatif rotaları izleyerek 4 günde toplam 50 kilometreyi tamamladık. Orjinalinde 5 gün için planladığımız rotayı son gün beklenen yağış sebebi ile diğer günlere bölüştürdük. İlk gün 9, ikinci gün 19, ertesi gün 12, son gün de 10 kilometre yürüdük.

  • gün Kayaköy – Ölüdeniz Rotası (9 km)
  • gün Ovacık – Kozağaç – Kirme – Faralya Rotası (16 km + 3 km Kıdrak)
  • gün Alınca – Kabak Rotası (8km + 4 km Kabak Sahil)
  • gün KabakAktaş – Kelebekler Vadisi – Faralya Rotası (10 km)

Bizim tecrübemize göre eğer kondisyonunuz iyi ise hem bedenen çok yorgun hissetmemek hem de süre olarak sağlıklı olan günde 9-12 kilometre yürümek. 

 

Kayaköy – Ölüdeniz Rotası (9 km)

İlk Gün 9 Kilometrelik bir yürüyüş yaptık. Kayaköy gerçekten görülmeye değer çok etkileyici bir tarihi Rum yerleşkesi.

Tepelerin yamaçlarına inşaa edilmiş yaklaşık 5000 adet taş evlerin hepsi mübadele dönemi terk edilmiş, çoğu harabeye dönmüş ve şimdi adeta bir ‘hayalet köy’.

Bir zamanlar ne kadar ihtişamlı bir kasaba olduğunu 19. yyda inşaa edilmiş görkemli Taksiyarhis Kilisesi’ni ve tepeye konuşlanmış kalesini ziyaret ettiğinizde gözünüzün önünde canlandırabilirsiniz.

  

Bu köyün neden terkedilmiş olduğunu sorduğumuzda, mübadele dönemi giden Rum sayısının gelen Türk sayısından fazla olduğunu ve bazı Rum yerleşkelerinin boş kaldığını öğreniyoruz. Kayaköy gibi manzaralara nazır nefis bir köyün boş kalması gerçekten insanın içini hüzünle kaplıyor.

Evlerin içlerinde büyümüş ağaçlar, bitkiler ve çiçekler ile sanki bir şekilde yaşamaya devam etmeye çalışıyor Kayaköy.

Kayaköy’ün tepelere tırmanan sokaklarını, kilise ve kalesini gezmek 30-45 dakika sürüyor.

Ardından Kayaköy – Ölüdeniz rotasını izliyoruz. Aslında Likya Yolu kırmızı beyaz işaretli Kayaköy – Ovacık rotasını gösteriyor. Ancak biz manzaralara nazır yürümek istediğimiz için kırmızı-sarı işaretli 6 kilometrelik alternatif rotayı izliyoruz. (Aslında çok daha dik ve zorlu rotalar yürüdük Likya Yolunda, ancak Kayaköy’ün eğri büğrü taşları arasında tırmanırken özellikle de inerken daha çok zorlandık)

Taksiyarhis Kilisesinden devam edip, yüzlerce yıllık taş binaların arasından köyün yukarılarına doğru tırmanıyoruz, köyün bitiminden sonra kayalık ve makilik bir alandan geçip çam ormanlarının arasına dalıyoruz. 

Germen Dağlar’ının batı yamacındaki düzlükten sonra bir süre ağaçların gölgeleri altında yürüyoruz. Önce denizin esintisi yüzümüze çalınıyor, tarihi sarnıcı geçer geçmez, nefis bir manzara karşımıza çıkıveriyor.

  

Soğuksu Koyu, Gemiler Adası ve Akdeniz’in üzerinde parlayan güneş ayaklarımızın altında. Manzaraları içimize çekmek için ufak bir mola veriyoruz. Ardından yer yer taş döşeli antik patikayı takip ederek çam ve sandal ağaçları arasından yamaçtan iniyoruz. Bu sefer de nefis bir Ölüdeniz manzarası bizi karşılıyor.

Manzaraları seyrede seyrede dik bir iniş ile önce toprak yola ardından da Ölüdeniz’in sonundaki asfalta ulaşıyoruz. Buradan 3 kilometre daha Ölüdeniz plajının sonuna kadar yürüyüp denize güneşin batışını izliyoruz.

Ve Hakan bizi aracı ile alıp Faralya’daki otelimize getiriyor. Bugünkü 9 kilometrelik rotamız toplam 3 saat sürdü (net yürüyüşümüz 2 saat + fotoğraf, dinlenme ve Kayaköy ziyaret molalarımız 1 saat). İlk gün yoldan geldiğimiz ve sadece yarım günümüz olduğu için ideal bir rota oldu.

Ovacık – Kozağaç – Kirme – Faralya Rotası (16 km + 3 km Kıdrak)

Ovacık Likya yolunun başlangıcı kabul ediliyor. Hatta altında druup fotoğraf çekebileceğiniz tak şeklinde bir tabela hazırlanmış. Gerçi şimdi birkaç alternatif rota daha eklendiği için Likya yolu daha geriden başlıyor, ancak hala Ovacık herkes tarafından Likya yolu başlangıcı sayılıyor. 16 kilometrelik rotamız için sabah 9.30’da yola koyulduk ve Hakan bizi saat  10:00’da Ovacık başlangıç noktasına bıraktı. Önce düz taş bir yoldan, ardından toprak geniş bir yoldan ilerledikten sonra taş basamaklar Babadağ’a tırmanan tarihi patikaya ulaştık.

