Sevgili gezgin arkadaşımız Ceylan Edis bizimle Sapa, Hanoi ve Halong Bay – Kuzey Vietnam gözlemlerini paylaştı. Kendisinin keşiflerini takip etmek için: www.deftervebavul.com
SAPA’YA GİDİŞ
Hanoi’den ayrılmadan önce eski mahallede hızlı bir pho molası veriyoruz. Sıcacık Pholarımızı yedikten sonra da taksiye atlayıp tren istasyonunun yolunu tutuyoruz.
Bu akşam Hanoi’den kuzeye, Çin sınırına çok yakın olan Lao Chai’ye gidiyoruz. Bu sebeple geceyi özel bir turist treni olan Fanxipan expresste geçiriyoruz. Açıkçası pazarlanış şeklinden, lüks olacağı beklentisi yaratan bu tren bizim köhne Anadolu Ekspresinin Vietnam’daki turist treni versiyonu şeklinde tarif edilebilir. Sanırım bu trenin en iyi yanı; iki bilet alarak dört kişilik kuşeti kapatabiliyor olmamız, aksi takdirde bu oldukça yorucu bir yolculuk olabilirdi. Sabah 5.30’a kadar süren bu yolculuk hayatımın en zıplamalı ve klimanın en cömertçe kullanıldığı yolculuğu oluyor. Zaten internet sitesinde de en çok vurgu “trenin klimalı olması”na yapılıyordu. Sabah 5.30 gibi trenin metal aksamlarına vurarak, biz turistleri derin uykularımızdan uyandıran görevli “hayır dua”larımızı alırken; Okan’ın bu olan bitene yorumu “En son askerde böyle uyandırılmıştım” oluyor.
Yarı uyuklar halde bizi bekleyen minibüse biniyoruz. Arada uyanıp alacakaranlıklar arasından kendini gösteren puslu pirinç tarlalarını ve yerel kıyafetli köylüleri görmek sanki bir rüyadaymışız hissi yaratıyor.
Bu bölge Vietnam’ın en yüksek dağı 3143m yüksekliğindeki Fan Si Pan’ı da içeren sıra dağlardan oluşuyor ve birçok kaynakta bu bölgenin Himalayalar’ın en doğu ucu olduğu yazıyor. Yani Himalayalar’dayız diyebiliriz.
Önümüzdeki iki günü geçireceğimiz Sapa, Lao Chai’ye göre çok daha yüksekte olduğu için tırmanıyoruz, bu sebeple pus geçtiğimiz her kilometrede artıyor. Yaklaşık iki saat süren yolculuk sonrasında Alplerde bir kasaba havasındaki “dağ istasyonu” Sapa’ya geliyoruz. Minibüs, Sapa rezervasyonumuzu yaptığımız Topas Travel’in önünde duruyor. Üzerimizi değişip, biraz kendimize gelebilmemiz için bize dağ manzaralı bir oda veriyorlar ofislerinde, yürüyüşümüze otele hiç uğramadan, direkt buradan başlayacağız. Sonra genç rehberimiz Tuan geliyor, Topas Travel’in bir çok rehberi gibi Tuan’da buradaki azınlıklardan yani gerçekten yerel bir rehber, kendisi Tay kabilesinden.
YAĞMURLU BİR GÜNDE PİRİNÇ TARLALARI ARASINDA TREKKİNG
Kahvaltı etmek için ofisten çıkıyoruz, birden yanımızda simsiyah giyimli, kafasında yeşil ekose eşarbı olan bir Hmong kadını beliriyor. Sakin sakin bizimle beraber yürümeye başlıyor, arada soruyor; “what’s your name?”, “How old are you?”; biz kibarca kısa cevaplar veriyoruz; o da her cevaba “aaaaa” “ooooo” diye şaşırıyor. Kahvaltı edeceğimiz restorana girip oturuyoruz, bir süre sonra bir de bakıyoruz kadın dışarda öylece bekliyor. Çıkınca yine küçük adımlarla “pepe la pew” gibi takibe devam ediyor; duruyoruz o da duruyor; hızlanıyoruz uzun adımlarla o da hızlanıyor. Açıkçası bu duruma pek anlam veremiyoruz, çünkü elinde sattığı herhangi bir şey yok gibi görünüyor.
