Heybetli Munzur Dağları’nın yamaçlarında, kıvrıla kıvrıla ilerleyen yollardan geçerken, yemyeşil tepelere birer güvercin gibi tünemiş irili ufaklı muhteşem köyler karşıladı bizi Kemaliye’de.

Öyle güzel, öyle etkileyici ve tanıdıkça öyle insanın içine işleyen bir hikaye ki Kemaliye köyleri ve halkı, insan pencereleri açıp “Orda bir köy var uzakta, o köy bizim köyümüzdür” dizelerini avazı çıktığı bağırmak istiyor gerçekten.
Fırat Nehri’nin kollarından Karasu’ya doğru inen geniş bir vadide yer alan Kemaliye, yemyeşil doğası, kültürü, gelenekleri, hikayeleri ve yetiştirdiği insan profiliyle Türkiye için tam bir gurur kaynağı, örnek bir belde.

Kemaliye’ye bağlı 62 köy ise, havasına, suyuna, yeşiline, mimarisine, insanının benzersiz misafirperverliğine, ve de halkının gözleri yaşartan azim hikayelerine doyamayacağınız keşifler sunuyor. Her bir köyün kendine özgü farklı bir karakteri ve hikayesi var.
Vahşi ve büyüleyici doğasını, daracık virajlı yollarını ve dik yamaçlardaki tepe köylerini ilk gördüğümde Karadeniz’in gizli cenneti Macahel’e benzettim. Ancak Kemaliye; Karasu’nun yardığı devasa kanyonları, kayalardan ve toprak altından fışkıran büyülü su gözeleriyle bambaşka, mistik bir atmosfere sahip.

Kemaliye’yi bu kadar hayranlık verici ve Kemaliye’lileri azimli kılan nedir diye sorarsanız?
Dimdik kayalık alanlarda yerçekimine ve çetin hava koşullarına direnerek yüzyıllarca ayakta duracak 3-4 katlı evleri, estetikten ödün vermeyecek özgün ve ortak bir mimari üslup ile hayata geçirmeleri… Her biri muhteşem ahşap işçiliğine sahip kapıları ve her biri farklı bir hikaye anlatan dişi ve eril el işçiliği ustası tokmakları… Altından dereler akan evleri, imkansız derinlikleri kavuşturan köprülerin hikayeleri… Farklı etnik grupların bu zorlu coğrafyada, kendi maharetlerini birbirine ekleyerek el ele verip kardeşlik içinde yaşaması… Modern teknoloji ve yaşam biçimleri gelişse de halkın kültürünü ve geleneklerini bir hazine gibi korumayı başarması… Rahmetli eski vali Recep Yazıcıoğlu’nun Kemaliye’ye gönülden katkıları… geçit vermeyen Karanlık Kanyon’da 130 yılda halkın elleriyle kazıdığı Taş Yol’un kalp titreten hikayesi…

İşte her biri şahsına münhasır köyleri ve ilçesiyle Kemaliye, zaman durduğu bu büyüleyici bir diyar. Doğal ve kültürel hazineleri ve azim hikayeleriyle çok özel bir yöre olan Kemaliye; merkezi, köyleri ve kanyonuyla birlikte ve 2021 yılında UNESCO tarafından Dünya Mirası Geçici Listesi’ne dahil edilmiş.
Kemaliye İç Anadolu’da yer alıyor, Erzincan’a 115 km, Elazığ’a 140 km, Sivas’a 270 km, Malatya’ya 170 km uzaklıkta. Tablo gibi güzel Kemaliye’nin nereye bağlanacağına bir türlü karar verilememiş belli ki; önceleri Elazığ’a bağlıyken 1926’da Malatya’ya, ardından da 1938’de Erzincan’a bağlanmış.
İç Anadolu deyince insan önce kara iklimli çorak bir yer sanıyor, ancak nehirleri, barajı, tepelerden aşağılara kadar her yerden fışkıran gözeleriyle (su pınarları) ve de Kemaliye’liyelerin alın teriyle yüzlerce yıldır ıslah ederek, ekerek geliştirdikleri flora sayesinde yemyeşil bir vaha.

Dağ keçileri, ceylanlar, kurtlar, kaya güvercinleri, puhular, yengeçler, su yılanları, kelebekler, ve yöreye endemik sarı benekli semendere ev sahipliği yapan zengin bir ekosistem var Kemaliye’de.
Rakım 950 ila 1500 metre arası değiştiği için yaz aylarında serin oluyor. Yaz sıcaklarından bunalanlar için harika bir doğa kültür karması destinasyon.
Bu harika keşfi mümkün kılan Bukla Tur ortağı Okan’a, en huzurlu uykuları uyuduğumuz vadinin en güzel noktasındaki Vadi Kemaliye oteli ekibine ve memleket aşkıyla bizi adım adım gezdiren, yöre hikayelerini anlatan, en güzel lezzetleri yediren Latif Bey’e teşekkürler.
Kemaliye büyülü doğası, inanılmaz coğrafyası, mimarisi, kültürü ve geleneklerine sahip çıkan zihniyeti, memleket aşkıyla dolu yerel halkı, imkansızı başaran azim hikayeleri ve muhteşem köyleriyle kalbimizi fethetti. Darısı başınıza.

İlerleyen sayfalarda tek tek anlatıyorum: Mühendislik ve estetik harikası Kemaliye Mimarisi, Karanlık Kanyon Taş – Yol’un kalpleri titreten hikayesi, Müslüman, Ermeni ve Rumların Birlikte Yaşama Kültürü, Sakin Şehir Kemaliye, Dutun Bereketi, Gurbetçilik ve memleket özlemi kültürü ve maniler, Kemaliye’de bir kahraman olan eski vali Recep Yazıcıoğlu’nun ve Köprüsünün hikayesi, Kemaliye isminin kahramanca hikayesi, Dutla cevizin gizemli aşkı: Lök Tatlısı, endemik Sarı Benekli Semender, Kemaliye’nin Konakları, Kayanın Üzerindeki İnatçı Ev, bir Kemaliye Masalı Yeşilyurt Köyü, Osmanlının Kasapbaşı Sırakonak Köyü, ‘Orda bir köy var uzakta’ dizelerinin ilhamı Apçağa, manevi huzuru, tarihle ve modern vizyonla harmanlayan imece köyü Ocak, ticaret yolu durağı Arapgir, Anadolu’nun En Eski İnanç Merkezi Onar Köyü, Dutçu Köyü Ergü, Başpınar Bucağı, Şırzı Ermeni Kilisesi, Bağıştaş Divriği arası epik tren yolculuğu…

Mühendislik Dehası: Sivil Kemaliye Mimarisinin Sırrı
Kemaliye’deki mimari, dünyada eşine az rastlanır bir uyum, estetik ve mühendislik dehası. Yamaca, hatta uçurumlara yaslanmış 4 katlı ahşap-taş binaların dünyada bir benzeri daha yok.
Yaklaşık 500 yıl önce geliştirilen bu teknikte; taş duvarlar, doğadaki en sağlam ağaç olan dut ağacından yapılan ahşap hatıllarla birleştirilmiş. Araları kerpiçle örülmüş, üzerlerine kalın ve ince sıvalar atılmış.
Evlerin dış cephesine ise; çok sık yağan yağmur ve kar sularını emmesin, emerse de çabuk bıraksın ve güneşe dirensin diye el hızarlarıyla biçilmiş, yarım santim inceliğinde çam tahtaları monte edilmiş. Bu işlevi görecek ve incecik kesime uygun kerestelere, taa 150 km uzaktan nehir yoluyla getirilmiş.
Evler genişledikçe, evlenen çocuklara birer oda verilerek zamanla büyük konaklara dönüşecek şekilde tasarlanmış.
Evlerin içinde kış soğuğunda ısıyı kaybetmeden gün ışığından faydalanmak ve soba dumanını tahliye etmek için dâhice tasarlanmış tepe pencereleri aydınlatma çözümü olarak yer almış.
Evlerin en üst katındaki damlar, hem meyve-sebze kurutma alanı hem de yaz geceleri yıldızlar altında uyuma yeriymiş. Damın yerleri yağan yağmur ve kar suları aşağı geçmesin diye “Gaucin” isimli özel bir teknikle örülürmüş. 70 cm kalınlığında yağlı bir Toprak, arasına taşlar Konarak silindirlerle sıkıştırılırmış. Kışın kar kolayca kürensin diye de dümdüz yapılırmış. (Şimdi yağmur ve kar suları, evlere zarar vermesin diye bu damların üzerleri çatılarla kaplı. Kimi köylerde çatılar kiremit renkli boyalı)

Ünlü biyolog Prof. Dr. Ali Demirsoy’un öncülüğünde, Kemaliye’nin sokak dokusunu ve ev yapısını korumak için zamanında Fransa’dan uzmanlar bile getirilmiş.
Eskiden dondurucu kışlara karşı direnen bu mimari, son yıllarda Keban Barajı’nın yapılmasıyla biraz rahatladı. Baraj gölünde biriken suların sıcaklığı, havayı ısıtıp, hava koşullarını ve iklimi yumuşattı. Son yıllarda, Keban barajı sayesinde biriken suların Ve bu yörede yaşam biraz kolaylaşmış. Eskiden yolu izi kardan kapanan ve dünyadan kopan Kemaliye ve köylerinde, şimdi hayat çok daha kolay.
Ancak Kemaliye mimarisine en büyük tehdit, yöre mimarisine hiç uygun olmayan betonarme TOKİ binaları. Ne yazık ki son yıllarda yükselen bu binalar, Kemaliye’nin eşsiz kültürel mirasını zedeliyor.
Karanlık Kanyon ve Taş Yol
Fırat Nehrinin Karasu kolu Munzur Dağları’nı derin vadilerle parçalamış, ve Kemaliye Boğazı oluşmuş. İyi ki de böyle olmuş, çünkü doğa ülkemize cennet bir kasaba ve 62 tane eşsiz tepe köyü kazandırmış. Bu boğazın Bağıştaş’la Dutluca köyleri arasındaki, 25 kilometrelik, %90 yamaç eğimle 1000 metre derinlere inen geçit vermeyen bölümünün ismiyse Karanlık Kanyon.