4 kilometre kadar antik taş yoldan tırmanırken geriye dönüp baktığımızda ayaklarımızın altında uzanan Ölüdeniz manzarası gerçekten büyüleyici idi. Biz tırmandıkça manzaramıza Ölüdeniz’e Kumburnu Plajı  ve Bozyiğit Burnu, ardından Gemiler Adası, Ardından Akvaryum koyu ve Darboğaz eklendi ve gittikçe kendimizi kuş gibi hissetmeye başladık. Zaten tam o anda önümüzden Babadağ’dan atlayan paraşütler geçti. Başladığımız noktadan yaklaşık 750 metre yükselip tepeye ulaştığımızda, Ölüdeniz artık küçücük kalmıştı.

(Aslında Ovacık’a inerken manzaraları daha rahat seyretmek için, bu rotayı Faralya – Ovacık yönünde tam ters şekilde de yapabilirsiniz. Ancak o zaman Faralya’dan çok eken yola çıkmanızda fayda var, güneş tepeden karşıya geçtiğinde hem çok sıcak oluyor, hem de güneşe karşı manzaraları seyretmek daha zorlaşıyor.)

İki su sarnıcını geçtikten sonra yarı inşaat halinde olan vilların arasından ardından da upuzun çam ağaçları arasından ve nefis Babadağ manzaraları seyrederek Kozağaç Köyü’ne ulaştık. Köyün girişindeki çeşmeden su mataralarımızı doldurduk. 

Ve Kozağaç köyündeki öğle yemeği durağımız olan Halil’s Cafe’ye girdik. Asmaların altında serin serin oturup, nefis otlu peynirli gözlemelerimizi ballara bana bana yedik, çaylarımızı içtik, bacaklarımızı esnetip bir saate yakın bir moladan sonra yolumuza devam ettik.  

Köyün içinden taş duvarlar arasından daralarak devam eden patika yol dere yatağına kadar devam etti, dere yatağından karşı tepeye çıkıp 2 kilometre kadar uzaklıktaki Kirme mahallesine ulaştık. Kirme ile Kabak yol ayırımında yer alan Sugar Kafe’de bir çay molası verdik.

Ardından köy evleri ve çamlar arasından önce dere yatağına sonra da Faralya’ya kadar devam eden patikayı izledik. Dik ve taşlık bir patika olan Faralya inişini tamamladıktan sonra Kelebekler Vadisi manzara noktasına ilerledik.

 

Faralya’da Kelebek ve Keyif kafelerinde Kelebekler Vadisi manzarlarına nazır çay molası verdikten sonra daha erken olduğu için Kıdrak plajına gidip orada 3 kilometrelik bir yürüyüş yapıp güneşi denize batırıp Faralya’ya geri döndük.

16 kilometre süren, 950 metre yükseldiğimiz (2500 basamağa denk geliyor) uzun, biraz yorucu ancak nefis manzaralar eşliğinde çok keyifli bir yürüyüş günü ardından, Montenegro otelin tarhana çorbası, ev yapımı köfte, sigara böreği gibi enfes yemekleri ile kendimizi ödüllendiriyoruz.

        

Alınca – Kabak Rotası (8km + 4 km)

Daha 15-20 yıl öncesine kadar – asfalt yol yapılmadan önce – Yediburunlar bölgesindeki köy ve mahallelerin Kabak Koyu’na inmek için kullandıkları bir rota Alınca – Kabak rotası.

Bu rota tersten yapılır ise uzun süren dik tırmanışlar (750 metre yükseliş) içerdiği için, biz Alınca’dan aşağı inmeyi tercih ettik. Hakan bizi Alınca Köyüne bıraktı. Önce biraz Alınca’dan Yediburunlar ve Gey köyü manzarlarını içimize çeke çeke düzlükte yürüdük.

Ardından dev çam arasından, zaman zaman enfes deniz manzaraları zaman zaman da heybetli dağ manzaraları görerek, kuş cıvıltıları ve kelebeklerin eşliğinde, nefis bir orman ve yamaç yürüyüşü yaptık.

Yer yer heyelan olduğu için kaygan taşların üzerinden geçmemiz gerekti. Ancak çoğunluğu toprak bir patika olduğu için en rahat yürüyüş zemini idi.

Ve Kabak Koyu manzaralarına nazır çam gölgeleri altında mis gibi kokuları içimize çekerek yürümek en keyifli parkur kıldı bu rotayı.

Ardından köyün üst yerleşimine ulaştık, Kabak koyunun nefis manzaraları gittikçe yaklaşıyordu zik zaklar yaparak Kabak köyüne indik.

8 kilometrelik yürüyüşümüz sonrasında Kabak Misafir Evinin terasında, aşağıda uzanan Kabak Koyu ve solumuzda Cennet Koyu burnunun gerçekten enfes manzarları eşliğinde otlu peynirli gözlemelerimizi afiyetle yedik.

  

Kabak’tan plaja inip deniz kıyısına ulaşıyoruz, biraz yüzdükten sonra geri çıkıyoruz, 4 kilometre daha tamamladık.

Ve ardından sevgili Hakan bizi Kabak’tan alıp otelimize geri getirdi. Yine Montenegro Otelde mercimek çorbası, teriyak soslu tavuk gibi lezzetlerin sunulduğu nefis bir akşam yemeği ile kendimizi ödüllendirdik.  

          

KabakAktaş – Kelebekler Vadisi – Faralya Rotası (10 km)

Bir gün önce bıraktığımız yerden devam etmek üzere yola çıkıyoruz ve Hakan bizi Kabak’a bırakıyor. Biz Kabak-Faralya arasında tepelerin içlerinden ilerleyen Likya yolu yerine, denizin hemen kıyısındaki yamaçlardan ilerleyen alternatif rotayı tercih ediyoruz.

