DOĞU LİKYA YÜRÜYÜŞ ROTASI

Çıralı  – Maden – Yanartaş – Adrasan – Gelidonya Feneri – Karaöz – Beycik – Tahtalı Zirve – Olympos ve Phaselis Antik Kentleri Parkuru

Daha önce Batı Likya yolunda 105 kilometre yürüme şansım oldu.  2020 sonbaharında 50 kilometrelik Fethiye-Alınca rotasını, 2021 ilkbaharında’da Alınca – Yedi Burunlar ve doğuya doğru 55 kilometrelik bir rotayı yürüdük.

 

Doğa ile kesintisiz buluşma anlamına gelen Likya Yolu patikalarında yürürken, çamların yeşili, denizin mavisi, sadece dalga, rüzgar, kuş, arı, keçi sesleri ile bozulan sessizliği, kekik ve iyot kokuları, bol oksijenli tertemiz havası, inişli çıkışlı patikalarda karşınıza çıkan nefes kesici manzaraları ile doğanın büyüsüne kapılmamanız imkansız.

Biz de Likya Yolundan her seferinde efsunlanmış şekilde döndüğümüz için, bir sonraki rotayı yürümek üzere sabırsızlıkla gün sayıyoruz yeniden.

İlk 2 rotayı 3 kişi kendi başımıza yürümüştük. İlk 50 kilometremizde Montenegro Pansiyon’un sahbi Bayram bize MapsMe aplikasyonu üzerinden işaretlemeler yapmıştı, patikalardaki kırmızı beyazları ve telefonumuzdan bu işaretleri takip ederek rahat rahat (azıcık kaybolarak) yürümüştük ilk etabı. İkinci 55 kilometremizde ise rotalar zaten çok güzel işaretlenmiş ve kaybolması imkansız gibiydi, rahatlıkla takip etmiştik patika yolları.

 

Kendi başına yürümenin, doğayla ve sessizlikle bütünleşmenin ayrı bir güzelliği var. Yalnız yürüyüşler bir süre sonra meditasyona dönüşüyor, zaman ve mekan kavramının sınırları adeta siliniyor. Doğayla başbaşa kalırken, hem mabediniz olan bedeninize bu yolları yürüyebildiği için şükrediyorsunuz, hem de kendinizle başbaşa olduğunuz için, zihniniz ve ruhunuz ile bir uyumlanma süreci yaşıyorsunuz. Yalnız yürümenin tadı kesinlikle bir başka.

  

Ancak Doğu Likya rotasını – bazen teslim olmak da iyidir diyerek- bir grup ile yapmayı tercih ettik, hem önceden rota çalışacak zamanımız olmadığı için, hem de ‘yön ve yol bulmayı’ düşünmeyi bile bırakmanın iyi geleceğini düşündüğümüz için. Ve Bukla Tur’un sahibi Okan’ın bir arkadaş grubu ile yollara döküldük.

İyi ki de bu etabı grup ile yapmışız; çünkü çok dik, uzun ve zorlu tırmanışlar olan yürüyüşlerimiz vardı rotamızda – özellikle Tahtalı Zirve ve Gelidonya Feneri. Ve grupça birbirimizi motive ettik, birbirimize destek olduk, bu zorlu deneyimleri birlikte başarmanın mutluluğunu paylaştık. Ayrıca kendi başımıza yürüyüşler yaptığımızda ya aracımızı bıraktığımız yere geri yürümemiz gerekiyordu – ki bu aynı yolu 2. Kez yürüme zorluğu ve ekstra yorgunluk demek – ya da otelden yürüyüşü bitireceğimiz yerden araçla transfer ayarlamayı önceden saat belirleyip organize etmemiz gerekiyordu – ki bu da bir yere yetişmek demek. Oysa turla yürüyüş yapıldığında insan bunları hiç düşünmek veya organize etmek zorunda kalmıyor. Tamamen teslim oluyor ve doğaya kendini bırakabiliyor.

Likya Yolu’nu yürümenin, nasıl insanın tüm duyularına hitap eden, sadece an’da olmayı yaşatan, ruhunu, zihnini dinginleştirip huzura kavuşturan bir doğayla bütünleşme deneyimi olduğunu daha önceki Likya Yolu yazılarımda kelimelere dökmüştüm. Doğu Likya yürüyüşümde de yine doğanın kalbine dokunduğumu hissettim adeta.