Kemaliye – Karanlık Kanyon, dünyanın en zorlu ve tehlikelilerinden ‘Taş Yol’uyla ünlü. Dünyanın en zorlu 10 motor rotasından birisi olan Taş Yol, insan azminin dünyadaki en somut örneklerinden birisi. (Dünyadaki bir diğer meşhur zorlu rota da daha önce geçtiğimiz Bayburt’taki Soğanlı/Derebaşı virajları)

Taş Yol, yılın 6 ayı yolları karla kaplanan ve dünyayla bağlantısı kesilen Kemaliye’nin İç Anadolu’ya ulaşım sağlamak için, yöre halkının 1870 yılında, Karanlık Kanyon’un kayalıklarını, kazma, çekiç, murç, kürek, balyoz gibi el aletleriyle, tamamen insan gücüyle, kayalara ve uçurumlara oyduğu 132 yıllık alın teri hikayesi.

Kemaliye’yi tecrit edilmişlikten kurtarıp Divriği ve iç bölgelere bağlamak amacıyla tamamen insan emeği başlayan bu çılgın projenin her santimi, Kemaliye’lilerin koca dağı delip geçme sevdasının hikayesi.
Ve tabi ki yörede bir kahraman olarak görülen rahmetli eski vali Recep Yazıcıoğlu’nun halkın taktire şayan azmi ve çabasını görerek desteklemesi sonucu, modern iş makinelerinin de devreye girmesiyle, kanyon boyunca uzanan 38 tünel ve sayısız keskin virajla, 7 kilometrelik Taş Yol tam 132 yıl sonra resmen tamamlanmış.

İşte 2002’de Karanlık Kanyonun sarp kayalık yamaçlarında tamamlanan Taş Yol, Kemaliye’lilerin büyük mücadelesinin ve azminin zaferi. Eskiden halk, haftada sadece birkaç gün uzak bir köyden geçen Doğu Ekspresi trenine ulaşmak için dağları aşmak zorundayken, Taş Yol bölgenin kaderini değiştirdi.
Zirveden, karadan, nehirden, her halini yaşadığımız bu kanyon nefes kesici manzaralarıyla bize unutulmaz maceralar sundu. Kemaliye’lilerin azmine, memleket sevgisine hayran olmamızı sağladı.

Neler mi yaptık kanyonda?
Traktör ile yolun erişebildiği tepelere çıkıp; oradan kanyonun zirvesine tırmandık, heybetli kayaların, uçsuz bucaksız derinliklerin eşsiz manzaralarını izledik,

Karasu’ya inip, kanyonu nehirden keşfettik, teknenin motorunu kapatıp 10 dakika sadece akıntıyla yaptığımız sessizlik seyrini, 2 dakikalık tüyler ürperten Fırat Ağıtı ile taçlandırdık.

Sadece bir arabaya geçit veren, 500 mt’lik uçurumların tepesinde kıvrılarak ilerleyen Taş Yol’dan derinlikleri izleyerek arabayla geçtik.
Gurup vakti Taş Yolu ve tünellerini yürüyerek, ayaklarımızın altındaki nehri, uçurumları, karşı kayalıklarda güneş ışıklarının renk oyunlarını seyrettik.
Çoğunlukla bizden başka kimsenin olmadığı tüm bu eşsiz deneyimlerle, Karanlık Kanyonun her halini doya doya yaşadık. Zaten Kemaliye doğasına, kültürüne, geleneklerine sahip çıkan zihniyeti, insanları, muhteşem köyleriyle kalbimizi fethetmişti, Taş Yolun hikayesi de Kemaliye’liler için kalbimizdeki sevgiyi daha da büyüttü.

Taş Yol, nefes kesen manzaraları, zorlu etapları ve şaşkınlık veren doğası ile artık dünyaca ünlü bir macera rotası. Doğa, Macera Sporları ve Motor Sporları severler dünyanın birçok yerinden buraya geliyor. Kemaliye’de düzenlenen Uluslararası Erzincan Kemaliye Kültür ve Doğa Sporları Şenlikleri sırasında, macera tutkunları hem Taş Yol sürüş deneyimleri, hem de Karanlık Kanyon’da 517 basamaklı 400 metre yükseklikteki bir tepeye Via Ferrata (Demir Yol) tırmanışı, Wingsuit (Yarasa Kanat) atlayışı gibi adrenalin dolu deneyimler yaşıyor.

Havadan, karadan, nehirden yaşadığımız tüm eşsiz deneyimleri fotoğraf ve videolarla görmek için instagram paylaşımı linkine girebilirsiniz.

Paylaşımımdaki 4, 5, 6. Bölümler, Taş Yol yürüyüşümüzde mağara gibi tünellerin vadiye açılan uçurum ucu pencerelerinde durup Kemaliye’lilere hayran olup takdir ettiğimiz anlar. Bu delikler, hem doğru yolda mıyız? diye bakmak, hem de dağı delerken çıkan taşları nehre indirmek için açılan pencereler. 7. ise karanlık birer dehliz olan tünellere pencereden vuran ışık, eski yağmur suyu birikintileri üzerinde oluşan esrarengiz yansımalar.

Sakin Şehir Kemaliye
Başka bir azim hikatesi ise, Kemaliye’nin Sakin Şehir ünvanı kazanması.
Sakin Şehir – Cittaslow, yaşamın, yaşamaktan zevk alınacak bir hızda yaşanması felsefesini savunan, insanların birbirleriyle iletişim kurabilecekleri, sosyalleşebilecekleri, kendine yeten, sürdürülebilir, el sanatlarına, doğasına, ekolojik bütünlüğüne, gelenek ve göreneklerine sahip çıkan, ama aynı zamanda alt yapı sorunları olmayan, yenilenebilir enerji kaynakları kullanan, teknolojinin kolaylıklarından yararlanan şehir ve beldelerin hayata geçirilmesi ve sürdürülebilmesi hareketi.
Türkiye’de Ahlat, Akyaka, Eğirdir, Gökçeada, Arapgir, Şavşat gibi Sakin Şehir beldelerimiz yer alırken son Citta Slow zincirine son katılan ilçemiz ise Kemaliye.

Sarp kayalık yamaçlarla çevrili, yemyeşil vadileri, özgün mimari dokusu, tarihi eserleri, kültürel değerleri, endemik türler içeren flora ve faunası, Karasu nehri ve doğa harikası coğrafyası ile sürdürülebilir kırsal turizm örneği olarak gelişiyor.
Yerel halkın memleketine duyduğu büyük sevgi, doğayı, gelenekleri korumak için gösterdiği özen ile Kemaliye Sakin Şehir olmuş. Daha sonra anlatacağım efsaneleşmiş Vali Recep Yazıcıoğlu’nun 30 yıl öncesinden öngördüğü vizyon ile Kemaliye korumacı ve sürdürülebilir turizm adımları atmış. Ancak son dönemde artan ilgiyi, turisti gören rantçı zihniyet hemen devreye girmeye başlamış. Mimariyi bozan TOKİ binaları, imarsız yapılaşma, kalitesiz ve yapay ürün ve hizmetler ile kısa yoldan para kazanma… Umarız Kemaliye ranta kurban gitmez, halk tüm değerlerin yozlaştırılmasına ve easa hazinenin içinin boşaltılmasına izin vermez.

Tarihin Ömür Biçtiği Topraklar: Birlikte Yaşama Kültürü
Kemaliye’nin coğrafyası çetin, doğası acımasızmış Keban Barajı öncesi. İşte bu zorlu coğrafyada hayatta kalabilmek için yüzyıllar boyunca Türk, Ermeni ve Rum toplulukları omuz omuza vermiş, doğayı dize getirmek için birlikte el ele çalışmış ve huzurla yaşamış.
Müslüman halk daha çok tarım ve hayvancılıkla uğraşırken; Ermeni komşuları ticaret, dokuma, yazma, mücevher ve mobilyacılık gibi zanaat dallarında ustalaşmış. Zamanında buradaki tezgahlardan çıkan pamuklu ve ipekli dokumalar, mendiller tüm Osmanlı coğrafyasında meşhurmuş.

Dutun Bereketi
Kemaliye’de tarımla uğraşanlar bile zenginmiş. Çünkü burada “1 teneke dut, 5 teneke buğdaya’ bedelmiş.
Hani bir söz vardır. Buralar hep dutluktu diye. İşte Kemaliye’de her yer hala hep dutluk. Hem de en güzeli, en kıymetlisi, en tatlı dut vereninden. Bildiğimiz beyaz duttan biraz daha ufak, ancak çok lezzetli bu dut kurusu tüm Türkiye’de pek makbul.
Bu arada sanmayın ki Kemaliye’nin güzelliği, bereketi doğa vergisi. Çok zorlu coğrafi ve iklim koşullarına, imkansız eğimlere, karlı ve soğuk kışlara, direnecek mimari ve tarım, tamamen Kemaliye’lilerin marifeti. Hepsi insan emeği, azmi ve eliyle yapılmış.

Gurbetçilik ve Memleket Özlemi
İşte bu zengin beldenin, hem azimli ve çalışkan hem de eğlenmeyi çok seven, entelektüel ve kalburüstü bir insan profili varmış zamanında. Ancak sanayileşmeye geliştikçe ve kentler büyüdükçe, kentlerde üretilenlerle rekabet edip direnemeyen halk, Türkiye’nin ve dünyanın dört bir yanına gurbete gitmek zorunda kalmış.
İstanbul Kapalıçarşı’nın kuyumcularından, büyük saray kasaplarına kadar pek çok başarılı iş insanı buradan çıkmış.
Şimdi çoğu Kemaliye köylüsü kışları şehirlerde geçirse de, memleket aşkı öyle büyük ki, gurbettekiler yaz ayları geldiğinde özlemle köylerine dönüp, sokakları yeniden şenlendiriyor.
Şehirlerde yaptıkları işler ile zenginleşenler mutlaka köylerine katkıda bulunmaya devam ediyor.