Amacımız hem denizi daha çok seyretmek hem de Aktaş Plajında denize girmek. Kabak köyünden sağa doğru sarı kırmızı işaretleri izleyerek toprak patikadan yürüyüşümüze başlıyoruz.

Çukurtyurt mevkiine kadar dimdik kayaların üzerinden deniz doğru uzanan çamların arasından ve seyir teraslarından geçerek nefis deniz manzarları eşliğinde yürüyoruz. Yolumuzda karşımıza çıkan keçiler, çiçek açmış zambaklar ve kelebekler ayrıca yüzümüze gülümsemeler yayan mutluluk kaynakları. 

Ardından ormanın içlerinde girerek biraz tırmanıyoruz. Daha sonra tekrar alçalışa geçtiğimizde Akburun karşımıza çıkıyor. Denize doğru yatay inen beyaz kaya tabakalarının oluşturduğu bu burun gerçekten çok enteresan bir doğa oluşumu.

Burnun üzerine kadar inip biraz kayaların üzerinde yürüyoruz. Ardından burnun önündeki koyun yanından ilerleyen yamacı takip ederek bembeyaz kayalıklar ile çevrili Aktaş plajının tepesine ulaşıyoruz.

Merdivenlerden aşağı çakıl taşlı plaja inip, mayolarımızı giyip kendimizi tertemiz denizin serinliğine bırakıyoruz. Burada Per Due otelin bir tesis yer alıyor. Birşeyler yiiyp içmek için bir mola noktası.

Denizden çıktıktan sonra parıl parıl parlayan güneşin altında kuruyup yola devam ediyoruz. Önce birkaç tesisin, ardından köy evlerinin arasından, tarlalardan ve ormandan geçen toprak yollardan ilerliyoruz.

Ve bir anda karşımıza nefes kesici manzarası ile Kelebekler Vadisi çıkıyor. Kayalara tırmanıp vadinin köşesindeki tepeden kuşbakışı manzarların keyfini çıkarıyoruz. Yola devam ettiğimizde ara ara farklı seyir teraslarından Kelebekler Vadisini başka açılardan görme imkanımız oluyor. Ara ara dar taşlık patikalardan aşağı inip yeniden tırmanarak derin yarları aşıyoruz.

Kelebekler vadisi, denizden 350 metre yüksekliğe ulaşan sarp kayalıkların iki yandan duvar gibi çevrelediği denizden içeri doğru uzanan derin bir vadi. 80 tür kelebeğe ev sahipliği yapan vadi, özellikle Kaplan kelebeği ile meşhur, ve ismini de ondan alıyor. Farayla köyünden vadiye dökülen bir şelale suları sayesinde yemyeşil olan Kelebekler Vadisi, dik kayalıklar ile izole kaldığı için sadece denizden tekne ile veya karadan iniş/tırmanış ile ulaşılabildiği için gizli kalmış bir cennet gibi.

 Çok dik olan inişi 1-1.5 saat sürüyor, ve zaman zaman kaya tırmanışlarındaki gibi, ip ve çelik halatlar ve merdivenler yardımı ile iniyorsunuz. Çıkışı inişe göre daha kolay. Arından Faralya köyünde otelimize yürüyoruz.

Likya Yolumuzun ilk 50 kilometresini tamamladık!

Dönüş Günü

Ertesi gün dönüş yoluna çıkmadan önce son bir kez Kelebekler Vadisini tepeden seyrediyoruz. 

Yola çıktıktan sonra hemen Dalaman yolu üzerinde Fethiye çıkışında Yanıklar Mevkiinde ışıklı Take Away Coffee tabelası ile Fethiye’nin en iyi kahvecisini buluyoruz: Avocado Garden.

Nefis bir kahve içtikten sonra,  doğanın içinde harmanlandığımız yürüyüşlerimizin tadı damağımızda, seyrettiğimiz enfes manzaraların hatıraları aklımızda, ve aldığımız bol oksijenin mutluluğu ruhumuzda, Likya Yolunun geriye kalan 480 kilometresinin farklı bölümlerini önümüzdeki yıllarda yürüme hevesi ve heyecanı içimizde, evimize dönüş yoluna çıkıyoruz… 

 

Montenegro Motel’in sahibi Bayram Karadağ’ın önerdiği yürüyüş rotaları:

Batı Likya Rotaları:

  • Kabak koyu – Cennet Koyu: 2-3 saatlik orta zorlukta bir rota
  • Alınca Gey yönünde doğru Sarnıçın oradan başlayarak Kalabantina koyu, Cenent plajı ve Kabak Plajına ilerleyen orta zorluktaki rota: 4-5 saatlik bir rota
  • Sidimadan – Bel rotası: 2.5 – 3 saatlik zorlu bir rota

 

Orta Likya Rotaları:

  • Kalkan – Bezirgan rotası
  • Çukurbağ – Kaş inişi
  • Kaş – Limanağzı yürüyüşü
  • Boğazcık (Appolonia) – Aperlai üzerinden Kekova yürüyüşü
  • Kekova – Simena kalesi yürüyüşü
  • Kelova Batık Şehri
  • Hoyran köyünden Kekovaya ( Likya yolu alternatif)
  • Konaklama için: Kaş’ta Hideaway ve Kekova’da Kale Pansiyon

 

Doğu Likya Rotaları:

  • Karaöz – Gelidonya Feneri yürüyüşü
  • Olimpos – Çıralı Yanar Taş yürüyüşü
  • Tahtalı Dağı tırmanışı (kondisyon ve zamanlama önemli)

 
Likya Yolu Hakkında

Likya Yolu, MÖ 3000’li yıllarda Akdeniz kıyılarında Teke yarımadasında yaşamış, ‘Işık Ülkesi’ anlamına gelen Likya uygarlığının halkının yerleşimlerini birbirine bağlayan yollara verilen isim.

