MEKSİKA MACERASI IV – MEXICO CITY – SEÇİL SAĞLAM

Guatemala City Havaalanı’na korktuğum gibi son anda varmadık. Hatta check-in yaptırdıktan sonra daha iki saat zamanım vardı. Ancak havaalanındaki rengarenk Guatemala ürünlerine sanki ilk defa görüyormuş gibi büyülenerek bakarken neredeyse uçağı kaçırıyordum. Interjet Havayolları ile ilgili, bileti almadan bir takım olumsuz yorumlar okumuş olmama rağmen American Airlines’ın bilete dahil olan bagaj hakkı ve servis gibi hizmetleriyle kıyasladığımda, Interjet ile yaptığım uçuştan çok daha mutlu ayrıldım. Bu arada uçaktaki içecek servisinde Tekila olması şaşırtıcı değildi pek tabii ve Meksika’ya, Guatemala’da geçirdiğim bir hafta sonra geri dönüyor olma halime neşe kattı ve beni tekrar Meksika havasına soktu:)

Şimdiye kadar uçaktan inişte büyüklüğü karşısında şaşırdığım şehir Kahire’ydi, Mexico City’i görünce o da devasa haliyle Kahire’nin yanına eklendi. İstanbul, bu iki şehrin yanında o kadar büyük kalmıyor yüzölçümü olarak… Bilemiyorum, belki de İstanbul’a gözümüz alıştı:)

IMG_1868

Ciudad de Mexico, Mexico City ya da Türkçe olarak Meksiko’ya indiğimde, bavulları aldıktan sonra Ricardo ile haberleştim. Bulunduğum yerde beklememi, 10 dakika içinde almaya geleceğini söyledi. Ricardo ile geçtiğimiz nisan ayında, Verona’dan Venedik’e döndüğüm trende tanıştık. Bizim aramızda yol boyu konuştuğumuz dili merak etmiş olmalı ki, tren perona girmeden önce ayağa kalkıp koridorda inmek için beklediğimiz sırada hangi dili konuştuğumuzu sordu. Türkçe olduğunu söyledik ve bu arada onun da Meksikalı olduğunu öğrendik. Ertesi gün Burano’da tekrar karşılaştığımızda, gülerek ‘destiny’ dedik ve biraz daha sohbet etmeye çalıştık. ‘Çalıştık’ diyorum çünkü ben İspanyolca bilmiyordum, onun da İngilizcesi tam bir sohbet için yeterli değildi ama bir şekilde anlaştık. Ayrılırken mail adresini bir kağıda yazıp verdi, ben de aynı şekilde. Ben iki gün sonra Türkiye’ye döndüm, o daha oralarda kaldı. Daha sonra birkaç defa nasıl olduğumu soran mailler aramızda gitti geldi. Hatta bu üst üste olan enteresan karşılaşmadan, Burano&Murano yazımda bahsetmiştim.

O zaman daha aklımda ne bir Meksika planı vardı ne de bir tarih… Benim için belirsiz bir zamanda gitmeyi istediğim bir ülke olarak listede duruyordu. Sonra Miami ile birlikte programım şekillenince Ricardo’ya, Meksika’ya geleceğim tarihleri ve o tarihlerde orada olup olmadığını sorduğum bir mail ilettim. Çok mutlu olduğunu ve orada olduğunu söyledi. Ve işte şimdi dünyanın küçük olduğunu ve tesadüflerin ne kadar inanılmaz durumlar yarattığını kanıtlar nitelikte Mexico City Havaalanı’nda 10 ay sonra buluşmuştuk.

Göldeki birkaç gün ve öncesinde nispeten küçük ölçekli şehirlerde ya da Tulum gibi deniz kenarı yerlerde geçirdiğim günlerden sonra, başkent Meksiko, İstanbul’a dönmeden önce, alıştırma niteliğinde oldu. Trafiği, kalabalığı, bir yerden bir yere giderken insanı vazgeçirecek kadar uzun mesafeleriyle, varınca da park yeri aramakla gerçek hayata dönüşümü hızlandırmış gibi görünse de, ruhum bu duruma ayak uyduramayıp arkadan geliyordu.

Neyse ki orada yaşayan ve tüm detayları düşünen biriyle ‘gerçeğe dönüş’e çok zorlanmadan yumuşak bir geçiş yaptım.