Efsane Kahraman Vali Recep Yazıcıoğlu ve Köprüsünün hikayesi
Kemaliye, efsanevi vali Recep Yazıcıoğlu’nu anmadan anlatılamaz. Bölge için ömrünü adayan valinin adını taşıyan köprünün hikayesi de adeta bir halk destanı:
Kemaliye’nin köylerinin Fırat’ın öte yakasıyla bağı kopukmuş. Halk sallarla karşıya geçmeye çalışırken nehirde can veriyormuş. İlçe halkı tam 22 yıl boyunca devletten köprü istemiş ancak “ödenek yok” denilerek reddedilmiş. Erzincan’a Vali olarak atanan Recep Yazıcıoğlu durumu görünce, “Devlet-millet iş birliğiyle bu köprüyü biz yapacağız” demiş. Yarısını devletin, yarısını Kemaliye halkının ve gurbetteki iş insanlarının finanse ettiği, mühendisliğini bizzat yerel dinamiklerin üstlendiği köprüyü daracık vadide yapabilmek için nehrin bir kısmını doldurmuşlar. Çelik konstrüksüyon köprünün dev malzemelerini kara yolundan taşımak mümkün olmadığı için, köprü parçalarını nehirden büyük imkansızlıklara rağmen teknelerle çekerek getirmişler. Vali Yazıcıoğlu’nun deyimiyle bu köprü “Bürokrasiye karşı kazanılmış bir zafer” olarak 1997 yılında tamamlanmış. Bu köprü, Ayşe Kulin’in ünlü “Köprü” romanına ve takip eden televizyon dizisine ilham kaynağı olmuş.

Kemaliye İsminin Kahramanca Hikayesi – Atatürk Sevdası
Eski adı Eğin olan bu ilçenin isminin değişme hikayesi ise, Kurtuluş Savaşı’nın çetin günlerine uzanıyor. 1921 yılının Ağustos ayında, Yunan ordusu Ankara yakınlarına kadar gelmişken, Eğinliler Misak-ı Milli Derneği’ni kurmuş. Dernek başkanı Hanifizade Ömer Lütfi Bey, Mustafa Kemal Paşa’ya bağlılıklarını bildirmek üzere bir telgraf çekerek; ‘orduya asker, silah ve gerekirse 600 atlı ile yardıma gelmeye hazır olduklarını’ müjdeler. Telgrafı alan Mustafa Kemal Paşa duygulanarak: “Eğinliler, siz kemale ermiş insanlarsınız. Bu yüzden adımı size veriyorum.” der. 21 Ekim 1922’de Eğin, Meclis kararıyla Kemaliye adını almış.
İdari olarak adeta paylaşılamamış Kemaliye: Önce Elazığ’a, 1926’da Malatya’ya, 1938’de ise bugün bağlı olduğu Erzincan’a dahil edilmiş.

KEMALİYE ROTALARI
Kemaliye Merkez Keşifleri
Kemaliye’nin şehir merkezi, tıpkı köyleri gibi insan azminin, doğaya teslim olmayan bir estetik anlayışın ve derin bir felsefenin ürünü.
Tarihi Kemaliye bölgesinin sokaklarında yürürken gördüğümüz konaklar, altından dereler akan evler, köprüler, tarihi taşlar ve dükkanlar burayı bir “açık hava müzesi” haline getirmiş.

Biz Kemaliye ilçe merkezinde altından dere akan camii, konak müzeyi, tarihi hamamı, eski değirmeni, Taşdibi Mahallesini, Zincirli Kayayı, Mani Yolu ve Seyit Ali Parkı’nı yürüyerek keşfettik.
Ziyaret ettiğimiz Kemav Kültür Evi ve Müzesi, geleneksel eşyalar, eski döneme ait belgeler ve yerel halkın yaşamına dair objelerle, geçmişi adeta canlandırıyor. Evin odalarında gezerken Osmanlı dönemi giysileri, çarıkları, el yazması kitaplar, dokuma tezgahı ve zanaat aletlerinin yanı sıra, geçmişte evlerde, mutfakta kullanılan antika eşyaları da gördük. Evin pencerelerindeki aydınlatma çözümleri ve kışın sıcaklığı içeride tutan kalın kerpiç-taş duvar yapısı, sivil Kemaliye mimarisinin merkezdeki en ihtişamlı örneklerinden.

- Konaklarda Zeki Bir Mimari Detay: Yazlık Kapı ve Kışlık Kapı: Kemaliye insanının iklim koşullarına ve pratik zekasına dair en hayranlık uyandırıcı mimari çözümlerden birisi yazlık ve kışlık kapılar. Eğimli arazide yükselen konaklarda, çetin kış şartları ve kavurucu yaz sıcakları için ayrı işlevlere sahip iki farklı kapı sistemi geliştirilmiş.
- Alt Katta Taş Bölümde Kışlık Kapı: Evlerin kışlık girişleri genellikle alt katta, kalın taş duvarların olduğu bölümde. Bu kapı doğrudan sokaktan kiler, samanlık veya soğukluk kısmına açılıyor. Kışın Munzur Dağları’ndan esen dondurucu rüzgarların ve metrelerce yükselen karın ve soğuğun doğrudan üst katlardaki yaşam alanına girmesini engellemek için bu kapı küçük, korunaklı ve basık bir kapı. Girişteki rüzgarlık sayesinde evin sıcak havası korunur.
- Üst Katta Bahçe-Sokak Girişi Yazlık Kapı: Evler yamaçta olduğu için, arka sokak veya üst bahçe genellikle evin ikinci ya da üçüncü kat hizasında. Yazlık kapı, doğrudan manzaraya, divanhaneye ya da üst bahçeye açılan, daha geniş, ahşap işlemeli ve heybetli bir kapı. Yazın hava sıcakken hane halkı ve misafirler alt kattaki loş ve soğuk taş bölüme uğramadan doğrudan bu üst kapıyı kullanıyor. Bu sayede ev içi sirkülasyon ve havalandırma dâhice sağlanıyor.
Tarihi Hamam ve Değirmen: Kemaliye’nin merkezinden şırıl şırıl akan buz gibi Kadıgölü kaynak suları, yüzyıllar boyunca şehrin can damarı olmuş. Bu suyun gücüyle çalışan Tarihi Su Değirmeni, asırlardır tıkır tıkır dönerek bölgenin o meşhur tam buğday ununu öğütüyor. Hemen yakınındaki Osmanlı döneminden kalma Taş Hamam ise, suyun mimariyle birleştiği, Kemaliye’nin temizlik ve su kültürünü simgeleyen harika bir yapı.
Taşdibi Mahallesi: Geleneksel Eğin evlerinin, daracık taş sokakların ve yeşilliklerin en yoğun olduğu, yürürken insanın kendini bir zaman tünelinde hissettiği büyüleyici bir mahalle. Kemaliye konak mimarisinin tüm zarafeti bu mahallede korunmuş.
Zincirli Kaya: Şehrin hemen tepesinde, adeta bir gökdelen gibi yükselen devasa bir kaya kütlesi. Hikayesi oldukça ilginç: Eskiden bu kayanın şehre düşme tehlikesi baş gösterince, Kemaliye halkı korkup göç etmek yerine dâhice ve cesur bir çözüm bulmuş; devasa demir zincirler yaptırarak bu dev kayayı memleket aşkının sembolü olarak arkasındaki dağa zincirle sabitlemişler.
Mani Yolu: Kemaliye, gurbet acısını en derin yaşayan yörelerden. Eşlerini, evlatlarını gurbete gönderen Kemaliyeli kadınların arkalarından yaktığı ağıtlar, yazdığı sitemkar maniler bu yoldaki ahşap levhalarda asılı. Yolda yürürken okuduğumuz her yürek sızlatan mani, buranın sosyo-kültürel tarihine ve gurbet psikolojisine tanıklık etmemizi sağladı.
Seyit Ali Parkı: Kemaliye’nin kalbinde Kadıgölü suyunun gürül gürül aktığı, asırlık çınarların gölgesinde soluklanmak için huzurlu ve serin vaha.

Dutla cevizin gizemli aşkı: Lök Tatlısı: Kemaliye’ye gelip de Lök Tatlısı yemeden dönmek olmazdı. Kemaliye’ye özgü 300 yıllık geleneksel tatlı olan Lök, geçmişte saray sofralarının vazgeçilmez lezzetleri arasında yer almasıyla ünlü coğrafi işaretli bir tatlı. Lökhane isimli işletmede bu gelenek yaşatılıp, gelecek kuşaklara taşınıyor. Lök sadece iki malzemeden yapılıyor: Kemaliye’nin o meşhur, güneşte kurutulmuş organik beyaz dutu ve yörenin kaliteli ceviz içi. Kurutulmuş dutlar ve cevizler, büyük taş dibeklerin içine konuyor. Eskiden döve döve, günümüzde ise özel makinelerle saatlerce ezilerek dutun kendi şekeri ve cevizin kendi yağı birbirine yediriliyor. Macun kıvamına gelen bu karışım porsiyonlanarak servis ediliyor. Şeker, yağ, un veya hiçbir katkı maddesi içermiyor. Dünyanın en doğal ve en yüksek enerjili tatlılarından birisi. Eee kolay mı kışın dağlarda çalışanların enerji ihtiyacını karşılamak veya gurbete gidenlerin aylarca saklanabilir azığı olmak? Bizim damak tadımıza göre biraz fazla tatlı geldi Lök. Ancak kardeşi olan Beştaş’ı daha çok beğendik. Beştaş dut, cevizin, fındık, fıstık ve bademle yapılan, dut oranı daha az olduğu için daha az tatlı.