Trekkinge başladığımızda o da bizimle birlikte yürüyor, sonra yol boyunca beklemekte olan diğerleri de peşimize takılıyorlar bir bir… Hepsi aynı soruları soruyor sırayla… Peşimizde yeşil başlıklı kadınlardan oluşan mini bir orduyla hızlı hızlı patikadan aşağıdaki vadiye doğru yürüyoruz. Sonunda bu durum bizi rahatsız etmeye başlıyor. Tuan’dan beklenen açıklama geliyor; “Eğer bir şey almayacaksanız şimdiden söyleyin, gitsinler; yoksa 6 saatlik trekking boyunca bizimle birlikte yürürler ve son noktada hayır diyemezsiniz”. Gerçekten hayatımda duyduğum en enteresan satış tekniği bu. Kadınlara dönüp bir şey almayacağımızı söylüyoruz, hiç ısrar etmeden anında dağılıyorlar. Tam bu sırada yanımızdan ordular halinde yeşil başlıklı kadınlarla birlikte yürüyen trekkingciler geçiyor. Oldukça komik bir görüntü olduğunu söyleyebilirim.
Biz vadiden aşağı doğru inerken yağmur da şiddetini iyice arttırıyor, muşamba yağmurluklarımızla şimdilik idare ediyoruz. Patikalara saptıkça dev bambular ve çok değişik kıyafetlerde sırtında bambu taşıyan köylüler, puslar içerisinde göz alabildiğine pirinç tarlaları görüyoruz…
Çok geçmeden yağmurun iyice artan şiddeti sebebiyle göz gözü görmez oluyor. Biz sisler içinde pirinç tarlalarının arasından yürürken ayaklarımızın bastığı yerlerde minik dereler oluşmaya başlıyor. Artık yere baktığımda tek görebildiğim balçık haline gelmiş derin çamur göletleri… İtiraf etmeliyim ki; tepeden tırnağa sırılsıklam olmak ve üşümek sebebiyle parkurun zorluğu ikiye katlanıyor adeta…
Mola vereceğimiz yere varmak için peşpeşe derelerden ve asma köprülerden geçiyoruz. Bu arada defalarca dizlerimize kadar pirinç tarlalarının ve yeni oluşmuş derelerin içine girdiğimiz için ayakkabılarımızın içi de su doluyor.
Mola vermek için derme çatma bir kulübeye geliyoruz, Tuan çantasından sandviçler ve atıştırmalıklar çıkarıyor. Bunları yiyip, biraz enerji depoladıktan sonra yeniden kendimizi yağmura teslim ediyoruz. Yine tamamen sular altındaki pirinç tarlalarının ve vadinin en aşağısına geldiğimizde ise çok hoş köylerden geçiyoruz.
SAPA’DA ETNİK AZINLIKLAR: “BLACK HMONG”
Sapa’nın en önemli özelliği halen kendi kültürlerini korumakta olan birbirinden farklı azınlık kabileleriyle dolu bir bölge olması; bu sebeple her geçtiğimiz bölgede farklı kıyafetlerde ve tiplerde köylüler görüyoruz. Kimlikler daha çok kadın kıyafetlerinde belirginleşiyor; erkeklerin hangi kabileden olduklarını kıyafetlerinden anlamak bazen mümkün olmayabiliyor.
Mesela bu gezmekte olduğumuz bölge ve geçtiğimiz köyler “Siyah Hmong”lara ait. “Siyah H’mong”’ların da özellikle kadınları çarpıcı bir kıyafete sahip; siyaha yakın lacivert tonlarda kapri benzeri pantolonlar, minik ceketler, Retro havada lacivert dizlikler, kollarda kalın gümüş bilezikler ve gümüş halka küpeler takıyorlar. Benim en çok beğendiğim kısmı ise yerlere kadar çok uzun saçlara sahipler ve bu saçları tepelerine çok ilginç şekillerde gümüş taraklarla tutturuyorlar. Bazı “siyah H’mong”’lar bizi köye ilk geldiğimizde takip edenler gibi başlarına renkli ekose eşarplar da takabiliyorlar; ama hemen hemen bütün “siyah H’mong”lar siyah küçük yuvarlak bir şapka takıyor. Bu şapkayı gördüğünüzde karşınızdakinin bir “siyah H’mong” yerlisi olduğundan emin olabilirsiniz.