Likya’nın binlerce yıl önce açtığı tahmin edilen patikalar, hem yük hayvanları ile ticaret amaçlı taşıma hem de ulaşım amaçlı kullandığı biliniyor. Likyalıların ardından Akdeniz kıyılarında yaşıyan birçok halkın, yeni araç yolları yapılsa bile, su kaynaklarına ulaşmak, sahillere inmek veya bir kasabadan diğerine gitmek için yolları kullandığı patikalar bunlar.

530 kilometrelik patikaları ile Likya yolu Türkiye’nin en uzun yürüyüş parkuru. İngiliz yazar ve tarihçi Kate Clow, uzun yıllar süren yürüyüşleri, araştırma ve çalışmaları sonucu, 1999 yılında Likya Yolu’nu Türk turizimine kazandırmış. Zaman içerisinde eklenen patikalar ile bugün Fethiye Telmessos Kaya Mezarlarından başlayan yürüyüş yolu, Antalya’nın Geyikbayırı yerleşiminde sonlanıyor. Farklı bölgelerde farklı renklerde işaretlenmiş Likya yolu, el değmemiş ormanlardan, ulaşımın olmadığı bakir koylardan, dağ yamaçlarından, küçücük köylerden, ve antik kentlerden geçerek inanılmaz güzellikte bir doğa ve tarih yolculuğu yaşatıyor. Resmi olan 530 kilometrelik yolun yanı sıra, sahillerde veya orman içlerinde yerel halkın kullandığı alternatif rotaları ve muhteşem manzara noktalarını da ekleyip yürüyüşlerinizi çeşitlendirebiliyorsunuz.

Doğa yürüyüşü tutkunları için gerçek bir cevher olan Likya Yolu’nu, aslında biz Türklerden çok dünyanın dört bir köşesinden gelen yabancı turistler yürüyor. Dünyanın en iyi 10 yürüyüş parkuru arasında sayılan Likya yolunu bizlerin de keşfetme vakti geldi sanırım J

Likya Yolunun Bereketi

Kimbilir kimler geçti bu patikalardan binlerce yıldır, neler neler taşındı, hangi karşılaşmalara, hangi kavuşmalara şahit oldu…

Bereketli toprakları, bol su kaynakları, dereleri, sulak alanları, yemyeşil ağaçları, canlı flora ve faunası ile bu kıyılarda medeniyetlerin serpilmesine şaşırmıyor insan. Bu yüzden Likya yolu birçok antik kenti birbirine bağlıyor.

Antik dönemdeki depremlerin tahribatı sonucu sahillerdeki şehirler sular altında kalsa bile, yol üzerindeki antik kalıntılar sayesinde sanki bir arkeoloji açık hava müzesinde yürürüyormuşsunuz gibi hissediyorsunuz.

Alçalıp yükselirken bitki örtüsünün zeytin ve kızıl çamların, karaçam, sedir ve ardıça dönüşmesine şahit olmak, tüm yıl boyu uçuşan kelebekler ile sarmalanmak öyle eşsiz bir deneyim ki…

Likya Yolu Yürüyüşü İçin Gerekli ve Pratik Bilgiler

Nasıl?

Batı, Orta ve Doğu Likya Rotası şeklinde bölümlere ayrılan yürüyüş yollarının hepsi işaretli. Alternatif rotaların eklenmesi ile birlikte işaretleme renklerinde çeşitlilik artmış durumda. Genellikle alt üste kırmızı beyaz çizgi ana yolu işaret ediyor, alternatif yollarda ise renkler farklılaşabiliyor. Çarpı işaretleri ise girilmemesi gereken yolları gösteriyor. Gönüllüler tarafından işaretlenen yollarda kimi zaman boyalar çıkmış olabiliyor ve de patikalar bitki örtüsü, taşlar veya heyelan yüzünden ayrıştırılamayabiliyor.

Ne kadar iyi yürüyüşçü olursanız olun, eğer doğa yürüyüşlerinde tecrübeli değilseniz Likya Yolu alışılmış asfalt veya kaldırım yürüyüşlerinden çok farklı bir deneyim. Çok yüksek rakımlara çıkıp inebiliyorsunuz, epey engebeli, taşlık veya toprak yollardan ilerliyorsunuz. Ve genellikle aynı kilometreyi normal yürüyüşünüzün ancak yarı hızında tamamlayabiliyorsunuz.

Ayrıca kimi rotalarda yerleşim yerleri bulunduğu için su çeşmeleri, konaklama, yeme içme, ikmal imkanları bulabiliyorsunuz. Fakat bazı rotalar çok bakir. Bu sebeple yedek su, yiyecek ve acil durumlar için ilk yardım yedekli olmak gerekiyor.

Rotalar yürüyüş yolu koşulları, diklik, yükselti ve süre olarak kolay, orta, zorlu, zor şeklinde belirlenmiş durumda. Rotaları belirlemeden önce zorluk seviyelerine mutlaka bakın ve kendi kondisyonunuza göre seçimlerinizi belirleyin.