Vadinin Gizemli Yerlisi: Kemaliye Endemik Semenderi (Lycian Salamander / Benekli Semender)
Kemaliye’nin el değmemiş, temiz su kaynakları ve nemli kanyon dipleri, çok nadir bir canlıya ev sahipliği yapıyor: Kemaliye Semenderi (veya Türk Semenderi). Parlak siyah gövdesinin üzerindeki canlı sarı benekleriyle göz alıcı bir güzelliğe sahip olan bu kuyruklu kurbağa türü, sadece çok temiz, kirlenmemiş ve buz gibi tatlı su gözelerinin (kaynaklarının) etrafında yaşayabiliyor. Sarı Benekli Semender de denen bu yöreye özgü koruma altındaki endemik canlı, adeta doğanın temizlik barometresi. Yaşam alanlarının darlığı ve çevre kirliliğine karşı aşırı duyarlı olmaları nedeniyle nesli tehlike altında. Kemaliye halkı, doğaya duydukları saygının bir parçası olarak bu canlıları titizlikle koruyor. Şehir merkezinde eskiden yer alan, ancak şimdi sebebi bilinmeden kapatılan, muhteşem bir müze olduğu söylenen Doğa Tarihi Müzesi’nde bu canlıya dair geniş bilgiler varmış. Müzenin yeniden açılması dileğimizle.
Kemaliye merkezinde Kadıgölü’nün sesiyle yürürken, başınızı kaldırdığınızda zincirlenmiş bir kayanın heybetini görür, Mani Yolu’nda gurbet acısını okursunuz. Kışın soğuktan kaçan mimarinin yazın bahçeye açılan yazlık kapısında soluklanıp, dibeklerde dövülen asırlık lök tatlısıyla enerji toplarsınız. Ve şanslıysanız, kayaların arasından fışkıran o kutsal sularda, doğanın saflık nişanesi olan parlak sarı benekli Kemaliye semenderiyle selamlaşırsınız. İşte Kemaliye’nin özeti…
Kemaliye’nin tarihi, Hitit döneminden günümüze kadar uzanan zengin bir geçmiş barındırıyor. Kasaba, eskiden İpek Yolu üzerindeki önemli bir ticaret merkezmiş. Tarihi kervansaraylar, hanlar ve çeşmeler ve konaklar, ticaret yolunun tanıkları olarak hala ayakta.
Yerel el sanatları, halı dokuma, semercilik ve demircilik gibi geleneksel zanaatlar hala yaşatılıyor. Halk oyunları, türküler ve sözlü kültür, kasabanın kimliğini oluşturan değerler de nesilden nesile aktarılıyor.

Kayanın Üzerindeki İnatçı Ev: Malatya yönünden Kemaliye’ye yaklaşırken, sol tarafta, çok yüksek bir kayanın tepesine tünemiş tek bir ev göreceksiniz. Bu ev, emekli öğretmen Nermin Hanım ve eşinin azim anıtı. Kendisine miras kalan bu dik kayalık için tüm mahalle “Deli misin, yolu izi olmayan kayaya ev mi yapılır?” dese de, onlar tüm malzemeleri elinde taşıyarak, 80 basamaklı patikadan çıkarak tamamen insan emeğiyle bu evi inşa etmişler. Düğün Dernek dizisinde bu evin görüntüleri yer alıyormuş. Yol kenarından geçerken durup izlemelik bir ev.

KEMALİYE’NİN YAŞAYAN TARİHİ: DAĞ KÖYLERİ
Bir Kemaliye Masalı: Yeşilyurt Köyü
Evleri, muazzam manzarası ve ağaçların arasından fırlayan kırmızı çatılarıyla sanki usta bir ressamın tuvalinden çıkmış gibi bu köy.
Ufukta Kozlupınar ve Dolunay köylerinin siluetleri ile Munzur Dağı’nın heybetli manzarası uzanıyor.
Günümüze kadar çok iyi korunmuş orijinal Eğin mimarisinde konakları ve evleri arasında sokaklarda dolaşırken zaman duruyor gerçekten.
Ancak köyün en büyük hazinesi, köy camisinin el işçiliği eseri ahşap tavan süslemeleri.
İstanbul Kapalıçarşı’nın ünlü kuyumcularının kökenin dayandığı bu köyde, kışın sadece 2 hane kalırken, yazın İstanbul’dan gelenlerle 50 hane yaşıyor ve köyü canlandırıyor.

Yeşilyurt Köyü Camii, Anadolu’da nadir rastlanan bir kültürel sentezin ve dâhiyane bir mühendisliğin izlerini taşıyor. Girişindeki kitabeye göre Hicri 1322 (Miladi 1904) yılında tamamlanan Yeşilyurt Köyü Camii, dışarıdan bakıldığında tipik bir taş taşra camisi gibi görünse de içeri adım attığınızda sizi hayrete düşürüyor. Bu camiyi benzersiz kılan, inşaatında Müslümanların yanı sıra Ermeni ve Yunan ustaların da çalışmış olması. İşte bu iş birliği sayesinde, caminin iç mimarisine, kiliseleri andıran hatlar ile Osmanlı-Barok tarzının harmanlandığı muazzam bir hava katılmış, ortaya doğu ile batının sıra dışı bir sentezi çıkmış. Caminin içi adeta ahşap ve alçının dantel gibi işlendiği bir galeri.
- Altın Yaldızlı Barok Pencereler: Duvardaki alt pencerelerin etrafı, alçıdan yapılmış Barok karakterli “C ve S” kıvrımları, bitkisel motifler ve çiçek kompozisyonlarıyla kuşatılmış. Bu kabartmaların üzeri göz alıcı bir altın yaldızla boyanmış. Dairesel formda üst pencereler ise, içeriye ışığı yumuşatarak süzmesi için dışa doğru daralan bir tasarıma sahip.
- Minberdeki Ay-Yıldız ve Türk Bayrağı: Caminin tamamen ahşap işçiliğiyle yapılan minberi de bir sanat eseri gibi. Minberin üstünü kapatan köşk kısmının tavanına çok zarif bir Türk Bayrağı tasviri (ay-yıldız) işlenmiş. Köşkün kemer köşelerinde kırmızı ve yeşil renkli yaprak süslemeleri, üstünde ise kubbeyi andıran ahşaptan sahte bir örtü bulunur.
- Zengin Tavan İşlemeleri: Caminin tavanı Kemaliye’nin o meşhur dayanıklı dut ve çam ahşaplarıyla kapatılıp, tavanın göbek kısmına ise iç içe geçen geometrik bordürler ve oyma sanatı ince ince el işçiliği ile yerleştirilmiş. Tavandan aşağı uzanan ahşap sarkıtlar ise mekandaki derinlik hissini artırır.

Zamana Meydan Okuyan Kemaliye Konak Mimarisi
Yeşilyurt Köyü’nde gezerken gördüğümüz çok iyi korunmuş olan tarihi konaklar, “Eğin Evi” mimarisinin en asil örneklerinden. Coğrafyanın dik eğimi ve iklimin sertliği, bu evlerin her detayını şekillendirmiş. Evler genelde dağ yamacına dayandığı için dâhiyane bir kademeli yerleşime sahiptir. Eğik araziden dolayı evin her katından dışarıya, ya bir sokağa ya da arka bahçeye açılan bir kapı bulunuyor.
Taş duvarlarla örülüdür alt kat, bahçeyle bağlantılıdır; soğukluk, kiler, ahır ve odunluk olarak kullanılıyor ve evin yalıtım tabanı.
Taş duvarın bittiği yerde ahşap iskelet başlıyor, burası ana yaşam katı. manzaraya en çok çıkma yapan ortak salon olan Divanhane, selamlık, oda ve mutfak bu katta.
Genellikle aile bireylerinin yatak odaları üst katta yer alıyor. Pencereler, kışın ısıyı korumak için kepenkli.
En üst katta yer alan Dam: Üzeri dere taşlarıyla sıkıştırılmış topraktan yapılan ‘gaucin’ dam bölümünün üstü açıkmış. Ve eskiden dut, reyhan, pestil, tarhana kurutmak ve yazın yıldızlar altında uyunmak için kullanılırmış. Ancak şimdi evler hasar görmesin diye üzerleri çatıyla kapalı damların.
Hımış Tekniği ve Dış Cephe Sırrı: Evlerin yapımında “hımış” adı verilen, arası kerpiç dolgulu ahşap dikmeler kullanılmış. En dış cephe ise el hızarlarıyla kesilmiş çam tahtalarıyla kaplanmış. Bu tahtaların etekleriyse düz bırakılmazmış; suyu emmesin, rüzgarda kurusun diye fisto şeklinde iç ve dış bükey kavislerle, yalın oyma motiflerle süslenmiş.
Sofa Kültürü: Konakların iç tasarımının kalbi “sofa”. Tüm odalar doğrudan bu ortak geçiş alanına açılıyor. Kışın ısıyı korumak için odaların kapıları kapandığında, odalar sadece duvarın üst kısmında yer alan küçük tepe pencerelerinden ışık alıyor. Bu sayede soğuk hava içeri sızamıyor.
İki Dilli Kapı Tokmakları: Kemaliye konaklarının dış kapılarında iki farklı tokmak bulunur. Üstteki büyük ve döküm tokmak kalın bir ses çıkarır, eve bir erkek misafirin geldiğini haber verir. Alttaki daha küçük ve ince tokmak ise tiz bir ses çıkarır, gelenin bir kadın misafir olduğunu anlatır. Ev sahipleri içerideki sese göre kendilerine çekidüzen vererek kapıyı açarlar.