Üstelik bu kıyafetleri sadece turistleri etkilemek için değil; günlük hayatlarında giyiyorlar ve bu gezinin beni en çok heyecanlandıran kısmı da bu gerçeklik… Çok geçmeden yanımıza yaklaşan son derece çarpıcı ve fotojenik bir siyah H’mong kadınından çok güzel gümüş bilezikler alıyoruz… Pazarlık adetten…
TOPAS ECO-LODGE
Yürüyüşümüzün bittiği noktada bizi bu akşamki otelimiz Topas Eco-lodge’a götürmek üzere bir cip karşılıyor. Yağmurdan iyice bozulan yollardan, hoplaya-zıplaya ilerlerken, artık birbirimizle konuşacak halimiz olmadığından sadece susuyoruz. Tek isteğim sıcacık bir duş ve uyku…
Cipimizin lodge’un kapısında durmasıyla kırmızı püsküllü başlıklarıyla bir grup “Red Dzao” kadını üzerimize hücum ediyor. Öyle yorgunum ki onlardan nasıl kurtulup da kapıdan içeri kendimi attığımı hatırlamıyorum bile…
Uzun bir yürüyüş sonrası resepsiyona ulaşıyoruz. Yorgunluğumuz ve üşümemiz bize uzatılan birer bardak sıcacık tarçın çayıyla biraz olsun hafifliyor.
Sislerin içinden bungalovumuza varıyoruz. Hayalini kurduğum sıcacık bir duş, bir bardak yasemin çayından sonra ve hayatımın en güzel uykularından birini burada uyuyorum.
Topas Eco-lodge oldukça yüksekte konik şekilli bir dağın zirvesinde konuşlanmış, 25 adet bungalovdan oluşuyor. Bungalovlar dağın zirvesini bir bilezik gibi dönüyor ve hepsi nefes kesici bir manzaraya sahip. Çevrede görünen her şey doğayla ve buranın yerel dokusuyla uyumlu, göze batan hiçbir şey yok. Ama burası öyle herkese göre bir yer olmayabilir. Otelin bulunduğu lokasyona, çevredeki en yakın medeniyet olan Sapa’dan 45 dakikalık bir minibüs yolculuğu ile ulaşabiliyorsunuz ve yol çok da düzgün değil… Topas sürdürülebilirlik ve yerellik ilkelerine önem veren bir kurum olduğundan oteli kurarken buraya su ve elektriği kendi imkanlarıyla getirmiş ve tüm personeli de çevre köylerden gelen insanlardan oluşuyor. Yani bulunduğu bölgeye fayda sağlamaya çalışan ve çevreye minimum zarar vermeyi hedefleyen bir otel, zaten eko-turizmin gerekleri de bunlar…
Uyandığımda kendimi yenilenmiş hissediyorum ve enerjim geri geliyor. Giyinip otelin restoranının yolunu tutuyoruz. Açık büfe, az ama öz çeşitten oluşuyor, yediğimiz her şey çok lezzetli ve yerel… Bir şişe de Chianti açıyoruz. Daha ne ister ki bir insan?
Yemek sonrası aşağıdaki bara gidip, bugünkü trekking boyunca gördüğümüz Alman çiftle sohbet ediyoruz. Gece birbirimize ısmarladığımız çeşitli pirinç rakılarıyla uzayıp gidiyor.
İKİNCİ GÜN VE “RED DZAO”LAR
Sabah resepsiyonda sevgili rehberimiz Tuan’la buluşuyoruz, bugünkü yürüyüşümüz otel civarındaki köyleri kapsıyor. Otelden çıkıyoruz ama öncelikle “kırmızı dzao” kadınlarının saldırısını bertaraf etmemiz gerekiyor. Zira daha lodgeun bahçesindeki ana yoldan yürürken; hemen yan tarafta kendilerine oluşturdukları toprak patikada aniden belirip, “Hello” diye sizi selamladıktan sonra, kapıdan çıktığınızda sizi kıstırmak üzere sizinle birlikte çıkış kapısına yürüyorlar.