İşte bu sebeplerden Likya yolunu imkanınız var ise tecrübeli bir rehber ile yapmanızı tavsiye ediyoruz. Ya da tecrübeli birisinin önceden size belirleyeceği ve yönlendireceği bilgiler ve aplikasyonlar eşliğinde yapmanızı. Çünkü kuş uçmaz kervan geçmez ormanlar veya patikalarda kaybolmak gerçekten mümkün. Eğer kendiniz yürüyecekseniz mutlaka telefonunuza çevirim dışı çalışan bir aplikasyon yüklemenizde ve  yürüyüşe çıkmadan önce aplikasyonda rotanın üzerine çok sık yol işaretleri koymanızda fayda var. Ve bu işaretlemeyi Likya Yolunu defalarca yürümüş çok tecrübeli birisinin yardımı ile yapmanızı tavsiye ediyoruz. Biz Maps.me aplikasyonunu kullandık. Ve çok iyi işaretlenmiş olmasına rağmen birkaç kez yolu şaşırıp veya telefona bakmayı unutup rotadan şaştık.

Ne ile?

Yürüyüşlerinizde:

  • ayağınıza konçlu bot giymenizi tavsiye ediyoruz. Çünkü dar, engebeli, eğri büğrü taşlık patikalarda ayağınızın burkulma riski var.
  • Ayrıca rakım değişikliği fazla olan yürüyüşlerde baton kullanabilirsiniz, tırmanış ve inişlerinize destek olmasında fayda var.
  • Güneş ve dallara siper olarak şapka takmakta,
  • hava değişimlerine hazırlıklı olmak birkaç kat (nefes alan bir tshit, terlemeyi önleyici uzun kollu bir sweatshirt, rüzgarlık ve gece geçirecekler için mont) giyinmekte,
  • çalılık yerlerden geçerken bacaklarınızın zarar görmemesi için uzun treking pantolonu giymekte,
  • yanınıza yeteri kadar su (yürüyüşlerde çok terlediğiniz için hgünde 3 litre su içmenizi öneririz)
  • sırt çantanızda burkulmaya karşı bandaj ve merhem,
  • eğer yolunuzda mola yeri yok ise yiyecek almanızda fayda var.
  • (Not: Kamp yapacaklar için çok daha detaylı bir ekipman gerekiyor)

 

 

  

Ne Zaman?

Likya yolunu yürümek için en uygun zaman Mart – Nisan – Mayıs ve Eylül – Ekim – Kasım ayları. Yazın sıcaklarından bunalmamak için sabahçok erken kısa rotaları yapmak mümkün olabilir. İlk ve sonbaharlarda ise yağış tahminlerine önceden bakmakta fayda var. Çünkü yağmurlarda özellikle taşlık yollar kaygan olabiliyor. Kış ayları soğuk ve yağışlı olabildiği için çok tavsiye edilmiyor.

Rotalar hakkında bilgi için?

Eğer doğa ve yürüyüş severseniz, Likya Yolunu bir kez yürüdükten mutlaka devamını getirmek isteyeceksiniz. Bu sebeple Altuğ Şener veya Metin Tüzün’ün Likya Yolu rehberi kitaplarından alabilirsiniz.  Metin Tüzün’ün kitabı ana Likya yollları hakkında daha detaylı ve organize bilgiler sunarken, Altuğ Şener’in kitabı alternatif rotaları da ekleyerek daha kapsamlı bir bilgi kaynağı.

Wiciloc aplikasyonunu çok önermiyoruz. Çünkü birçok farklı rehber ve kişi tarafından çok sayıda rota işaretlenmiş olduğu için insanın aklı karışabiliyor. Genelde Altay Özcan’ın rotaları tavsiye ediliyor.

BATI LİKYA YOLU KONAKLAMA ALTERNATİFLERİ
Faralya Köyü:

  • Pansiyon: Montenegro Motel
  • Lüks Otel: Per Due, Nautical, Zakros, Rocas Roja

Kabak Koyu:

  • Lüks Otel: Lissia, Kabak Dome

 

BATI LİKYA YOLU MOLA ALTERNATİFLERİ

  • Kozağaç: Halil’s Kafe
  • Kirme: Sugar Cafe, Lemon Cafe
  • Faralya: Kelebek Kafe, Keyif Kafe, Zakkum Kafe, Yiğitoğlu ve Ottoman Gözleme
  • Kabak Köyü: Kabak Misafir Evi, Deniz, Olive Garden manzara Kabak üzeri

LİKYA YOLU PARKURLARI

Likya yolu yirmiden fazla antik kentin yanı sıra Fethiye, Ölüdeniz, Kelebekler Vadisi, Kabak Koyu, Yediburunlar, 18 kilometre ile dünyanın en uzun doğal plajlarından biri olan Patara Kumsalı, Kalkan, Kaş, Kekova, Demre, Finike, Korsan Koyu, Türkiye’nin en güzel deniz feneri seçilen Gelidonya (Taşlık Burnu) Feneri, Adrasan Koyu, Musa (Olimpos) Dağı, Çıralı Plajı, Avrupa ve Türkiye’nin sahildeki en yüksek zirvesi olan Tahtalı Dağı (2366), Tekirova, Kesme Boğaz, Göynük Kanyonu, Göynük gibi doğal güzelliklerden geçerek Akdeniz kıyı şeridi boyunca uzanıyor.

Parkur sadece kıyıyı takip etmekle kalmıyor, yer yer sarp yamaçlara çıkarak, kumsallara ve limanlara iniyor. Yaylalardan ve ormanlık alanlardan da geçen güzergah, Tahtalı Dağı’nda 1800 metredeki sedir ormanlarının yukarısında en yüksek noktasına ulaşıyor.