Yeşilyurt Köyü’nde yürürken, başınızı yukarı kaldırdığınızda dik uçurumlara adeta kartal gibi tünemiş 4 katlı ahşap konakların heybetine, üstün mimarisi özelliklerine şaşırıp kalıyorsunuz.
Köyün camisine girdiğinizde ise, tavanındaki gizli ay-yıldız işlenmiş ahşap minberle pencerelerindeki altın yaldızlı Barok kabartmalar, size bu ücra dağ köyünde zamanında ne kadar yüksek bir estetik anlayışın ve hoşgörünün hüküm sürdüğünü fısıldiyor.

Osmanlı’nın Kasapbaşı Köyü: Sırakonak Köyü
Sokakları ve özgün mimari dokusuyla insanı büyüleyen ve tarihi de çok ilginç bir başka köy ise Sırakonak. Sırakonak’ın sakinleri 1520 yılında Osmanlı Sarayı’nın kasaplık işlerini devralmış, bu sayede 100 haneli çok zengin bir köy haline gelmiş.
Eski adıyla Peğir, dışarıdan bakıldığında sakin dağ köyü gibi görünse de, arkasında inanılmaz bir ekonomik zekâ, güç, saray entrikaları ve dâhice bir göç stratejisi barındırıyor.
Sırakonak’ın geçmişteki o muazzam zenginliğinin kaynağı topraktan ya da hayvancılıktan değil, doğrudan Osmanlı Sarayı’ndan geliyormuş, çünkü saray kasapbaşılığını ele geçirerek Osmanlı Sarayının etini köylüler kesiyormuş. Nasıl mı? Kanuni Sultan Süleyman döneminde 1520’de bir fermanla sarayın ve İstanbul’un et ihtiyacını karşılamak, kesim ve dağıtım işlerini organize etmek üzere “Saray Kasapbaşılığı” imtiyazı ve tekeli tamamen Sırakonak ve çevre birkaç köyün halkına verilmiş. Köy, yüzyıllar boyunca İstanbul’a becerikli ve akıllı genç erkeklerini göndermiş. Bu gurbetçiler sıradan işçiler değil, sarayın et tekelini elinde tutan güçlü birer iş insanı ve bürokrat olmuşlar. Ve İstanbul’daki et fiyatlarını, kesilecek hayvanların kontrolünü bu köyden çıkan kasapbaşıların yönettiği gizli bir lonca sistemi gelişmiş. İstanbul’da muazzam servetler edinen Sırakonaklılar, kazandıklarını köylerine yatırmışlar. Ve bu küçücük, dağ başındaki köy, bir anda 100 haneli, içinde piyanoların, şamdanların, lüks mobilyaların olduğu devasa konaklarla dolmuş.

Mühendislik Harikası: Yamaçları Dize Getiren “Sıra” Konaklar: Köyün adı tesadüfen “Sırakonak” olmamış. Mimari yapısı, tamamen zorlu coğrafyaya karşı geliştirilmiş toplu bir savunma ve mühendislik planına göre yanyana inşaa edilmiş konaklardan oluşuyor. Evler rastgele inşa edilmemiş. Dağın dik yamacına, birbirinin önünü, ışığını ve en önemlisi manzarasını asla kapatmayacak şekilde adeta bir tiyatro amfisi gibi, yan yana ve alt alta sıra sıra dizilmiş. Evlerin arkaya, yani dağ yamacına bakan kısımlarında ise hiç pencere yok. Bu kör duvarlar hem dağdan gelebilecek toprak/çığ hareketlerine karşı bir kalkan görevi görüyor, hem de kışın Munzur’dan esen dondurucu rüzgarların evin içine girmesini doğal izolasyon ile engelliyor. Konaklarda bütün pencereler, balkon, divanhane, yani hayat güneye, vadiye bakıyor.
Yazlık-Kışlık Yaşantısının Öncüsü Sırakonak Köyü: Sırakonak halkı, günümüz modern insanının Ege kasabalarında yaptığı “yazlıkçı” hayat modelini bundan 300 yıl önce zorunluluktan keşfetmiş. Saray işleri ve ticaret nedeniyle, sonbahar geldiğinde köyün neredeyse tüm yetişkin erkekleri ve varlıklı aileleri İstanbul’a veya gurbete göç edermiş. Köyde kışın sadece evleri bekleyen birkaç hane ve yaşlılar kalırmış, yani köy kışın boşalırmış. Mayıs-Haziran ayları geldiğinde ise İstanbul’un o dönemki elit ve zengin kasapbaşıları, ailelerini, paralarını ve İstanbul kültürünü yanlarına alarak devasa kervanlarla Sırakonak’a geri dönerlermiş. Yazın köyde tiyatrolar kurulup, musikiler çalınıp, entelektüel sohbetlerle eğlenceler düzenlenirmiş. Yazın köy şimdinin yazlık beldeleri gibi şenlenirmiş.
Eğer Ahmet Kural ve Murat Cemcir’in ‘Düğün Dernek’ filmini izlediyseniz, film bu güzel köyde çekilmiş.
Sırakonak sokaklarında yürürken o taş duvarlara iyi bakın. Gördüğünüz o heybetli konaklar, zamanında Osmanlı Sultanı’nın ne yiyeceğine karar veren, sarayın en güçlü esnaf loncasının, kasapbaşılarının dağ başına kurduğu gizli bir güç krallığıydı.

“Orda Bir Köy Var Uzakta” Şiirine İlham Veren Köy: Apçağa
Apçağa Köyü, Kemaliye’nin en entelektüel, estetik ve hikayesi derin köylerinden birisi. Kültür Bakanlığı tarafından koruma altına alınmış bu masalsı köy; şiirle, ekmeğin kokusuyla ve dâhiyane bir sivil mimariyle örülmüş.
Çocukluğumuzdan beri ezbere bildiğimiz o meşhur “Orda bir köy var uzakta, o köy bizim köyümüzdür. Gezmesek de tozmasak da o köy bizim köyümüzdür…” dizeleri, şair Ahmet Kutsi Tecer tarafından aslında hiç görmediği baba köyüne özlemle yazılmış. Ahmet Kutsi Tecer, 1901 yılında babasının memuriyeti nedeniyle Kudüs’te doğmuş, ardından İstanbul ve Fransa’da eğitim görmüş ve de gençliğine kadar babasının memleketi olan Apçağa Köyü’nü hiç görmemiş. Ancak evde sürekli babasından dinlediği, hayalinde büyüttüğü o “ulaşılamayan, uzaktaki dağ köyü” tasviriyle bu ölümsüz şiiri kaleme almış. Sivas’ta öğretmenlik yaparken Aşık Veysel‘i keşfeden, onu elinden tutup Türkiye’ye tanıtan kişi olan Tecer, Türk edebiyatı ve folkloru için önemli bir değer ve Anadolu’ya açılan kapıdır. Şiirinde bahsettiği o uzaktaki köyü yetişkin bir edebiyatçı olduğunda nihayet ziyaret etmiş ve köylüler onu bir kahraman gibi karşılamış. Apçağa, Tecer sayesinde tüm Anadolu köylerinin simgesi haline gelmiş.

Köyün girişinde yer alan, geleneksel Eğin mimarisinin en asil, simetrik ve kusursuz örneklerinden birisi olan Ahmet Kutsi Tecer Kültür Evi, insana Anadolu hayatında zamanında yolculuk yaşatıyor. Alt katı tamamen yerel kesme taşlar ve ahşap hatıllarla örülmüş, üst katı ise dut ağacının o meşhur sıcak tonlarındaki hımış teknikli ahşap dış cephe kaplamasıyla inşa edilmiş, ortadaki cumba çıkma ise evin ana yaşam alanı olan divanhaneyi barındırıyor. Yaşayan bir hafıza olan Kültür evinin içi: adeta bir etnografya müzesi. Tecer’in kişisel eşyaları, şiirlerinin orijinal el yazmaları ve fotoğraflarının yanı sıra; Apçağa köylülerinin yüzyıllar boyunca gurbetten getirdiği antika eşyalar, eski mutfak araç gereçleri ve el dokuması yöresel giysiler sergileniyor. Burası sadece bir müze değil, gurbet ile sıla arasındaki o köklü bağın sergilendiği bir hafıza alanı.

Tarihi Apçağa Fırını ve Ekmeği
Kültür evinin az ötesinde, burnunuza çalınan taze odun ateşi ve ekmek kokusu, sizi az ötede köyün kalbindeki tarihi fırına götürüyor. Bu fırın ve içinde pişen ekmek, sıradan bir fırıncılık faaliyetinin çok ötesinde yerel bir gastronomik miras. Ekmeğin sırrı, çevre vadilerdeki su değirmenlerinde öğütülen tam buğday ununda ve nesilden nesle aktarılan, asırlık ekşi mayada saklı. Un, kepeğinden ayrılmadan, tamamen doğal haliyle kullanılıyor. Fırının içi tamamen nehir taşlarından döşeli. Ekmekler pişirilirken fırın sadece meşe ve dut odunları ile ısıtılıyor. Bu odunlar yanarken yükselen koku ve aroma ekmeğin içine işliyor. Taş fırında ve meşe odununda pişen lavaşlar, bildiğimiz ince dürümlük lavaşlardan çok farklı. Eğin Ekmeği diye de geçen bu buğday taneli lavaş, gözenekli, yoğun ancak çıtır çıtır, çok hafif ve leziz bir ekmek. Fırından çıktığı an hemen yanı başındaki mandıradan alınarak içine konan Erzincan tulum peynirini, sıcaklığıyla eritince, muhteşem bir lezzet ikilisi ortaya çıkıyor. Ne arada yediğinizi, anlamadan koca ekmek bitiveriyor.
Ekmeğin kurutulmuş hali ise aylarca bozulmadan saklanabiliyor (sırrı ise yemeden önce üzerine hafifçe su serpiştirmek, böylece ilk günkü tazeliğine kavuşuyor).
Apçağa mimarisinde akıllı ve enteresan birkaç uygulama da var. Dimdik yükselen konakların duvarlarında harç olarak saman, yumurta akı ve kireç karışımı özel bir yerel kerpiç kullanılmış. Bu karışım evlerin kışın dondurucu Munzur soğuğunda sıcak kalmasını, yazın ise nehir buharından dolayı oluşan neme karşı evin içinin kuru ve serin kalmasını sağlayan doğal bir yalıtım malzemesi işlevi görmüş.