Dünyanın en büyük meydanlarından, Latin Amerika’nın da en büyük meydanı olan ‘Zocalo Meydanı’ Palacio de Bellas Artes, müthiş bir seramik işi olan ‘azulejolar’ ile kaplı ‘Casa de los Azulejos’ Meksiko ile ilk tanıştığım saatlere denk geldi. Akşama kadar ‘Centro Historico’da (Tarihi Bölge) takılmış, akşam arabayı park ettiğimiz yere yürürken ‘Çin Yılı Kutlamaları’nın başladığı sokaktaki kutlamaları oldukça spontane şekilde yakalamış, bu hengamede herhangi bir facia durum yaşamamak için çantama sıkı sıkı sarılıp kalabalığa karışmış ve Meksiko’da Çin Yeni Yılı kutlamalarına rastlamış olmanın verdiği keyif yüzüme mutluluk olarak yansımıştı. Dünyanın renklerinin, kültürlerin birbiri içinde eriyebildiği ya da uyum sağlayabildiği anlara tanık olmanın mutluluğu…

Sokaktan ayrılmaya karar verdiğimizde, kutlamalar devam ediyor ve aslan kostümlü dansçıların dansları da daha bir süre daha sürecek gibi gözüküyordu. Çin işi envai çeşit ürünün, Çin yemeği satılan tezgahların ve kalabalığın arasından sıyrılıp arabayı öğle saatlerinde park ettiğimiz sokağa doğru yürüdük. Ancak sokağı döndüğümüzde araba gözükmüyordu! Havalı arabalarıyla geçen polisleri durdurup, bu sokaktaki arabaların çekilip çekilmediğini ve eğer öyleyse nereye çekildiklerini sordu Ricardo. Tabii bunu o an sadece umuyorduk, belki de daha kötüsü çalınmıştı. Çeşitli konuşmalardan sonra, arabanın çekildiği yere götüren taksinin içindeydik.

Taksinin arkasında otururken, hayli kilolu Meksikalı taksi şoförüne ve bir yandan arabanın lokasyonunu teyit etmek için telefon konuşması yapan Ricardo’ya bakıp bugünü ancak böyle bir kare tamamlayabilirdi diye düşünmeden ve kendi kendime gülmeden edemiyordum. Nasıl olsa araba çalınmamıştı, dolayısıyla şehre uygun düşen ve günü noktalayan duruma gülmekten başka bir de tabii arabayı kurtarma operasyonu vardı. Çekilen yere vardığımızda zincirli, ağır, demir kapıyı açan polis, beni içeri alamayacağını, yalnızca Ricardo’nun girmesi gerektiğini söyledi. Sanırım yirmi dakika, yarım saat arası bir süre, ara bir sokakta zincirli kapının önünde Ricardo’yu bekledim. Bu sırada sokaktan geçen de yoktu, zira olmaması benim açımdan daha güvenliydi.

Ricardo, yarım saat kadar sonra arabayla çıktığında derin bir nefes almıştı çünkü prosedürün ertesi güne uzamasından ve Meksika’da son günümde bu saçma işlerle uğraşacağımızdan korkmuştu. Neyse durum ‘bir şekilde’ çözülmüştü ve biz de rahatlamıştık:)

Ertesi gün pazartesi olduğundan müzeler kapalıydı. Bir tek açık olan müze, dünyanın en büyük ikinci Rodin heykeli de başta olmak üzere uluslar arası resim, heykel ve sanat eserlerinden oluşan gemiş bir koleksiyona ve harika bir mimariye sahip Soumaya’ydı.

Hem dışarıdan hem de içeriden muhteşem bir mimarisi olan müzenin tuvaletleri bile son derece futuristikti. Kaç tane tuvaletin fotoğrafını çekmişliğiniz vardır bugüne kadar? Ya çok enteresan olmalıydı ya da mimari olarak farklı. Bu müze ikinci kategoriydi. Müze tuvaletleri ile ilgili bir fotoğraf projesi bile hazırlanabileceğini düşündüm. Çünkü eğer orası bir müzeyse, tuvaletlerinin de bir enteresan ya da estetik tarafı, insanı şaşırtan bir yanı ya da söyleyecek iki lafı olmalıydı.

Soumaya’nın dışında elbette Frida aşkıyla geldiğim için Frida Müzesi’ne gittik. Frida’nın doğduğu, kocası ünlü ressam Diego Rivera ile beraber yaşadığı evin müzeye dönüştürülmüş odalarına, duvarlarına, tutkulu ve efsane aşkları, Frida’nın talihsiz kaza ile değişen ve belki Frida’yı Frida yapan yaşam öyküsü sinmişti.

IMG_1965

İçerideki bazı depresif tablolara, Frida’nın ömrünün çoğunu geçirmek zorunda kaldığı ve resimlerinin pek çoğunu yatağın üzerine asılan aynaya bakarak çizdiği odasının isyankar hüznüne inat, huzurlu ve renkli bahçesinde zaman geçirmek, duvarlarda yazan Frida’nın Diego’ya derin aşkını anlattığı cümleler arasında dolaşmak, mobilyaları, kostümlerini, çizimlerini, tablolarını görmek güzeldi.

Meksiko’da yapılacaklar böyle 2-3 günde bitmez. Daha görülmesi gereken müzeler, yürünmesi gereken sokaklar, tadılması gereken yemekler ve yaşanması gereken duygular varken üstelik… Meksika’ya da, Meksiko’ya da doyamadım. Hala görmediğim yerlerin olduğu listeyi taşıyorum ki, oraya dönme sebeplerimden biri olsun…

 

Seçil Sağlam