Dinlenmek, yüzmek veya güneşlenmek isteyenler için de alternatifler sunan Likya Yolu, pansiyon, restoran ve plaj olanaklarından yararlanabileceğiniz birçok sahil köyünün içinden veya yakınından geçiyor.

Rota ayrıca Kalabantia, Sidyma, Pydnai, Letoon, Xanthos, Patara, Phellos, Antiphellos, Sebada, Apllania, Aperlai, Teimussa, Simena, Sura, Andriake, Myra, Belos, Gagai, Melanippe, Olimpos, Chimera (Yanartaş), Phaselis antik kentleri yanı sıra St Nicholas (Noel Baba) Kilisesi, Alakilise, Papazın Kayası, Gedelme Kalesi, Delikkemer ile Xanthos’a su götüren su kemerleri gibi tarihi mekanlara uğruyor. Xanthos ve Letoon ören yerlerinin UNESCO dünya mirası listesinde.

LİKYA YOLU PLANLAMASI

Likya Yolu etapları, Hisarönü (Ovacık)-Faralya, Faralya-Kabak Koyu, Kabak Koyu-Alınca, Alınca-Yediburunlar, Yediburunlar-Gavurağılı, Gavurağılı-Patara, Patara-Kalkan, Kalkan-Sarıbelen-Gökçeören, Gökçeören-Kaş, Kaş-Kekova, Kekova-Demre, Demre-Alakilise-Finike, Karaöz-Gelidonya Feneri-Adrasan, Adrasan-Olimpos-Çıralı, Çıralı-Beycik, Çıralı-Tekirova, Tekirova-Phaselis-Gedelme, Beycik-Tahtalı Dağı-Gedelme, Gedelme-Göynük, Göynük-Hisarçandır ve Hisarçandır-Geyikbayırı şeklinde planlanabilir.

Bu uzun rota; Fethiye Boğaziçi köyü, Patara Delikkemer ve Çıralı bölgelerinde 2 alternatif güzergaha ayrılıp daha sonra tekrar birleşmektedir.

535 kilometre uzunluğundaki Likya Yolu’nu, 3-5-7 şer günlük farklı etaplara bölerek yürüyerek 5-10 farklı seferde tamamlamak veya tamamını 30 – 50 gün arası (performansa ve kondisyona göre değişecek şekilde) gibi bir seferde yürümek mümkün.

 

LİKYA YOLU’NDA GÖRMENİZİ TAVSİYE ETTİĞİMİZ ANTİK KENTLER

Dilerseniz yürüyerek, dilerseniz de aracınız ile, Likya Yolu’nun birbirine bağladığı 20 den fazla antik kentten bir kısmını ziyaret etmenizi tavsiye ediyoruz. Antik kentlerin bir kısmı günümüze ulaşamamış olsa da tapınak sütunları, mezarlarları, ve diğer tarihi kalıntıları ile insana zaman içerisinde eşsiz bir yolculuk yaşatıyorlar.

  • Telmessos: Likya ülkesinin önemli yerleşimlerinden birisi olan Telmessos, yamaçlarındaki kaya mezarları ile göze çarpıyor. Doğal kayalara oyulmuş mezarların en ünlüsü MÖ 4. Yüzyılda yapılmış İon stilindeki iki sütunlu kral Amyntas’ın anıt mezarı. Depremler sonucu yıkılan ve sadece bir bölümü restore edilebilen küçük antik tiyatrosu, Rodos şövalyelerine ev sahipliği yapmış kale kalıntıları ile antik şehrin her köşesi buram buram tarih kokuyor.
  • Pınara Antik Kenti: Pınara Antik Kenti, Fethiye’ye 45 km uzaklıkta yer alıyor. Yuvarlık bir tepeye kurulu olan bu antik kent, Likya dilinde yuvarlak anlamına gelen Pinara kelimesinden ismini alıyor. Depremler nedeniyle bu zamana kadar çok zarar görmüş olsa da bugüne ulaşan birçok kaya, lahit mezarı, hamam, tiyatro gibi görülmeye değer yapı hala ayakta. Pınara Antik Kenti, ayrıca mitolojiye göre, döneminin üç oy hakkına sahip olan 6 önemli Likya kentinden bir tanesi… Saklı güzelliklerle dolu Likya Yolu’ndaki bu antik kenti gezerken, gerçekten çok etkilenecek ve birçok fotoğraf karesi çekmek isteyeceksiniz.
  • Kayaköy: Kayaköy gerçekten görülmeye değer çok etkileyici bir tarihi Rum yerleşkesi. Tepelerin yamaçlarına inşaa edilmiş yaklaşık 5000 adet taş evlerin hepsi mübadele dönemi terk edilmiş, çoğu harabeye dönmüş ve şimdi adeta bir ‘hayalet köy’. Bir zamanlar ne kadar ihtişamlı bir kasaba olduğunu 19. yyda inşaa edilmiş görkemli Taksiyarhis Kilisesi’ni ve tepeye konuşlanmış kalesini ziyaret ettiğinizde gözünüzün önünde canlandırabilirsiniz. Bu köyün neden terkedilmiş olduğunu sorduğumuzda, mübadele dönemi giden Rum sayısının gelen Türk sayısından fazla olduğunu ve bazı Rum yerleşkelerinin boş kaldığını öğreniyoruz. Kayaköy gibi manzaralara nazır nefis bir köyün boş kalması gerçekten insanın içini hüzünle kaplıyor. Evlerin içlerinde büyümüş ağaçlar, bitkiler ve çiçekler ile sanki bir şekilde yaşamaya devam etmeye çalışıyor Kayaköy. Kayaköy’ün tepelere tırmanan sokaklarını, kilise ve kalesini gezmek 30-45 dakika sürüyor.