Sırakonak – Apçağa Yürüyüşü
Biz Sırakonak Köyü’nden başlayıp, “Orda bir köy var uzakta” şiirinin mimarı Şair Ahmet Kutsi Tecer’in köyü olan Apçağa’ya doğru bir saat süren enfes bir doğa yürüyüşü yaptık
Önce solumuzda karşıdaki dik tepelere tünemiş Emvbiyabey evlerini, ardından da aşağıdaki Kemaliye vadisi, Fırat Nehri izleyerek yaptığımız bu patika yürüyüşünün ardından Kayabaşı Kır Kahvesi’nde mola verdik. Sırakonak Köyünün en tepesinde yer alan bu nokta, Fırat Nehri’nin kanyonu nasıl yardığını görebileceğiniz, ve Kemaliye’yi kuş bakışı seyredebileceğiniz ağaçlar altında çok huzurlu bir durak. Manda ve keçi sütü, dağ nişastası ve.az şekerle karışımıyla fırınlanmadan hazırlanan bol kıvamlı sütlacı, çok orijinal. YÜrüyüş sonunda manzaraya, yorgunluk çayına ve sürlacın tadına doyum olmuyor.

Ardından köyün konakları arasında gezdik. Tarihi Apçağa Fırını’ndan taş fırından yeni çıkmış, buğday taneli sıcacık lavaş ekmeğini aldık. Yanındaki mandıradan taze Erzincan tulum peynirini de aldık. Sıcacık lavaşın içine tulumu sarıp afiyetle yedik. Nefis bir yerel gastronomi deneyimi olduğu kesin. Köydeki Ahmet Kutsi Tecer Kültür Evi de hem sergisi hem mimarisiyle mutlaka görülmeye değer.
Apçağa, hayallerde kurulan bir köyün gerçeğe dönüşmüş halidir. Tarihi fırınından yükselen ekşi mayalı sıcak ekmeğin kokusu, Ahmet Kutsi Tecer’in evinden taşan dizelere karışır. Kayabaşı’nda Fırat’a karşı içtiğiniz bir bardak demli çay, size ‘iyi ki bu dünyada Apçağa var’ dedirtiyor.
Huzurun ve Aydınlığın Köyü: Ocak
Nev-i şahsına münhasır, aydınlık bir Alevi köyü olan Ocak Köyü, sakinlerinin kendi çabalarıyla modern bir vaha haline getirilmiş. Anadolu’da bir köy hayal edin; içinde bir etnografya müzesi, binlerce kitaplık kütüphane, tiyatro, tarihi fırın, taş çeşmeler ve acil durumlar için bir helikopter pisti bile var. Ayrıca Aleviler için çok önemli bir Cem Evi’ne ev sahipliği yapıyor.
Gurbetteki köylülerin el birliğiyle, kendi imkanlarıyla kurduğu bu vizyoner vaha, adını Horasan erenlerinden Hıdır Abdal Sultan’ın burayı yurt edinmesinden alıyor. Ayrıca köydeki Ali Gürer Müzesi önemli başka bir kültür mirası.
Ocak Köyü ismini Hacı Bektaş-ı Veli soyundan gelen Hıdır Abdal Sultan köyü kurarken “Ocağım” demesinden alıyor. Asırlardır Alevi inanç ve kültür merkezi olan köy, Alevi maneviyatı ve birliği için çok önemli bir yere sahip. Köyde modern mimaride inşa edilmiş geniş Cem Evi, özellikle yaz aylarında İstanbul ve Avrupa’dan gurbetçilerin köye dönmesiyle tam bir inanç merkezine dönüşüyor. Bölgenin en büyük “Birlik Cem’leri” burada gerçekleştiriliyor. Sadece ibadet değil; toplumsal dayanışma, küslerin barıştırılması ve köy kararlarının alınması gibi kadim ocak gelenekleri burada yaşatılmaya devam ediyor. Cem Evinin hemen yanında, köye adını veren Hıdır Abdal Sultan Türbesi yer alıyor. Selçuklu mimari tarzını yansıtan kesme taştan yapılma bu türbe, sadece Alevi inancına sahip olanların değil, her kesimden insanın adaklar adayıp huzur bulduğu bir manevi durak.
Ali Gürer Özel Müzesi ise Ocak köyünde bir kültür vahası. Bir köy müzesi düşünün ki Kültür Bakanlığı’na bağlı resmi tescilli bir özel müze olsun. İstanbul’da el yapımı mobilyacılıkta, fabrikasyon üretimde ve dış ticarette çok başarılı işlere imza atan Ocak Köylü iş insanı Mustafa Ali Gürer’in öncülüğünde ve köylülerin bağışlarıyla kurulan bu müze, Anadolu’nun en zengin köy müzelerinden birisi. Müzede sergilenen, Kemaliye ve çevre köylerin yüzlerce yıllık sosyal yaşamını belgeleyen tarım aletleri, el tezgahları, bakır kaplar, giysiler, gümüş takılar ve antika mobilyalarla geçmişe doğru büyüleyici bir yolculuğa çıkıyorsunuz. Sadece günlük eşyalar değil; Osmanlı dönemine ait el yazması eserler, padişah fermanları, beratlar ve çok zengin bir sikke (madeni para) koleksiyonu da yer alıyor. Aslında yüzyıllar boyunca bu dağ köylerinde hayatın nasıl ilmek ilmek örüldüğünü canlı canlı gördüğünüz ufak bir etnoğrafya müzesi burası. Fotoğraf dünyasının efsane ismi, bu aileyle akraba olan Ara Güler’in kökenleri de buradan. Müzede ustanın anısını yaşatan, onun fotoğraflarının, makinasının ve kişisel izlerinin bulunduğu özel bir köşe yer alıyor.
Köyün sokaklarında yürürken şaşkınlığınızı gizleyemiyorsunuz. Köyde binlerce kitaba ev sahipliği yapan modern bir kütüphane ve çocukların, gençlerin kültürel aktivitelerini gerçekleştirebileceği açık hava tiyatrosu, tarihi bir taş fırın var.

Tarihi Ocak köyü fırını 93 harbi olarak bilinen Osmanlı Rus Savaşına giden gençler tarafından inşaa edilmiş, restore edilerek yeniden hayata geçirilen fırının girişindeki plakada harpte şehit düşen bu gençlerin anısı yaşatılıyor. Ocak köyü Anıt Ağacı: 1261 yılında Hıdır Abdal Sultan’ın diktiğine inanılan tarihi karadut köyün sembollerinden birisi haline gelmiş.
Köyün hemen girişindeyse, özellikle kış aylarında acil bir sağlık durumu olduğunda veya gurbetteki önemli misafirler hızlı ulaşım sağlamak istediğinde aktif olarak kullanılan bir helikopter pisti var.
Ocak köyünün balkon terası gibi meydanından güneye bakıldığında ufukta Keban Gölü’nü, doğuda Munzur Dağları’nı, batıda da Göl Dağı’nı gören nefis bir panoramik manzara var.
Mobilyacılık mahareti ile ünlü ve mobilyaa sektöründeki başarılarıyla zenginleştiği bilinen köy kışın 25 hane iken, yazın köylerine gelen gurbetçilerle 96 haneye çıkıyor.
Ocak Köyü’ne girdiğinizde Anadolu taşrasına dair tüm ezberleriniz bozuluyor. Burası, inancın getirdiği o derin manevi huzuru, modern bir kentin entelektüel vizyonuyla harmanlamış dahi bir imece köyü.

Tarihi Ticaret Yolu Durağı: Arapgir
Kemaliye köylerini keşfetmeye devam ederken. Hemen sınır komşusu olan ve Kemaliye kültürüyle iç içe geçmiş Arapgir’e geçtik. Malatya’nın sakin akan suları, tescilli mor reyhan tarlaları ve derin tarihiyle ünlü Arapgir’de, bölgenin ticaret geçmişine tanıklık eden muazzam iki yapı gezdik.
- yüzyılın başlarında Osmanlı döneminde inşa edilen Millet Hanı, kesme taştan yapılmış devasa dış duvarları ve içeri girdiğinizde sizi karşılayan iki katlı, sıcak ahşap revaklı avlusuyla mistik bir atmosfere sahip. İpek Yolu güzergahındaki Arapgir’in kalbi olan bu han, asırlar boyu tüccarların, kervanların ve yolcuların konakladığı, mallarını takas ettiği bir ticaret merkeziymiş. Günümüzde aslına sadık kalınarak restore edilmiş; otantik odaları, çayınızı yudumlayabileceğiniz avlusu ve yerel kültür ürünleriyle yaşayan bir merkez haline getirilmiş. Millet Hanı’nın hemen karşısında yer alan Mirliva Ahmet Bey Camisiyse, 1717-1718 yılları arasında dönemin bölge yöneticisi Tuğgeneral Ahmet Bey tarafından yaptırılmış etkileyici bir cami ve köklü bir ibadethane. Caminin en dikkat çekici yanı, iç mekanındaki özel ahşap işçiliği. Dönemin estetik ve mimari anlayışını yansıtan ahşap tavanı, destek sütunları ve ince kalem işi süslemeleri, taş ve ahşabın çok asilce birleştiği bir cami örneği.
Ardından Arapgir’in meşhur, buram buram kokan mor reyhan çayıyla yorgunluk atıp ve keçi sütünden el yapımı buz gibi dondurmasıyla serinliyoruz.
Arapgir’de başka neler yapılabilir?
- Saklı bir doğa cenneti: devasa dik kayalıkların arasında Fırat’ın kollarından birinin yardığı, Kozluk Kanyonu (Kaya Arası Kanyonu) boyunca kısa bir doğa yürüyüşü.
- Tarihi kale ve Ulu Cami kalıntılarının bulunduğu eski yerleşim bölgesi eski Arapgir’in dik yamaçlarına kondurulmuş tarihi evleri ve konakları arasında bir yürüyüş yapıp, restore edilmiş Hacıemiroğulları Konağı’nı Çobanlı Konağı gibi harika sivil mimari örnekleri ziyaret etmek.
- Reyhan Tarlaları / Reyhan Vadisi: Arapgir’in tescilli mor reyhanlarının yetiştiği, o meşhur mis gibi kokunun tüm vadiyi sardığı alanları gezmek.
Anadolu’nun En Eski İnanç Merkezi: Onar Köyü
Arapgir’e bağlı olan ama Kemaliye ruhunu taşıyan Onar Köyü, 800 yıllık köklü geçmişiyle gezimizin en özel duraklarından birisiydi. Onar Köyü, 800 yıllık ahşap direkli Cem Evi ile Türkiye’nin bilinen en eski Alevi ibadet merkezine ev sahipliği yapıyor. İşte bu yüzden Onar Köyü, sadece Kemaliye-Arapgir bölgesinin değil, tüm Anadolu’nun en gizemli, tarihî ve manevi noktalarından birisi.

