KEKOVA / DERYA BAKSI’NIN GÖZÜNDEN

Eğer gözlerinizi kapatınca araba sesi değil, sadece kuş sesi duymayı; aldığınız her nefeste tertemiz havanın ciğerlerinize dolmasını istiyorsanız hiç tereddütsüz adresiniz Kekova olmalı.. Hani günlük hayatta çok sıkılıp bunalınca, derin bir nefes alıp gözlerini kapar bazen insan. Turkuvaz rengi, kırışıksız, bakınca bile insanı alıp götüren huzurlu bir deniz getirir hayaline. Sanki o sıkıntılı günleri bu deniz, sünger olup içecekmiş gibi kendini hayal eder denizin içinde. Yüzdüğünü görür, iyot kokusunu duyar, denizin dibinden geçen minik balıkların telaşına ortak olur, attığı her kulaçta denizin sesini dinler. Aslında Kekova’dır işte bu hayalindeki yer. 

Kekova, daha adım attığınız ilk anda denizinin rengiyle bile büyülüyor insanı, gerçek üstü bir renk. Sanki bir ressam özel olarak bu rengi tuvalinde hazırlamış ve sonra da fırçasının ucuyla denize değdirivermiş yarattığı rengi. 

Kekova-Resim1

Kekova, Antalya’nın Kaş İlçesi yakınlarında yer alan bir ada aslında. Kaleköy (antik Simena) ve Üçağız (antik Theimussa) köylerinin açıklarında yer alıyor. Her ne kadar daha çok Kekova adı biliniyorsa da aslında Kekova, tarih boyunca hiçbir zaman Kaleköy ve Üçağız limanları gibi bir kent olmamış. Daha ziyade denizcilerin sığınak, gemi inşa ve onarım üssü olarak hizmet etmiş. Ancak günümüzde depremler sonucu denizin altında kalarak “batık kent” adını alan Kekova adası, çevresindeki bölgenin hemen hemen tamamına adını vermiş bulunuyor.  

 Kekova-Resim2

Türkiye’de bugüne kadar gördüğüm, denizle en iç içe yaşayan yer Kekova. Halk, çok güzel bir biçimde uyum sağlamış yaşadığı coğrafyayı ve denizi hayatının tam merkezine koymuş. Çocuklar bile neredeyse yürümeden önce yüzmeyi öğreniyor. Öyle ki, köy yerinde koşuşturan çocukları için endişelenen anneler bile, çocuk yüzmeyi öğrendikten sonra rahatlıyor. Biliyor ki, artık çocuğu denize düşse bile sorun olmayacak. Henüz 7-8 yaşındaki çocuklar dahi kayıkkullanıyor. Karne hediyesi olarak çocuklara alınan bisikletin yerini Kekova’da kayıklar almış desek yeridir. Pancar motorlukayıklarla, Üçağız’ın biraz açıklarında yer alan Kaleköy’e vızır vızır gelip gidiyor çocuklar. Deniz, buradaki halk için her şey. Sabah erkenden balığa çıkılıyor, tutulan tazecik balıklar kızartılıyor ve bazen günde 3 öğün balık yeniyor. Bu yüzden olsa gerek hepsinin cildi pırıl pırıl, dişleri bembeyaz ve hepsi de çok sağlıklı görünüyor

 Kekova-Resim3

Biz de gezimizin bir gününü doğma büyüme Üçağız Köyü’nden olan Hasan’ın tur teknesine ayırıyoruz. Sabah erken saatte teknede olduğumuzdan Hasan’ın, kardeşi Zeynep’in ve karısı Emine’nin hummalı tur hazırlığına birebir tanığız. Her üçü de dünyanın en güler yüzlü, en hoş sohbetli insanlarından. Konuşurken gözlerinin içi gülüyor… Daha ilk gördüğü anda kanı kaynıyor insanın. Yemekli bir tur olduğu için bütün malzemeler sabahtan depolanıyor tekneye. Öğlen yemeği menümüzde, Hasan’ın babası Ahmet Amca’nın o sabahın en erken saatlerinde çıktığı balıkta tuttuğu Avcı balıklarının olduğunu öğrenince çok seviniyoruz. Hava güzel, deniz güzel, balık güzel… Hayat, şahane mi ne 😉