  • Sidyma Antik Kenti: Sidyma Antik Kenti, Fethiye’nin Dodurga ve Boğaziçi köyleri yakında bulunuyor. Kentin girişince yüksek anıt mezarları ve muhteşem süslemeli sütunlar var. Yakınlarında yerleşim yeri olmasına rağmen bu kent, doğanın tam kalbinde ve doğa tarafından fethedilmiş durumda. Bu antik kenti gezerken Likya tanrılarına adanmış tapınaklar, büyük kaya mezarları, sarmaşıklarla birleşmiş surlar sizi gerçekten çok etkileyecek…
  • Xanthos (Ksantos) Antik Kenti: Ksantos Antik Kenti, Fethiye’ye 46 km uzaklıkta bulunuyor. Antik Çağ’da Likya uygarlığının en büyük idari merkezi olan bu antik kent, birçok savaşa tanıklık ettiği için ne yazık ki içerisinde bugüne ulaşan fazla bir yapı yok. Buradaki eserler British Museum’da sergileniyor. UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan bu antik kent, bugüne ulaşan az sayıda lahit mezar, tiyatro ve kilisesi ile sizleri bekliyor.
  • Pydnai Antik Kenti: Pydnai Antik Kenti, Fethiye yakınlarındaki dünyanın en güzel doğal kumsallarından birisi olan Patara Plajı’nın batısında yer alıyor. Kentin içinde bugüne kadar ulaşabilmiş bir parça sur bulunuyor. Çünkü depremler nedeniyle pek fazla yapı ayakta kalamamış. Yine de küçük bir tepede yer alan bu antik kent, kuşbakışı manzarasıyla macera tutkunlarının gözdelerinden bir tanesi.
  • Letoon Antik Kenti: Letoon Antik Kenti, Fethiye’ye 65 km uzaklıkta bulunuyor. Mitolojiye göre, Zeus’tan hamile kalan Leto’nun adına kurulan kentin merkezinde, Leto, Artemis ve Apollon için yapılmış 3 tapınak bulunuyor. Bu antik kent, 1988 yılında UNESCO Dünya Mirası listesine alındı ve artık tamamen terk edilmiş durumda. İçerisindeki Helenistik Döneme ait tiyatro ise, bugüne kadar ulaşabilen ender yapılardan bir tanesi.
  • Antiphellos Antik Kenti: Antiphellos Antik Kenti, Kaş’ın Likya dönemindeki isimlerinden bir tanesi ve bölgenin alt kısmında yer alıyor. Kaş, bu antik kentin üzerine kurulduğu için bugüne ulaşan pek fazla yapı bulunmuyor. Bu antik kentteki en önemli yapıt, Uzun Çarşı Caddesi’nde yer alan ve tek bloktan oluşan bir lahit. Ayrıca antik tiyatro da burada maceraperestlerin görmesi gereken güzelliklerden bir tanesi.
  • Phellos Antik Kenti: Phellos Antik Kenti, Kaş’ın Pınarbaşı Köyü’nde bulunuyor. Günümüze ulaşan kalıntıları, bu kentin bir savunma kenti olduğunu gösteriyor. Bu antik kentte, akropolü çevreleyen surlar, görülmesi gereken kalıntılardan. Ayrıca akropolün batı kenarında yer alan ev tipi bir kaya mezarı bulunuyor. Ve bu mezar, Likya’nın ahşap ev mimarisini kayaya yansıtan en özgün örneklerinden.
  • Apollonia Antik Kenti: Apollonia Antik Kenti, Kaş’a 22 km uzaklıkta yer alıyor. Kekova yolu üzerinde kurulan şehir, L harfine benzeyen bir kayalığın üzerinde bulunuyor. Bu antik kenti çevreleyen ve bugüne kadar ulaşan surların bir kısmında Bizans yapısı olan bir kilise mevcut. Kilise dışında kentteki en ilginç ve görülmesi gereken yapılar 6 prizmal gövdeli mezar anıtı, hamam ve tiyatro…
  • Aperlai Antik Kenti: Aperlai Antik Kenti, Kaş ile Kekova arasında, Sıçak Yarımadası’nın eteklerinde kurulmuş bir kent. Bu antik kentin kalıntıları, denize doğru inen tepenin eteklerinde yer alıyor. Ve kalıntılar tekne turu ile görülebiliyor. Şehirde Likya dilinde yazılmış gümüş sikkeler bulunuyor. Kentin rıhtımı ve buna bağlı yapılar şu anda sular altında. Ancak yine de denizin altındaki bu görüntüler bile insanı etkilemeye yetiyor.
  • Simena Antik Kenti: Simena Antik Kenti, Kaş işle Finike arasındaki Kaleköy’de yer alıyor. Kalesi bugün bile hala ayakta. Kentte ayrıca sular altında kalan kaya mezarları bulunuyor. Kente yalnızca deniz yoluyla ulaşım mevcut ve son derece etkileyici bir manzaraya sahip. Depremlerden dolayı bu antik kentin yarısı suyun içinde, yarısı suyun dışında bulunuyor.
  • Olympos Antik Kenti: Olympos Antik Kenti, Antalya’nın 80 km güneyinde yer alıyor. Şehrin ismi, Anadolu dillerinde yüksek dağ anlamına geliyor. Bu antik kentin ortasından geçen Akçay, kenti ikiye bölerek bir liman kenti haline getiriyor. Günümüzde tatilcilerin uğrak noktası olan Olympos, sadece yeşil ve maviyi bir araya getirmekle kalmıyor; bir de bu tarihi kalıntılarıyla konuklara muhteşem bir macera vaat ediyor.
  • Phaselis: Faselis, Antalya’ya yaklaşık 55 km, Kemer’e 16 km uzaklıkta bulunan Antalya’nın en güzel tarihi yerleri arasında yer alan bir antik kent. Beydağları Sahil Milli Parkı sınırları içindeki çam ve sedir ormanları arasında yer alan kentin tarihi MÖ 7. yüzyıla kadar uzanıyor. Antik şehir, muhteşem kalıntıları arasında gezerken aynı zamanda güneşlenip denize girebileceğiniz nadir yerlerden. Çakılsız sahiliyle Antalya’nın en güzel plajlarından birine sahip olan kent, Likya’nın önemli limanlarından olma özelliği de taşıyor. Şehirde Kuzey Limanı, Savaş Limanı veya Korunmuş Liman ve Güneş Limanı olmak üzere 3 önemli liman bulunuyor. Ayrıca kentin ortasındaki 20-25 metre genişliğindeki muhteşem cadde, görülmeye değer yerler arasında.
  • Geçmişe yolculuk yapabileceğiniz diğer antik kentler ise: Teimussa, Andriake, Myra, Belos