Büyük Ocak Cem Evi, 1224 yılında, yani Moğol istilasından kaçarak Anadolu’ya gelen Horasan erenlerinden Şeyh Hasan Onar tarafından inşa edilmiş. Bu da onu Anadolu’nun bilinen en eski ve ilk Cem Evi yapıyor. Cem Evi’ne ulaşmak için, 4 ahşap eşikle güçlendirilmiş gizemli bir tünel gibi uzanan taş koridordan adım adım ilerliyorsunuz.

‘Dört kapı kırk makamdan geçip insan-ı kâmil olma kapısına varırsın.’ Alevi-Bektaşi öğretisi doğrultusunda, dört kapı olan Şeriat kapısı, tarikat kapısı, marifet kapısı, sır ve hakikat kapılarından geçilerek Cem Evinin meydanına erişiliyor: Her kapının da kendine özgü ‘On’ar makamı var. Bu makamları birer birer çıkarak en son hakikat kapısına varılır, yani insan-ı kâmil olma kapısı. Alevilikte önemli öğretiler: “Eline, beline, diline sahip ol.” İşine sahip ol, açlığına sahip ol. En büyüğü de Nefsine hâkim olmak.

İçeride 800 yıl öncesinin manevi atmosferi ve çok zeki bir mimarisi size karşılıyor. Cem Evinin tavanını, hiçbir metal çivi kullanılmadan birbirine geçirilmiş devasa ağaç direkleri taşıyor. 7 adet ana direk. Alevi-Bektaşi inancındaki “Yedi Ulu Ozan”ı ve tasavvuftaki “Yediler” makamını simgeliyor. Direklerin üzerinde ahşap kirişlerin üst üste kareler oluşturacak şekilde daralarak yükseldiğini görüyorsunuz. Yaklaşık 100-120 metrekare genişliğinde olan yapı, “Yedi kat göğü” temsil eden mingi sistemi denilen özel bir teknikle inşa edilmiş.

Selçuklu mimari tarzının örneklerini barındıran Cem Evinin tüm ağaç aksamı, rivayete göre tek bir kiraz ağacından yapıldı, o ağacın gövdesi de Cem Evinin içinde hala ayakta. Üzerinde “kırlangıç yapı” adı verilen, gökkuşağından esinlenen yedi katlı kubbe sistemiyle dikkat çeken Büyükocak Cem Evi, Anadolu’nun kadim inanç kültürünü yaşatan tarihi bir simgesi. Orta Asya’dan Anadolu’ya taşınan bu mimari tekniğe Kırlangıç Tavan veya Tütekli Çatı deniyormuş.
Bu teknik, hem depreme karşı inanılmaz bir esneklik ve dayanıklılık sağlıyormuş, hem de tam ortasındaki tepe penceresi sayesinde içeride yakılan odun ve çıraların dumanını tahliye ederken gün ışığını doğrudan meydana odaklıyor. Cem Evinde içeride yakılan odun ateşinin isi ve kokusu, yapının odun direkleri ve tavan ahşaplarına zarar verecek kurt ve böceklerden korumuş.

İşte bu sayede asırlardır tek bir çürüme olmadan yapı ayakta. Bu arada Cem Evinin kapısı kasıtlı olarak çok alçak yapılmış. İçeri giren herkes başını eğerek girmek zorunda. Bu durum, ibadethaneye girerken kibri, gururu dışarıda bırakmayı ve insanoğlunun birlik karşısındaki tevazusunu simgeliyor. Kapıdan asla Cem Evi’ne arkanızı dönerek çıkmıyorsunuz ve eşiklere basmıyorsunuz. Birliğe saygıdan geri geri yavaş adımlarla çıkıyorsunuz.

Zamanın Ötesinden Gelen İzler: Onar Kaya Mezarları
Köyün alt kısmında ve çevresindeki dik kalker kayalıklarda yer alan Kaya Mezarları ve Mağaralar, Onar Köyü’nün tarihinin yaklaşık 1800-2000 yıl öncesinde Roma ve Geç Bizans Dönemi’ne dayandığını kanıtlıyor. Köyün vadilerinde irili ufaklı 20’ye yakın kaya mezarı ve yeraltı odası var. Tamamen insan eliyle, yumuşak kalker kayalar oyularak odalar haline getirilmiş bu yapıların bir kısmı antik dönemde bölgede yaşayan soyluların ve din adamlarının gömüldüğü aile mezarları yani nekropol olarak kullanılmış. İç kısımlarında ölülerin yatırıldığı arkosolyum isimli nişler ve taş sedirler yer alıyor. Hristiyanlığın ilk dönemlerindeyse, Roma baskısından kaçan ilk inananlar, bu gizli kaya odalarını ve mağaraları hem birer gizli ibadethane hem de sığınak olarak kullanmışlar. Bazı mağaraların içinde erken döneme ait fresk kalıntıları ve tünel sistemi var.
İşin en büyüleyici kısmıysa; yüzyıllar önce Hristiyan sığınakları ve mezarları olan bu vadiler, 13. yüzyılda Şeyh Hasan Onar ve dervişlerinin gelmesiyle bu kez bir Türkmen kültürünün, tasavvufun vatanı olmuş. Onar, inançların sığınağı olmaya devam etmiş.
Onar Köyü’ne ulaştığınızda, zaman ikiye ayrılıyor. Bir yanda vadideki dik kayalıklara oyulmuş, Roma döneminin izlerini taşıyan 2000 yıllık gizemli kaya mezarları; diğer yanda ise Anadolu’nun ilk inanç merkezi olan, 800 yıldır çivisiz ahşap direkleri ve kırlangıç tavanıyla zamana direnen Büyük Ocak Cem Evi… Onar’da adeta tarihi ve manevi huzuru soluyorsunuz.