Biz de peşimizde beş kırmızı başlıklı kadınla yürümeye başlıyoruz. Tıngır mıngır bizimle birlikte yürüyorlar, arada bir “you buy me” diye dürtüyor bir tanesi… Önce eğlenceli bulsak da bir süre sonra gerçekten sıkıcı bir hal almaya başlıyor bu durum… Biz de bir an evvel, ne alacaksak alalım da bizi rahat bıraksınlar diye düşünüyoruz ve o noktada kaotik bir pazarlık başlıyor. Bilezikler, bir sürü lüzumsuz süs eşyaları havada uçuşuyor, hatta bir noktada kadınlardan biri kırmızı başlığını çıkarıp bir anda kafama dolayıveriyor. İşler iyice çığırından çıkmadan önce alacağımızı alıp, kendilerine veda ediyoruz, ama tabii ki bu onları son görüşümüz değil.
Tuan ile çok hoş bir sohbet eşliğinde köylere doğru yürüyoruz. Çok geçmeden ilkokulun önünden geçiyoruz; az ilerisinde de bir anaokulu var… Evet doğru duydunuz Allah’ın unuttuğu bu yerde anaokulu bile var… Tuan eğer istersek anaokulunu ziyaret edebileceğimizi söylüyor. Bahçede oyun oynayan çocukları izliyoruz, sonra çantamızdaki bisküvilerden ikram ediyoruz onlara… Hepsi tek birer bisküvi alıp, saygıyla teşekkür ediyor ve kimse fazlasını istemiyor.
Bu güzel yürüyüş sonrası otelimize dönüp, dağlara karşı şezlonglara kurulup, birer bardak yasemin çayı eşliğinde bu enfes manzaranın tadını çıkarıyoruz. Aşağıdaki bir tarlada kırmızı başlıklı kadınlar çalışıyor; diğer tarafta ise dev bufalolar otluyor; karşımızda ise yüksek dağlar… Bu eşsiz dağ manzarası ve sessizlik üzerimizde meditasyon etkisi yaratıyor… Yemekten sonra bir süre de odamızın balkonundan görünen manzaranın tadını çıkarıyoruz.
Otelden ayrılma vakti geliyor ve ana kapıya doğru yürürken bir de bakıyoruz; kenardaki patikada daha önce “küpe olsa alırdık” dediğimiz kadının bizi beklemekte olduğunu görüyoruz ve şok geçiriyoruz. Gidip küpeyi bulup, öğlenden beri orada öylece beklemiş olmalıydı ki; bu da gerçekten sabır ve ısrarın farklı bir boyutuydu. Bu durumda buradan ayrılmadan önce kapıda kadınla buluşup bu küpeleri almaktan başka çaremiz kalmıyor. Sonra diğer kadınlar yeniden bizimle uğraşmaya başlıyor, neyse ki az sonra minibüs geliyor ve biz de kırmızı başlıklı ısrarcı kadınlar ordusuyla vedalaşıyoruz.
DÖNÜŞ
Bu muhteşem manzaralardan sonra önce Sapa’ya; sonra da Lao Chai’ye uzun bir yolculuk var önümüzde… Trene binmeden önce, Lao Chai’de Bordeaux isimli bir restoranda akşam yemeğimizi yiyoruz, adının özenti olmasına aldanmayın; yemekler tipik Vietnam mutfağı ve çok lezzetli…
Daha sonra bir turist ordusuyla birlikte trenimizi beklemek üzere “Ga Lao Chai”ye geliyoruz, yine tüm Vietnam televizyona kilitlenmiş, futbol maçı izlemekte… Az sonra trenimiz geliyor; bir sürü değişik şirketin birbirine takılmış vagonlarıyla tam bir turist treni; etraf bira tenekeleriyle trenin camlarına vuran satıcılarla dolu… Biz de birer bira ile trendeki yerimizi alıyoruz ve bu sefer çok daha rahat bir yolculuk oluyor.
HANOİ’DE BİR SABAH: HOAN KIEM GÖLÜ
Seyahatimizin en unutulmaz sabahı, Sapa dönüşü 4.30’da Hanoi’de, trenden inmemizle başlıyor. Hemen bir taksi bulup, önce eşyalarımızdan kurtulmak için otelimize gidiyoruz, henüz otel lobisine serdikleri yer yataklarında uyumakta olan personeli mecburen uyandırıyoruz. Güler yüzle bize kapıyı açıp, bavullarımızı emanete alıyorlar.