  • Batı Likya I. Parkur: Yolu Kayaköy – Ölüdeniz – Ovacık – Faralya – Kabak – Alınca parkurundaki 50 kilometrelik ilk yürüyüş deneyim ve önerilerimi şu linkteki yazımda bulabilirsiniz:  yolculukterapisi.com/likya-yolu
  • Batı Likya II. Parkur: Alınca – Ge – Sidyma – Bel – Gavurağlı parkurundaki 55 kilometrelik yürüyüş deneyim ve önerilerimi şu linkteki yazımız bulabilirsiniz:   https://www.yolculukterapisi.com/likya-yolu2/

Doğu Likya yürüyüşümüz için kendimize merkez olarak seçtiğimiz Çıralı ise, kendi başına bir mutluluk kaynağı oldu benim için.

Çıralı’yı ilk kez 2007’de görmüştüm. Yeşillikler içinde tek tük pansiyon, ağaç ev ve restoranı ile sakin, sessiz ve uykuda bir sahil kasabası idi. 2021’de tekrar ziyaret ettiğimde ilk defa Türkiye’de bir yerin korunarak güzel geliştiğine şahit oldum. Portakal ve narenciye ağaçları büyümüştü ve çoğalmıştı, çamlar, zeytinler ve çınarlar daha da bir görkemli idi. Yapılaşmaya izin verilmediği için tüm pansiyon ve oteller yeşilliklerin içinde kaybolacak şekilde doğayla uyumlu inşa edilmişti. ‘Yerel halk, Çıralı’nın doğasına, denizine, kumsalına sahip çıkıyor, ne ağaç kesilmesine ne de çarpık imarlaşmaya izin vermiyor’ diye anlattı Koray rehberimiz.

Musa Dağı eteklerindeki Olympos’tan başlayıp, 4.5 kilometre uzanan harika kumsalı ile Çıralı hem nesli tehlikede olan caretta caretta kaplumbağalarının üreme alanı hem de nesli tükenmekte olan kum zambaklarına ev sahipliği yapıyor. Bu yüzden sahil şeridi doğal park olarak koruma altında. Hatta bir kum zambağını koparmanın cezası 60 bin TL. Sahilde kamp yapmak, ateş yakmak, mangal yapmak yasak. Keşke Türkiye’nin her köşesi böyle korumacı bir zihniyetle idare edilse ve de yerel halk bu uygulamalara Çıralı’daki gibi sahip çıksa diye düşünüyor insan.

Çıralı’nın bir başka güzelliği ise eşsiz manzaralar ve renk oyunları sunan gün doğumları. Gün doğumunda 15 dakika önce sahilde yerinizi alırsanız, gökyüzünün mor ve gece mavisi renkleri ile kumsaldaki ağaçların dalları nefis bir arka plan oluşturuyor. Ardından kıpkırmızı bir güneş denizin üzerinden yavaş yavaş yükselmeye başlıyor ve hem gökyüzüne hem de suyun, sahildeki çakılların üzerine turuncu hüzmelerini yayıyor. 

Nefesinizi tutup izliyorsunuz bu muhteşem manzarayı. Kızıl güneş yükseldikçe gökyüzü de yeni renklere bürünüyor. Ve sahildeki ağaçlar bu sefer kıpkırmızı bir fonda kendilerini gösteriyor. Afrika’da gün batımlarında gördüğümüz efsane manzarların daha da güzelini Çıralı’da gün doğumunda deneyimlemenin mutluluğunu yaşayıyoruz.  (Çıralı konaklama ve yeme –içme önerilerimi yazımın sonunda bulabilirsiniz.

DOĞU LİKYA YÜRÜYÜŞ ROTAMIZ – 65 KM

Likya Yolu; Batı, Orta ve Doğu Likya olmak üzere üç ana kola ayrılıyor ve 30 parkurdan oluşuyor. Fethiye Ölüdeniz, Kabak Koyu, Kelebekler Vadisi, Kalkan, Kaş, Kekova, Patara, Demre, Olympos Dağı, Çıralı ve Göynük Kanyonu gibi nefis koylardan, antik kentlerden, vadilerden ve tepelerden geçen Likya Yolu, Türkiye’nin en güzel manzaralarını izleyerek yürüyebileceğiniz 550 Km’lik uzun bir parkur Likya Yolu’nu adımlarken bazen sarp yamaçlardan bazen de masmavi denizin kıyısından geçiyor ve doğanın ruhunu iliklerinize kadar hissediyorsunuz.   