LİKYA YOLUNUN EN GÜZEL MANZARA NOKTASI

Antalya‘nın Kumluca ilçesinde Mavikent Taşlık Burnu’nda yer alan Gelidonya Feneri, denizden 237 metre yüksekliği ile Türkiye’nin denizden en yüksek feneri. Nefes kesen manzarası ile Likya Yolu’nun en çarpıcı noktalarından birisi. Tarihi isimleri Hiera Akra (Kutsal Burun), Şilden Burnu, Kırlangıç Burnu olan, ters akıntılarından dolayı Antalya Körfezinin (Pamfilya) en tehlikeli yeri olan Gelidonya Burnu, Likya’lılar döneminde denizcilik açısından geçişi çok zorlu olduğu için gemicilerin korkulu rüyası imiş. Ki gerçekten burnun önünde birçok batık yer alıyor. İlk bilimsel sualtı araştırmasında, 30 metre derinlikte, MÖ 12. Yüzyıldan kalma bakır ve bronz külçeler taşıyan bir Suriye ticaret gemisi batığı bulunmuş. Batıktan çıkarılan arkeolojik objeler ve kalıntılar bugün Bodrum Sualtı Müzesi’nde sergileniyor. Sarp kayalıklar üzerinde burnun ucunda yer alan Gelidonya Feneri, 1934’te Fransızlar tarafından inşa edilmiş ve elektrik olmadığı için 1990’a kadar gaz ışığıyla çalışmış. 2017’de güneş enerjisi ile elektriğe kavuşmuş. Sarp ve dik kayalıklar üzerine kurulan fenere sadece yürüyüş ile ulaşabiliyorsunuz.

LİKYA YOLUNDA DİĞER TAVSİYELERİMİZ

  • Kıdrak, Aktaş, Çukuryurt, Kabak, Cennet, Cavurağlı koylarında, Patara Kumsalı, Sıcak Yarımadası, Kekova, Adrasan, Korsan Koyu, Çıralı Kumsalı ve Phaselis gibi doğal plajlarda Akdeniz’in masmavi sularında yüzmek
  • Dünyanın en güzel doğal plajlarından biri olan Çıralı sahilinde veya manzarası nefes kesen ve bir masal dünyasını anımsatan Gelidonya Feneri’nde kamp yapmak
  • Antalya Müzesi’nde Likya uygarlığından günümüze kalan görkemli eserleri keşfetmek
  • 2365 metrelik Tahtalı Dağı’nın zirvesinden Beydağları, Akdeniz, Antalya şehir merkezi ve sahillerini içeren nefis manzarayı izlemek

 

Santos Şiiri
MÖ 550’lerde Likya, Pers istilası altına girdiğinde, ana erkil ve özgürlüğüne düşkün Likyalılar, kadınları ve çocukları kaleye topluyor. Ve eğer yenilirler ise kendilerini yakmalarını salık veriyor. Perslerin akınları sonucu Likya ordusu yenilgiye uğrayınca geriye kalan kadınlar ve çocuklar kendilerini yakıyor. Ancak yaylalardaka kalan Likyalılar yaşamaya devam ettiği için, Çıralı’da hiç sönmeyen ateş’i ölen Likyalılara adayarak aşağıdaki Likya şiirini yazıyorlar.

Evlerimizi mezar yaptık,

Ve mezarlarımızı kendimize ev…

Evlerimiz ateşe verildi,

Ve mezarlarımız yağmalandı…

Yüksek tepelere sığındık,

Yerin dibine saklandık,

Su içinde gizlendik,

Geldiler ve bizi buldular…

Bizi yaktılar ve yok ettiler,

Bizi yağmaladılar…

Ve biz, Analarımızın uğruna, Kadınlarımızın uğruna…

Ve biz, Onurumuz uğruna,

Ve özgürlüğümüzün…

Biz, bu toprakların insanları,

Topluca intiharı aradık Arkamızda bir ateş bıraktık,

Hiç sönmeyecek…


beni bulamazsan üzülme,
eşyalarımı bulacaksın.
kestiğim taşları, açtığım yolları,
işlediğim heykelleri bulacaksın.
ve göreceksin ki binlerce yıl öteden,
parmak izlerimiz değecek birbirine…”

 

Zeynep Atılgan Boneval