Hemen çıkıp Hoan Kiem gölüne doğru yürümeye başlıyoruz. Henüz sabahın karanlık saatleri olmasına rağmen neredeyse tüm Hanoi sabah sporu için gölün etrafında toplanmış gibi görünüyor. Koşan, bisiklete binen ve Thai chi yapan çoğunluğun yanı sıra daha önce hiç görmediğimiz uzak doğu sporları ile uğraşan bir azınlık da göze çarpıyor. Göle yansımakta olan şehir ışıkları çok geçmeden sönerek, yerlerini alacakaranlık gölgelerine bırakıyor. Bu arada gölün öteki yanından Thai Chi yapanların bağırışları geliyor. Yürüyüşümüze devam ettikçe ve gün ağardıkça manzaralar iyice çeşitlenmeye başlıyor. Bu manzaraların en ilginci; kuşkusuz; gölün birkaç değişik noktasına konuşlandırılmış mikrofonlu aerobik hocaları ve hareketli bir müzik yayını eşliğinde aerobik yapan yüzlerce kadın… Gölün etrafındaki turu tamamlayıp tapınağa geldiğimizde sabah ibadeti için çiçekler, tütsüler ve paralar ile tapınağa gelmekte olan insanlar görüyoruz. Spor sonrası tapınağa gelip dua ediyorlar ve günlerine böyle başlıyorlar. Tapınağın önünde müzik eşliğinde yelpazelerle Thai Chi yapmakta olan bir grup kadın bizi büyülüyor. Bu bir gösteri grubu gibi görünmüyor; daha çok sanki bir grup komşu kadın sabah sporu saatini böyle bir koreografiyle değerlendirmek istemiş gibi… Gösterileri bitince kendilerini hayranlıkla izlemekte olan kalabalığı selamlayacak kadar da inceler…
Bu mükemmel Hanoi sabahı sonrasında “eski mahalle”nin sabah hareketini gözlemlemek ve bir Vietnamlı gibi karnımızı doyurmak üzere “eski mahalle”ye geliyoruz yeniden. Dükkanlar açılıyor, meyveler çiçekler alınıyor, tapınaklara gidiliyor, Pholar kaynıyor… Hanoi’de mükemmel bir sabah… Biz de güne Vietnam usulü başlamak amacıyla mahallenin meşhur bir pho dükkanına gittik, içerisi tıklım tıklım dolu ve herkes Vietnamlı; biz ise kapıda öylece kalakalmış; içeriden gelen yoğun et suyu kokusu karşısında çaresizce birbirimize bakıyoruz… Böylece kahvaltıda Pho yiyemeyeceğimizi kabullenerek daha alıştığımız türdeki bir kahvaltı için otelin hemen yakınındaki Tamarind cafe’ye gidiyoruz. Burada omletli, krepli nefis bir kahvaltı yapıyor; taze mango suları ve yıldız anasonu çayıyla bu kahvaltıyı taçlandırıyoruz…
Çok erken uyanmış olmamıza rağmen bu eşsiz Hanoi sabahını yaşamış olmak bize kendimizi çok iyi hissettiriyor… Bütün bu deneyim planladığımız bir şey olmadığından etkisini çok daha yoğun yaşamamıza sebep oluyor.
Bizi Halong Körfezine götürecek minibüsü beklemek üzere otele dönerken “Eski mahalle” sokaklarında Halong Körfezi minibüsleri cirit atıyor, anlıyoruz ki; bu saatler Halong’a hareket etme saatleri…
BİR DÜNYA HARİKASI; HALONG KÖRFEZİ
Minibüsümüz tam zamanında bizi otelimizden alıyor. Hanoi’den Halong’a 3 saat süren bol zıplamalı yolculuğumuz boyunca kafamızı defalarca tavana vurmaktan bitap düşsek de; tam vaktinde Halong limanında tekneye binmeyi bekliyor olmak paha biçilmez. Her şey bir Alman dakikliğinde ilerliyor, çok geçmeden bizi bu akşamki evimiz “Red Dragon Junk” a götürecek bota biniyoruz ve bu inanılmaz macera böylece başlıyor.