1.Gün: Çıralı  – Maden –  Çıralı – Olympos Yürüyüşü + Yanartaş Yürüyüşü – 16 Km

Çıralı’dan başlayıp Maden Koyuna ulaşan, denize paralel yamaçlardan inip çıktığımız patika, denize dökülen çamlar eşliğinde muhteşem manzaralar sunuyor. Önce deniz seviyesinden 10 dk kadar yürüyüp Çıralı’yı kuş bakışı izleyebileceğimiz bir tepeliğe ulaştık. Ardından Çıralı’yı arkamızda bırakıp doğuya doğru Çam ormanları ile kaplı tepeleri aşmaya başladık. Yorucu bir parkur ancak bir anda yemyeşil çamlar arasından kendini gösteren masmavi koylar, deniz ve kayalık manzaraları tüm yorgunluğa değiyor.

Sadece patikalar ile ulaşılabilen bakir ve ıssız kalmış Kral Koyu ve Boncuk Koyunda denize inip, hatta denize girip serinleyip, yeniden tepeleri tırmanıyoruz. Maden koyu ismini, 1900’lü yıllarda bir Fransız madencinin krom madeni için bölgede çalışma yapmasıyla bölge halkının taktığı lakaptan almış.  430 metre uzunluğunda gri renkli nefis kumsalı, tatlı su ile tuzlu suyun birbirine karıştığı denizi ile Maden Koyu, At Bükü olarak da biliniyor. 1960larda kapatılan krom madeninin terk edilmiş, Krom madeni ağzı ve işçi evlerine ait kalıntılar hala duruyor  ve oldukça gizemli.

Gece ise Çıralı’dan yola çıkıp, kafamızda gece fenerleri ile ciddi bir tırmanış ile, 3 kilometre uzaklıkta 180 metre yükseklikte, Tahtalı dağının eteklerinde hiç sönmeyen ateşi ile meşhur Yanartaş’a yürüdük. Bizi kayaların arasından yükselen alev öbekleri karşıladı. Özellikle gecenin karanlığında bu hiç sönmeyen tesadüfi alevler efsunlu bir manzara oluşturuyor.

Dağın altındaki doğalgaz, yer yer kayaların arasındaki çatlaklardan yolunu bulup sızarak oksijenle temas edince alevleniyormuş. Ve bu 2500 yıldır devam ediyor, bu yüzden ‘sönmeyen ateş’ de deniyor buraya. Çoğunluğu metan, biraz da etan, azot ve karbondioksitten oluşan bu doğal gaz kuru ve kokusuz olduğu için hiçbir tehlikesi yok.

Yanartaş’ın bilimsel anlatımının yanı sıra bir efsanesi de var ki bizim çok hoşumuza gitti. Yunan mitolojisine göre Yanartaş efsanesi şöyle: Ephyra Kralı Glaukos’un oğlu Hipponoes bir av partisinde kardeşi Belleros’u öldürür ve “Belleros’u Yiyen” anlamına gelen Bellerophontes adını alır. Ephyra’dan sürülen Bellerophontes, Argos kralına sığınır. Kendisine sığınan bu genci öldürmeyi kendine yakıştıramayan Argos Kralı onu Likya Kralın’a gönderir. Likya Kralı acınacak haldeki bu genci öldürmek istemez ve onu Olympos dağında yaşayan arslan başlı, keçi gövdeli, yılan kuyruklu ve ağızdan alevler saçan canavar Chimera ile dövüşmeye gönderir. Bellerophontes, Pegassos adlı kanatlı atına binerek Chimera ile dövüşmeye gider. Chimera saldırdığında Pegassos havalanır ve Bellerophontes yere inerken mızrağı ile canavarı yerin yedi kat dibine gömer. Fakat Chimera yerin 7 kat altından alevler saçmaya devam eder. Anadolu’da binlerce yıldan beri anlatılagelen ve Homeros’un bize bu şekilde aktardığı efsaneye göre hala yanan alevler, Chimera’nın yerin yedi kat dibinden fışkıran alevleridir. Bellerophontes’in zaferini kutlamak amacıyla Olympos’da bir yarış düzenlenir. Atletler Chimera Kutsal Ateşiyle meşalelerini tutuşturarak Olympos kentine koşarlar. Böylece, daha sonraları değişik spor dallarının eklendiği ve birkaç gün süren Olimpiyat Oyunları’nın Anadolu’daki ilk örneği gerçekleşmiş olur. Günümüzde yakılan “Olimpiyat Meşalesi” Chimera’nın sönmeyen ateşinin sembolik bir ifadesidir.