O günkü tura katılacak grup tamam olunca, mis gibi turkuvaz sulara doğru açılmak üzere teknemiz demir alıyor. Hedefimiz Salganyoz Koyu. Giderken oltalarımızı denize salıyor ve palamut avına çıkıyoruz. Oltanın ucu bomboş ama olsun varsın o kadar keyifliyim ki… Batık şehrin yakınından geçiyoruz. Deprem sonucu yıkılan şehirde artık denizin içinde kalan evlerin duvarlarını, denize doğru inen merdivenleri görüyoruz, içimiz buruk. Kim bilir ne hayatlar yaşanmıştı burada; ne sevinçlere, ne üzüntülere tanık olmuştu bu evler.

Ve işte geldik Salyangoz Koyu’na.  Hasan Kaptanımız demir atar atmaz turkuvaz suların kucağındayız.  Ruhumuzu hafifleten her kulaç, ayaklarımızın altından hızlıca yüzüp geçen her balık meditasyon etkisi yapıyor üzerimizde. Yavaş yavaş karnımız da acıkmaya başladı. Her derde deva Kaptanımız Hasan, bu kez geçiyor mangalın başına. Mangalda pişen balıkların leziz kokusu sarıyor tekneyi. Halis zeytinyağının tadını hemen damağınızda aldığınız, sulu ve incecik kabuklu domateslerin, çıtır çıtır salatalıkların eşlik ettiği çoban salatasıyla başlıyoruz. Ardından, başka hiçbir yerde yemediğim lezzette, sıcacık ve iştah açan kokusuyla geliyor patates kızartmaları. Kekikli, mısır unlu, inanılmaz lezzetli patates kızartmaları. Alın lütfen bu patatesleri önümdenn, çook yedim 🙂  Balıklarımızı da büyük bir afiyetle yedikten ve denizin içinde kaynayan buz gibi soğuk bir su kaynağının bulunduğu Soğuk Su Koyuna da uğradıktan sonra yeniden Üçağız’dayız. 

 Kekova-Resim5

Tarih, Üçağızlıların yaşamının içine ortasından dalmış adeta. Öylesine yürümekte olduğunuz herhangi bir sokağın ortasında görmüş geçirmiş, dili olsa anlatacak çok hikâyelesi olan bir kaya mezar çıkıyor karşınıza. Bu durum ayrı bir maneviyat katıyor Kekova’nın ruhuna. Bütün o tarihsel yaşanmışlıklar sanki her an aramızda gibi. O an çayınızı yudumladığınız gıcırdayan ahşap masanın olduğu yerde binlerce yıl önce kim bilir ne vardı, kimler nasıl yaşıyordu…  

Günümüzde SİT alanı olduğu için mevcut evlere çivi dahi çakılamayan, yeni ev inşa edilememesi nedeniyle, evlenen gençlerin ayrı ev açamayıp ya aileleriyle birlikte yaşamaya devam ettikleri ya da yaklaşık 20 km. mesafedeki Demre’deoturmayı tercih ettikleri Kekova; insanı bir anda içine alıveren, saran-sarmalayan bir yer. Kekova’ya gelirken bir elekten geçiyor sanki insan. Günlük yaşamın bütün sıkıntıları, endişeleri bu eleğin üstünde kalıyor. Eleğin alt tarafına geçebilen ise sadece dinginlik, huzur ve telaşsızlık. Güleryüzlü Kekova’dan “iyi ki varsın” diyerek ve hafızama o turkuvaz rengini kaydederek ayrılıyorum. Karanlık, soğuk kış günlerinde kaçacağım bir hayal olarak saklıyorum Kekova’yı beynimde.

Derya Baksı