Halong körfezine gitmeye karar verdiğimizde sadece bu muhteşem doğa harikasını görmek yerine “junk” tabir edilen, antika bir çin teknesiyle bu turu gerçekleştirmenin ve biraz hareket katmanın harika bir fikir olduğunu düşünmüştük. Araştırmalarımız sonunda bu tür bir deneyimi yaşayabileceğimiz en iyi alternatifin Red Dragon Junk olduğuna karar verdik ve oldukça önceden rezervasyonumuzu yaptırdık. İşte şimdi bu muhteşem teknenin üzerinde, dünyanın en harika manzaralarından birine bakıyoruz.
Teknede sadece dört çiftiz; bir Fransız yaşlı çift; bir İrlandalı; bir de İsviçreli genç çift ve tabii bir de biz… Tam bir “mavi yolculuk” mantığında, tek farkı tanımadığımız insanlarla olmamız…
Halong körfezinde geçireceğimiz zaman çok kısıtlı olduğundan, tekneye bindiğimiz andan itibaren askeri bir düzen hüküm sürüyor ki tüm aktiviteleri yapabilelim…
Nefis bir öğle yemeğiyle yolculuğumuza başlıyoruz. Deniz ürünleri ağırlıklı nefis Vietnam yemekleri; ışıl ışıl bir hava; dünyanın en eşsiz manzaralarından biri, güzel bir sohbet ve buz gibi birer kadeh Chardonnay bizi bambaşka diyarlara taşıyor.
Akşam üzeri plajı olan bir koya demirliyoruz. Böylece karaya çıkıp; hem yukarıdaki mağarayı ziyaret edebiliyoruz; hem de bembeyaz pudra gibi kumları olan plajdan denize girebiliyoruz. Gün batmadan hemen önce de körfezin o inanılmaz kayaları arasında romantik bir kano turu yapıyoruz. Ve bu muhteşem günü beyaz kumlu o plajdan portakal renkli güneşin batışını izleyerek uğurluyoruz.
Tekneye dönünce gecelemek üzere başka bir koya doğru yol alıyoruz… Gece dolunayla pırıl pırıl parlarken biz de akşam yemeği için bir kez daha bir araya geliyoruz. Geniş şarap menüsünden bir başka Fransız seçip, kendimizi nefis deniz ürünlerine teslim ediyoruz. Özellikle İsviçreli çiftle çok keyifli bir sohbet sürüp gidiyor tüm gece boyunca… Personel iyi geceler dileyip yatarken bize biraların yerini gösterip, istediğiniz kadar alabilirsiniz diyor… Biz de gece 2.30’a kadar bunun tadını çıkartıyoruz.
YÜZEN BALIKÇI KÖYÜ VE İNCİ ÇİFTLİĞİ ZİYARETİ
Sabah uyandığımızda kamaramızın penceresinden görünen görüntü tek kelimeyle nefes kesici… Teknenin askeri düzenine göre sabah 7.15’te kahvaltıda olmamız gerekiyor ve biz de tabii ki buna uyuyoruz… Kahvaltımız deniz ürünlü Pho ile başlayıp, alışık olduğumuz standart kahvaltıyla devam ediyor, tabii bir de koyu Vietnam kahvesi… Nefis bir sabah…
Kahvaltı sonrası yüzen bir balıkçı köyü ve inci çiftliği gezmek üzere, konik şapkalar takan, kuvvetli ve minik kadınların kürek çektiği minik bambu kayıklara biniyoruz. Sabah pusu yeni dağılırken, resim gibi kayaların arasından, yüzen bir mahalleye giriş yapıyoruz. Bu aynı yolda yürür gibi; bir caddedesiniz ama toprak ya da betonda yürümek yerine, bambu bir kayıkla suda gidiyorsunuz. Etrafta konik şapkalı balıkçılar, kürek çeken kadınlar var. Tüm bu manzara gerçek üstü bir ortam sunuyor. Köy meydanı diyebileceğim espride bir yerde; köy okulunun önünde kayıklardan iniyoruz; ders yapan çocukları izliyoruz bir süre… Sonra bize ikram edilen birer fincan yeşil çayı içerek, oldukça turistik olan dükkanları karıştırıyoruz…
Bir süre sonra yeniden kayıklara atlayıp, büyülü görünüşlü kayaların arasından süzülerek, bu sefer de inci çiftliğine geliyoruz. Dizi dizi istiridyeler denizin dibine sallandırılmış, öylece bekliyorlar. İçeride de minik bir atölye ve mağaza var. Atölyede biri istiridyelerin içine inciye dönüşecek tohumu yerleştirirken; bir diğeri olgunlaşmış istiridyelerin içinden incileri çıkarıp, sınıflandırıyor. İstiridyenin içinde öylece duran inciler daha önce hiç görmediğim, çok hoş bir görüntü oluşturuyor. Mağazada bir çok farklı çeşitte inci bulunuyor; beyaz, siyah, gri, pembe ve yeni trend diyebileceğim yeşil inciler…
Süzüle süzüle kayaların arasından teknemize geri dönüyoruz ve artık maalesef dönüşe geçme zamanı geliyor. Rehberimiz toplanın emri verdiği için bavullarımız topluyoruz ve yine tam zamanında öğle yemeği masasındayız.