 

2.Gün: Beycik – Tahtalı Zirve Yürüyüşü + Çıralı Yürüyüşü- 16 KM

Sabah Çıralı’dan minibüsümüz ile Beycik köyün üstlerine kadar çıkıyoruz ve deniz seviyesinden yaklaşık 1000 metre yükseklikten saat 10’da yürüyüşümüze başlıyoruz. İlk önce toprak bir yoldan, ardından çam ormanın içine giren toprak bir patikadan, yükseldikçe önce sedir sonra ardıç ormanları arasındaki toprak ve kayalık patikadan, en sonunda da bitki örtüsünün kesildiği yüksekliğe ulaştıktan  sonra sadece taşlık ve kayalıkların üzerinde çorak bir patikadan 3365 metredeki Tahtalı zirvesine ulaşıyoruz. Yolumuzun ilk yarım saatinin sonunda ağaçların arasına kütüklerden yapılmış bir dinlenme ve yemek yeri olan Ramazan’ın yerinde çay molası veriyoruz. Etraftaki çınarların sarı, turuncu, kırmızı renkli yaprakları ile müthiş bir sonbahar renk cümbüşü var etrafta. Güneşin ışığıyla parlayan canlı renkler ile manzaralara doyamadan yürüyüşümüze devam ediyoruz. Sonra çamlar, sonra sedirler sonra da ardıçlar eşlik ediyor yürüyüşümüze.

Ağaç çizgisinin bittiği noktaya 3.5 saatte ulaşıyoruz. Ardından tepede gördüğümüz zirveye tırmanış başlıyor. Dimdik yükselen Tahtalı zirvesine, dağı bir sağa bir sola keserek kıvrılan taşlık ve kayalık yoldan nefesimiz kesilmesin diye yavaş adımlar ile yürüyerek 1.5 saatte ulaşıyoruz. Akdenizi, Musa Dağını, Tekirova’yı, Kemer’i kuşbakışı izlediğimiz manzaralar bize güç veriyor.

Tepeye yaklaştıkça hava soğuyor, rüzgar hızını arttırıyor, aşağılarda bir yaz günü gibi hissederken tepede kış ayazı yaşıyoruz resmen, allahtan rüzgarlık ve boyunluklarımız yanımızda. Zirvedeki teleferik binasına ulaştığımızda bir zafer duygusu kaplıyor içimi, bu bizim ilk zirvemiz. Güzel bir kahveyi hak ettik, teleferik binasının içindeki kafe çok pahalı (döviz ile satış yapıyorlar) ama yine de kendimizi güzel bir kahve ile ödüllendiriyoruz. Ve ardından 5 saat tırmandığımız dağları 15 dakikada teleferik ile iniyoruz.

 

3.Gün: Adrasan – Gelidonya Feneri – Karaöz Yürüyüşü – 18.5 Km

Çıralı’da nefis bir gün doğumunun ardından kahvaltımızı yapıp Adrasan sahiline oradan da Gelidonya Feneri yürüyüşümüze başlayacağımız orman patikasına minibüsümüz ile ulaştık. Ulu çamların altındaki toprak patikadan yürüyüşümüze başladık. Tırmandıkça patikamız daraldı ve kayalıklara dönüştü, ancak burunları aştıkça kendini gösteren deniz manzaraları en büyük motivasyonumuz oldu bu zorlu rotada.

Özellikle kuş bakışı seyrettiğimiz Suluada ve Amerikan Koyu manzaraları nefes kesiciydi. Manzaramız yoksa da yol kenarındaki siklamenler, safran çiçekleri, delice zeytinler, adaçayları bize eşlik ederek motivasyon sağladılar.

Fenere ulaşmadan once çok dik bir patikadan ellerinizi de kullanarak uzunca bir sure (15-20 dakika) tırmanmanız gerekiyor. Ancak bir kez son tepeyi aştınız mı, aşağıda Gelidonya Feneri, denizde Devecitaşı takım adaları ve ufukta uçsuz bucaksız uzanan Akdeniz manzaraları ile yürüyüşünüzün tüm yorgunluğu b’r anda hafifleyiveriyor.

Antalya’nın Kumluca mevkisinin Taşlık Burnu’nda yer alan, araba ile ulaşımı olmayan, Türkiye kıyılarının en yüksek feneri olma özelliği taşıyan Likya Yolu yürüyüş rotası üzerindeki ‘Gelidonya Feneri’, doğa tutkunlarının en beğendiği yürüyüş rotasu sıralamasında birinci seçiliyormuş.

Adrasan’dan 12, Karaöz’den de 7 kilometrelik yürüyüşle ulaşılabilen, denizden yaklaşık 227 metre yükseklikte ve 3 kilometre içeride yer alan Gelidonya Feneri, gerçekten Akdeniz’in çam ve adaçayı kokulu ormanı ile masmavi suları arasında, çok etkileyici manzaralar sunan özel bir nokta.

Antalya’nın güney ucunda yer alan ve Akdeniz’in kılavuz fenerlerinden biri olan Gelidonya, 1936’dan beri denizcilere ışık veriyormuş.

Gelidonya Feneri’ne inip bir yandan dinlenirken hem feneri yakından görüp hem de enfes manzaraları içimize çekerek seyrettikten sonra Karaöze’e doğru devam ettik. Önce çam ormanları arasından yamaç üzerinde denize paralel ilerleyen bu rota hem toprak olduğu için hem de solumuzdaki denizi sürekli seyredebildiğimiz için efor sarfetmeden adeta uçuyormuşçasına geçti.

Ardından toprak bir araç yoluna çıktık, ve çamların denizle buluştuğu Korsan ve Sazak koylarını seyrede seyrede sessiz, sakin bir kasaba olan Karaöz’e ulaştık ve kendimizi Akdeniz’in ılık sularına bırakıp ferahladık. Likya Yolunda yürüyüşlerinizi, suyun arındırıcı gücüyle buluşturduğunuzda, doğanın iyileştirici gücünü iliklerinize kadar hissediyorsunuz.  

 

 

4.Gün: Olympos Antik Kenti ve Phaselis Antik Kenti: 14 KM

Sırtını Musa Dağına yaslamış Olympos, pırıl pırıl denizi, çakıl taşlı plajı, antik kalıntılar ile bezenmiş vadisi, tarihi kalesinin yer aldığı tepecikleri, yemyeşil doğası ve nefis manzaraları ile gerçekten büyülü bir yer.

 

“Olympos” kelimesinin eski Yunanca’ da “ulu dağ” anlamına geldiğine inanılıyor. Dünya üzerinde yirmiden fazla dağ ve tepe bu adı taşıyormuş. Bu tepelerin en ünlüsü, Yunanistan’ın kuzey doğusunda bulunan, eski Yunan tanrılarının evi sayılan, Thessalian tepesiymiş. Olympos Antik Şehri de adını, eskiden Olympos Dağı olarak bilinen, bizim Doğu Likya yürüyüşümüzün 2. Günü zirvesine tırmandığımız 10 km kuzeydeki Tahtalı dağından alıyomuş.

Olympos Antik Kenti

Olympos, antik Likya medeniyetinin en önemli liman şehirlerinden birisi imiş. Şehrin temelleri eski Helenistik dönemde, MÖ. 300 civarında inşa edilmiştir. Büyük İskender’in fetihlerine ilk başladığı yıllarda kış aylarını, Olympos’a komşu bir liman şehri olan Phaselis’te geçirdiği bilinmektedir.

M.Ö.188 yılında Likya Kentleri kendi birlikleri adına Roma’ya elçi göndermeleri sonucu Roma tarafından tanınan ve resmi birlikleri olan bir kent halini almış. Roma tarafından resmi olarak tanınan Olympos, Likya Birlikleri içerisinde 3 oy hakkına sahip 6 şehirden biri olmuş ve birlikler de Likya’nın doğusunu temsil etmiş.

Olympus’ un tarihine ilişkin en erken tarihi yazılı kanıtlar Likya Birliği sikkelerinden sağlanıyor.  Olympos M.Ö.1.yy’da Korsan İmparator olarak tanınan Zeniketes’in egemenliğine girmiş. Gemilerini Porto Ceneviz ve Sazak’ın gizli limanlarında saklayarak civardaki tüm kıyı şeridini hakimiyeti altına alan Zenicetes, Olympos’u da kendisine kale yapmış. Korsanların, Pers tanrısı Mitras için garip kurban törenleri ve gizli ayinler düzenledikleri söylenmektedir. Mitras, o yıllarda doğu ülkelerinin birçoğunda yaygın olarak inanılan Pers mitolojisinde saf ruh ve ışık tanrısıdır.