Bu kadar güzel bir yerde böylesine kısa zaman geçirince, bu askeri düzen ve üst üste yemek biraz kaçınılmaz oluyor sanıyorum. Öğle yemeği sonunda dün başlangıçta olduğu gibi yine kaptan bir konuşma yapıyor biz de kendisini ve tüm mürettebatı alkışlıyoruz; onlar da bizi alkışlıyor.
SON SÖZ
Kuzey Vietnam şimdiye kadar gördüğüm her yerden daha farklı bir deneyim oldu. Öncelikle Vietnam’ın bölgedeki diğer ülkeler gibi tam bir Budist kültüre sahip olmaması ve çok uzun zaman Çin egemenliği altında kalmış olması onları ticari anlamda geliştirerek hızlı bir ekonomik kalkınmaya baz hazırlamış gibi görünüyor. Vietnam kesinlikle tipik bir Budist ülke profili vermiyor.
Bu bağlamda dine bakışlarının oldukça pragmatik olduğunu söyleyebilirim. Kendilerine sorulduğunda Budist olduklarını söyleseler de, toplumsal düzen konusunda Konfüçyüs’e; hayatın anlamıyla ilgili arayışlarda Tao’ya dönen üçlü bir din anlayışı hakim. Zamanında komünizm dini biraz törpülediğinden, dini yeniden popüler kılmak adına bazı liberal uygulamalar bile yapmışlar. Mesela daha çok genç tapınaklara gelsin diye; tapınaklara girerken ayakkabı çıkarma kuralını kaldırmışlar. Vietnam’daki tüm tapınaklara ayakkabıyla girilebiliyor.
Hanoi’nin büyük şehir olmasına rağmen kültürünü koruyabilmiş olmasını çok etkileyici buldum. Sokaklarındaki organize kaos, kaldırımlarında hiç bitmeyen aktiviteler, göl kenarında sabah sporu ya da okuldan mezun olurken ao dai giyip Temple of Literature’de fotoğraf çektirmek… Bunların her biri Hanoi’nin birer kültürü ve hepsi çok güzeller…
Ama hepsinden daha etkileyici olan; Vietnam halkının benim çocukluğumda bize gösterilen “acımasız” Vietkong askeri klişesinden çok ama çok uzakta; sabah kalkıp göl kenarında yelpazeyle dans edecek kadar naif, zarif ve kendi halinde olmasıydı…
SAPA ORGANİZASYONU İÇİN İHTİYACINIZ OLAN ADRESLER:
TOPAS TRAVEL: http://topastravel.vn
TOPAS ECO-LODGE: http://www.topasecolodge.com
TREN ALTERNATİFLERİ:
DEĞİŞİK BİR TREN & KONAKLAMA ALTERNATİFİ:
VICTORIA SAPA RESORT & SPA & TRAIN:
http://www.victoriahotels.asia/en/victoria-express-train
HALONG KÖRFEZİ ORGANİZASYONU İÇİN İHTİYACINIZ OLAN ADRES:
Ceylan Edis’e paylaşımı için çok teşekkürler