MÖ. 78 yılında, Sicilya’daki Roma Valisi Servilius Vatia’nın zamanın en büyük korsanı olan Zenicetes’i deniz savaşında yenince kent tamamiyle Roma hakimiyetine girmiş. Roma döneminde ise Olympos şehrinin koruyucusu, Yunan Tanrısı Hephaistos için festivaller düzenlenmiştir. İmparator Hadrianus’un MS. 130 senesinde şehri ziyaret ettiği de kayıtlarda yer almaktadır. Olympos, Roma İmparatorluğu Hristiyanlaşma süreci içerisindeyken bir piskoposa da ev sahipliği yapmış. M.S. 2.ve 3. yüzyıllarda Olympos inşa edilen görkemli yapıylarıya en refah düzeyini yaşamış. Ancak 3. yüzyıldan itibaren korsanların sürekli olarak şehre saldırmaları sonucu şehrin nüfusu yavaş yavaş azalmış ve şehir eski önemini kaybetmeye başlamış. MS.6.yy ortalarında yaşanan depremler, savaşlar, veba gibi felaketler kentin ekonomik yönden çöküşüne sebep olmuş. Geç Hıristiyanlık dönemiyle birlikte önemini yitirmeye başlayan Olympos, M.S. 7. ve 8. Yüzyıllarda Arap istilalarına uğramış.

11.ve 12. yüzyıllarda Olympos, sırasıyla Cenevizliler, Venedikliler ve Rodos Şövalyeleri tarafından yeniden inşa edilmiş ve haçlı seferleri sırasında ticaret limanı olarak kullanılmış. Ancak Osmanlı Donanmasının 15. yüzyılda doğu Akdenizi hakimiyeti altına aldığı sıralarda terk edilmiştir. 18.yy.dan sonra yörükler tarafından kışlak olarak kullanılmış.

Olympos Antik Kenti Yapıları

Olympos antik kentini ilk defa 2007 yılında gezmiştik ve çoğu toprak altında veya sarmaşıklar ile kaplı olduğu için sadece birkaç mezar görebilmiştik. Son yıllarda çok güzel akeolojik çalışmalar ve restorasyondan geçen Olympos, orta ölçekli bir antik şehir olarak karşıladı bizi.

Olympos antik kentine müze kartınız ile girdikten sonra, nehrin iki yakasına yayılmış tarihi kalıntıları gezebiliyorsunuz.  Kentin yine en önemli bölümü nehrin iki yakasında da yer alan nekropol-mezarlık alanı. Olympos nekropol alanlarında 354 adet mezar tespit edilmiş. Batı kısmında yer alan mezarlar çoğunlukla 2 katlı, beşik tonozlu ve bitişik nizamda, kuzey nekropolde aralarında boşluklara bırakılarak yapılmış bir düzene sahip. Bizans döneminde bu yapıların arasına konutlar ve kiliseler inşa edildiği bilinmekle beraber, mezar kalıntılarının çoğu M.S.1.-3.yy. arasına tarihlenmiş. Nekrepol alanında görülmeye değer bir çok mezar lahidi vardır. Bunların başında MS.3.yy başlarına tarihlenen Marcus Aurelius Arkehepolis anıtsal mezarıdır. 2.lahit ise, Zosimas’ın dayısı Kaptan Eudemos için yapılan lahittir. Lahit üzerinde yazan yelkensiz, direksiz ve küreksiz olan bir betimlemeyle birlikte Aphrodithe kabartması yer almaktadır. Lahit üzerinde yazan şiir ise duygu yüklüdür ve şöyle der, “Son limana demirledi gemi, çıkmamak üzere Çünkü ne rüzgardan ne de gün ışığından medet var artık ışık taşıyan şafağı terk ettikten sonra kaptan Eudemos Oraya gömüldü gün misali kısa ömürlü gemisi, kırılmış dalga gibi” yazmaktadır.

Nekropol alanını bitirip biraz yürüdüğünüzde, Mozaikli, dikdörtgen planlı odalardan oluşan yapı karşılar. Büyük çoğunluğu çökmüş olan 2. katlı yapı kısmen ayaktadır.Sivil bir yapı olarak kullanıldığı düşünülen yapının zemininde yer alan mozaik ve dekoratif işlemeler, koruma amaçlı toprak altında bırakılmıştır. Mozaik ve dekoratif işlemeler ise, MS.5-6.yy’a tarihlenmektedir.

Kentin içine yerleştiği vadiyi korumak için biri doğuda diğeri kuzeybatıda olmak üzere 2 kale vardır. Bu tepelere konuşlanan kalelerin etrafında, binaların ve bazilika tarzı yapıların oluşu kale olup olmadığı konusunda ciddi bir araştırma konusu olmaya devam etmektedir ki bu yapıları destekleyen bir başka yapı ise su sarnıcının varlığıdır.

Roma döneminin önemli yapılarından biri olan hamamlar ise, yıkanmak dışında, aynı zamanda kent sosyal ve kültürel yaşamın önemli bir unsuruydu. Olympos’ta da iki hamamdan biri olan Vespasianus hamamında, Frigidarium, Tepidarium ve Caldarium gibi bölümlerinin hala görülebilen bir formda olduğudur. Olympos’taki bir diğer hamam, küçük hamam olarak adlandırılmakta ve liman bazilikasının yanında yer almaktadır.

Olympos’un M.S.2.yy’a tarihlenen antik tiyatrosu ise Roma dönemi özelliklerini gösterir. İki kademeli toplam 20 oturma sırası sahip olan tiyatro, yaklaşık 5 bin kişilik oturma kapasiteine sahiptir. Günümüze ulaşmış bölümlerinde kentte yaşanan yıkıcı depremlerin ve Bizans döneminde, blokların yapı malzemesi olarak kullanılmasından ötürü pek birşey görebilmek mümkün olmasa da, oturma sıralarının bir kaçının ayakta kalması ve tiyatro formunun gözle görülür bir biçimde ayırt edilmesi buraya gelmişken görülmesi gereken yapılardan biri olduğunu bizlere gösteriyor.

Olympos’u ikiye bölen Akçay nehrinin denize ulaştığı yere kadar devam eden liman duvarı, yer yer nehrin içini dolduran alüvyon dolgunun içinde kaldığından görülmesi pek mümkün değil. Yerleşik olarak yaşamın devam ettiği yıllarda kentin gemileri denizden nehre girerek, buradaki liman depolarına yükleme-boşaltma işlemi yaptıktıkları savı kuvvetle muhtemel. Günümüze ulaşan yapıların ise, Orta Çağ’da kısmen değiştirilerek geldiği düşünülmektedir.

Phaselis Antik Kenti

Antalya Kumluca ilçesinde deniz kıyısında  yer alan başla bir büyük antik liman kenti olan Phaselis’i hem gezme hem de antik kalıntılar arasında denizde yüzme şansımız oldu.  

Phaselis kenti MÖ. 7. yüzyılda Rodoslu kolonistlerce kurulduğuna inanılıyor. Sonra Phaselis, sırasıyla İÖ 5. yüzyılda Pers, 4. yüzyılda Kayra Satrabı Mausolos ve ardından da komşu şehir Lmyra Kralı Perikles’in egemenliğine girmiş. İÖ 333 yılında Büyük İskender’i altın taçla karşılaması ile tarih sayfallarına kendisini yazdırmış Phaselis. İskender’den sonra birçok kere el değiştirmiş. İÖ 167’de Likya Birliği’ne üye olup, önemli bir ticaret limanına dönüşmüş ve üzerinde gemi, balık figürleri olan, şehre özel Likya sikkeleri basılmış.

Bir süre komşu kent Olympos ile korsanların talanlarına maruz kalmasının ardından İÖ 43’de Roma egemenliğine gerimiş. Bu dönem, şehirde yeniden yapılanma ve en az 300 yıl sürecek altın çağın başlangıcı olmuş. Şehir 129’da İmparator Hadrian tarafından ziyaret edilmiş ve  ana caddenin Güney liman tarafındaki girişindeki tek kemerli anıtsal tak bu ziyaretin anısına dikilmiş.

5.ve 6. yüzyıllar Bizans egemenliğine giren Phaselis, 451’de Kadıköy Konsülü’ne katılan şehirler arasında yer alırmış. 7. yüzyılda Arap akınlarına maruz kalsa da 8. yüzyılda yeni bir refah dönemi başlamış. Phaselis 1158’deki Selçuklu kuşatmasından sonra gerek depremler ve gerekse limanının işlevselliğini kaybetmesi sebebiyle önemini kaybedip 13’üncü yüzyıl başlarından itibaren tamamen terk edilmiş.

Yerleşik hayatın arkasından Akdeniz’deki uygun konumu sayesinde limanı ile ünlenen Phaselis, zamanın en büyük ticaret merkezlerinden birisi haline gelmiş. Phaselis limanında gülyağı, parfüm ve güzellik kremleri en çok aranan ürünler arasındaymış.

Phaselis Antik Kenti, Kuzey limanı, Savaş limanı (Korunmuş liman) ve Güney limanı olmak üzere üç limana sahipmiş.

Günümüze çoğunlukla Roma ve Bizans dönemi kalıntıları ulaşmış. Bunlar şehrin ana aksını oluşturan ve kuzey-güney limanlarını birleştiren ana caddenin iki yanında sıralanıyor. Orta ve Güney limanı birbirine bağlayan 125 metre uzunluğunda ve 25 metre genişliğindeki sütunlu liman caddesinde yürürken, küçük bir tepeye sırtını dayamış antik tiyatrosu, Roma hamamları, agoraları, tepedeki akropolü, su kemerleri ve Hadrianus’un kenti ziyareti esnasında onuruna yapılan Hadrian Takı (Kapısı)  kalıntılarını görünce, dönemin zenginliğini  hala hissedebiliyorsunuz.

Çok düzgün taşlarla döşenmiş bu caddenin altında kanalizasyon ve drenaj sistemi de yer alıyormuş. İnsan o çağlar için böyle ileri teknolojileri geliştirmiş bir şehrin sokaklarında yürürken bir yandan tarihte geriye doğru yolculuk yapar gibi hissediyor kendini bir yandan da tarih sahnesinde bir ömrün önemsizliğinin farkına varıyor.   

Cadde, agora ile tiyatro arasında genişleyerek küçük bir meydan oluşturuyor.  Meydanın güneydoğu köşesinde basamaklar tiyatro ve akropolise ulaşımı sağlıyor. Tiyatro küçük boyutlu tipik bir Helenistik Dönem tiyatrosu. Roma döneminde sahne binasının eklendiği, Geç Bizans’ta ise sahne binası duvarının kısmen şehri koruyan yeni surların bir parçası olduğu kalıntılarından anlaşılmış.

Biri antik tiyatro karşısında, diğer ikisi de güney limana giden ana caddenin sağında olmak üzere üç agorası var Phaselis’in. Tiyatronun karşısındaki agoranın içinde bugün Bizans dönemine ait küçük bir bazilikanın kalıntıları yer alıyor.

Şehrin diğer iki önemli kalıntısı ise şehir meydanındaki biri küçük diğeri büyük iki hamam kalıntısı. Özellikle küçük hamam kalıntıları Roma Hamamı’nın ısıtma sistemi hakkında önemli bilgiler sunuyor.

Tarihçiler Phaselis’in baş tanrıçasının savaşın ve bilgeliğin tanrıçası Athena olduğunu yazıyor ancak Athena Tapınağı henüz bulunmamış. ‘Ormanla kaplı akropol tepesinde kim bilir daha hangi anıtsal hazineler yatıyor?’ diye düşünmeden edemiyor insan.

Phaselis erken dönemlerde su ihtiyacını kuyu ve sarnıçlarla karşılarken, Roma Çağı’nda şehrin kuzeyindeki bir kaynaktan su kemerleriyle Hadrianus Agorasının arkasındaki tepeye suyu getirip, buradan da künkler ve kanallarla kent içine su dağıtımını yapmışlar.

İşte kuzey tepelerdeki kaynaktan şehre su dağıtımı yapan bu su kemerleri, Phaselis’in günümüze önemli diğer anıtsal yapıları.

Phaselis’in girişinde sağda şehrin İÖ 3. yüzyıldan kalma eski surlarına, tapınak ve anıt mezar kalıntılarına rastlıyorsunuz. Kuzey limanı arkasındaki yamaç ise şehrin mezarlık alanı imiş.

Bir antik kentin içinde kalıntılar arasında dünyada başka nerede denize girebilirsiniz bilmiyorum, ancak antik şehri iyice dolaştıktan sonra denizin ılık sularına kendinizi bırakmak ve antik kenti seyrederek yüzmek kesinlikle eşsiz bir keyif.

 

Çıralı – Olympos Konaklama ve Yeme İçme Önerileri

  • Çıralı’da konaklamak için Etenna, Kimera Lounge, Baraka House, Nerissa Villa Monte,  Arcadia Beah Hotel konforlu alternatifler. Uygun fiyatlı alternatifler ise Şahin Pansiyon ve Emin Apart.
  • Olympos’ta konaklamak için en muhteşem adres Olympos Lodge. Eğer daha uygun fiyatlı bir konaklama isterseniz Yavuz Pansiyon.
  • Nefis bir 3. Dalga kahve evi var Çıralı’nın Beaver Coffee Shop.
  • Yemek yemek için sahilin hemen üzerindeki Etenna, enfes ev yemekleri için Şahin Pansiyon, harika salatalar ve mezeler için Serenity, Çıralı meydanda La Vita.

 

  • Likya Yolu’nun nasıl ortaya çıktığını, tüm rotalarını, yürüyüş koşullarını, nasıl yol ve iz bulunduğunu ve yürüyüşler için önemli hazırlıkları www.yolculukterapisi.com/likya-yolu yazımda detaylı olarak aktardım.

 

 

 Zeynep Atılgan Boneval