Kemaliye’nin Dut Köyü: Ergü
En önemli Kemaliye dut köylerinden birisi olan Ergü, coğrafyanın zorluğunu ve Kemaliye’lilerin insan üstü azmini gözler önüne sermek için birebir, çünkü dutun arkasında, coğrafyanın acımasızlığına karşı geliştirilmiş çok enteresan bir toplumsal hafıza ve yaşam mücadelesi saklı.
Ergü Köyü, Fırat (Karasu) nehir yatağının tam 500 metre yukarısındaki dik bir yamaçta kurulu. Köyün evleri yukarıda, en verimli ve güneş alan devasa dut bahçeleri ise nehir kıyısındaki aşağı vadide. Ergülüler, yüzyıllar boyunca her gün hasat zamanı şafak sökmeden o dik patikalardan yürüyerek 500 metre aşağıya, Fırat’ın kenarına inmiş. Akşama kadar dev dut ağaçlarını silkeleyip, toplamış, ve akşam üzeri de o dik dağ yamacı, sırtlarında kilolarca ağırlıktaki hasat ettikleri dut küfeleriyle tırmanarak köye geri çıkmışlar. Bu adeta her gün bir gökdelenin merdivenlerini sırtında yükle tırmanmaya benziyor. Ergü’de yiyeceğiniz tek bir kuru dutun arkasında, işte bu akıl almaz insan emeği ve tabanlara kuvvet gücü yatıyor.
İşte çok büyük bir emek ve azmin ürün olan dutları haşerattan korumak ve tertemiz kurutmak çok önemli. Aşağı vadide hava çok nemli ve sıcaktır; dut orda kurutulursa böceklenir ve kararır. Ergü’deki evlerin en belirleyici mimari özelliği, tepelerindeki geniş, düz ve taş döşeli dam teraslar. Yukarıda, Munzur’un kuru esintisini alan bu yüksek damlarda dutlar tertemiz, haşerattan uzak ve bembeyaz olacak şekilde kurtulur. Kemaliye’nin en kaliteli, en tatlı beyaz dut kurusu bu yüzden Ergü’den çıkar. Bu damlar aynı zamanda yaz aylarında köy halkının yatak odası olmuş. Gurbetten gelenler, nemden uzak bu esintili damlarda, geceleri hiçbir ışık kirliliği olmadan Samanyolu galaksisini izleyerek ‘gökbüyüsü’yle uyumuşlar.
Ergü Köyü, gurbetçilikten en çok etkilenen köylerden birisi. Bu sebeple kadınlar arasında gizli bir dayanışma olarak imece ve mani kültürü gelişmiş. Erkekler İstanbul’a ticarete veya çalışmaya gittiğinde, o devasa dut hasadı ve zorlu köy hayatı tamamen kadınların omuzlarına kalmış. Ergü’nün dik patikalarında kadınlar dut küfelerini taşırken ritim tutmak, yorgunluğu unutmak ve gurbetteki eşlerine seslenmek için muazzam bir mani kültürü geliştirmişler. Kemaliye Mani Yolu’ndaki pek çok sitemkar ve dokunaklı maninin kaynağı, Ergü’nün o çileli yollarında yürüyen kadınların yüreğinden dökülmüş.
Ergü’de dut o kadar çok ve çok kıymetli ki (1 teneke dut 5 teneke buğdaya bedel), bir tanesinin bile ziyan olmasına izin verilmezmiş. Kurutulan dutların en ufağı, hafif kusurlu olanları bile çok özel bir yöntemle değerlendirilirmiş. Köydeki evlerde, kuruyan sert dutlar özel taş el değirmenlerinde çekilerek un haline getirilirmiş. “Dut Unu” denilen bu malzeme, kışın dondurucu soğuklarda çocuklara yedirilen, çayların yanına şeker yerine konulan muazzam bir kışlık azık olmuş. Aynı bahsettiğim Lök tatlısının da ham maddesi bu Dut Unu.
Ergü Köyü’ne geldiğinizde, avucunuza aldığınız o bembeyaz kuru dutlara iyi bakın. Onlar sadece bir meyve değil; Ergü insanının her gün Fırat nehrine 500 metre diklemesine inip, sırtında küfelerle dağa tırmanarak kazandığı bir azim anıtı, geceleri yıldızlar altında damlarda kurutulmuş birer doğa mucizesi.
Kemaliye’nin Giriş Kapısı: Başpınar Köyü
Eski bir bucak köyü olan Başpınar, Kemaliye vadisinin giriş kapısı. Mimarisi tüm Kemaliye tepe köylerindeki ahşap ağırlıklı sivil Eğin mimarisinden çok farklı. Evlerin çatıya kadar olan tüm duvarları 300-500 yıllık devasa taş işçilikleriyle örülmüş. Eski adıyla Başvartenis, Kemaliye’nin sadece coğrafi olarak değil, mimari ve sosyo-ekonomik olarak da en sıra dışı, en heybetli köylerinden birisi.
Kemaliye’nin genelinde evler taş zemin üzerine 3-4 kat ahşap (hımış) olarak yükselirken, Başpınar’da çatıya kadar bütünüyle kesme taş ve moloz taş kullanılmış. Bunun ana nedeni, vadi tabanının genişlediği ve dağ rüzgarlarının en sert kesiştiği “giriş kapısı” konumundaki Başpınar’ı amansız hava koşullarından koruma altına alma. Ahşap binalar bu koridor etkisindeki sert rüzgarlara ve kışın biriken devasa kar kütlelerine karşı dayanıksız kalacağı için, Başpınarlılar adeta birer kale gibi sarsılmaz evler inşa etmişler. 300-500 yıllık bu taş duvarların kalınlığı bazen 1 metreyi buluyor; bu da evi kışın dondurucu soğuktan, yazın ise kavurucu sıcaktan koruyan doğal bir yalıtım sağlıyor. işte bu yüzden Başpınar, geçmişte çevre bölgenin en ünlü taş ustalarını yetiştiren bir merkeze dönüşmüş. Köy halkı, taşın dilinden o kadar iyi anlıyormuş ki, ahşaba ihtiyaç duymadan, harç olarak kireç, yumurta akı ve saman karışımları kullanarak bu devasa kütleleri çatıya kadar birbirine kilitleyebiliyorlarmuş.
Başpınar sıradan bir köy değil, yakın tarihe kadar çevresindeki onlarca köyün bağlı olduğu bir Bucak merkeziymiş. Fırat’ın Koruyucusu, giriş kapısı olması sebebiyle, Kemaliye’ye Malatya ve güney yönünden gelen tüm kervanlar, tüccarlar ve yolcular önce Başpınar’dan geçmek, burada soluklanmak zorundaymış. Bu durum köyü hem çok zenginleştirmiş hem de çok güçlü bir idari Merkez haline getirmiş. Bu idari güç, köyün mimarisine ve sosyal yapısına da yansımış. Köyün içinde sadece konaklar değil; eski karakol binası, büyük bir han, tarihi dükkanlar, geniş meydanlar ve ortak fırınlar yer alıyor, bir köyden çok kentsel bir mimari görüyorsunuz. Tamamen taş kaplı dar sokaklarında yürürken bir köyde değil de Orta Çağ’dan kalma gizli bir taş kasabada yürüyormuş hissine kapılıyorsunuz. Taş konakların içleri büyük şömineleri, taş nişleri ve geniş avlularıyla tıpkı dışları gibi ihtişamlı.
Köyün adı tesadüfen Başpınar değil. Dağların bağrından fışkıran çok güçlü ve gür su kaynaklarının tam üzerine kurulu. Köyün içinden geçen ve gürül gürül akan sular, taş evlerin altından veya hemen yanından süzülerek Fırat’a ulaşıyor. Başpınarlılar bu suları dâhice kanallarla evlerin içindeki “soğukluk” bölümlerine akıtmış, böylece yaz aylarında yiyeceklerini saklayabilecekleri doğal buzdolapları (mahzenler) oluşturmuşlar.
Kemaliye vadisine girerken sizi ilk önce bir muhafız gibi Başpınar Köyü karşılar. Burada, Eğin’in o bildik ahşap cepheli evleri yerini, çatıya kadar devasa kesme taşlarla örülmüş 500 yıllık heybetli kale-konaklara bırakır. Sert rüzgarlara meydan okuyan bu taş deha, eski bir bucak merkezinin gücünü ve taş ustalarının asırlık zanaatını günümüze taşıyan görkemli bir giriş kapısı.

Tarihi Ermeni Kilise Kalıntılarıyla Esertepe (Şırzı) Köyü
Esertepe, tarihi kilise kalıntılarıyla, Kemaliye’nin çok etnik yapılı, zengin toplumsal tarihini ve çok kültürlü yaşamını belgeleyen sessiz bir tanık.
Esertepe Köyü, eski adıyla Şırzı, Kemaliye’nin Fırat Nehri’ne tepeden bakan, vadiye hakim en stratejik ve tarihî köylerinden birisi. Burası, yüzyıllar boyunca Türklerin ve Ermenilerin sadece yan yana değil, ortak bir kültür üreterek, ticaret ve zanaatı paylaşarak iç içe yaşadığı muazzam bir mikro-kozmos.
Eskiden Şırzı, konumu gereği Kemaliye havzasındaki diğer köylerden biraz daha farklı bir öneme sahipmiş. Dağların arasında, dış dünyaya açılan bir kapı ve geçiş güzergahı olması, burayı canlı bir ticaret merkezi haline getirmiş. 19. yüzyıl ve 20. yüzyılın başlarına ait Osmanlı nüfus kayıtlarına bakıldığında, Şırzı’da hatrı sayılır bir Ermeni nüfusu ile Müslüman Türk nüfusunun bir arada yaşadığı görülüyor. Kemaliye’nin genelinde olduğu gibi, Şırzı’da da Ermeni halk daha çok ticaret, demircilik, taş işçiliği, ipekçilik ve kuyumculuk gibi zanaatlarla uğraşırken; Türk halkı tarım, bağcılık ve hayvancılık yapıyormuş. Birbirini tamamlayan bu iki topluluk, köyün ekonomisini inanılmaz derecede canlandırmış. Hatta köydeki tarihi evlerin inşasında her iki kültürün de estetik anlayışı birleşmiş.
Şırzı’da Ermeni inanç özgürlüğünün en büyük kanıtı, halk arasında Şırzı Kilisesi veya Esertepe Kilisesi olarak bilinen yapı. Kilise, Kemaliye’nin o meşhur, doğaya meydan okuyan taş işçiliğinin en güzel dini mimari örneklerinden birisi. Bölgedeki sivil mimaride kullanılan yerel kesme taşlar, kilisenin devasa duvarlarında ve tonozlarında da kendini gösteriyor. Yapı, Doğu Hristiyan Ermeni kilise mimarisinin tipik özelliklerini taşıyor; kalın dış duvarlar, içeriye loş ve ruhani bir hava veren dar pencereler ve merkezi kubbeyi taşıyan iç kemerler… Ancak zamana, neme ve gurbetçiliğin getirdiği tenhalığa yenik düşen kilise, günümüze ne yazık ki büyük ölçüde harabe ve kalıntı şeklinde ulaşmış. Ancak ayakta kalan devasa duvarları, kemer kavisleri ve kapı söveleri, buranın bir zamanlar ne kadar ihtişamlı bir ibadethane olduğunu gözler önüne seriyor.
Şırzı Kilisesi’ni gezerken en çok dikkat çeken şey, hemen yakınında yükselen köy camisinin minaresi. Yüzyıllar boyunca bu köyde kilisenin çan sesiyle, caminin ezan sesi birbirine karışmış. İki ibadethanenin yan yanalığı, Kemaliye’nin o kadim “omuz omuza yaşama” felsefesinin en net fotoğrafı. Köydeki Ermeni nüfus tamamen ayrılmış, geriye onlardan miras kalan taş yapılar, bağ yolları ve bu tarihi kilise kalmış.
Esertepe (Şırzı) Köyü’ne ulaştığınızda, Kemaliye’nin çok kültürlü geçmişi adeta ete kemiğe bürünüyor. Köyün bir ucunda yükselen cami minaresi ile diğer ucunda zamana direnen tarihi Ermeni Kilisesi’nin taş kalıntıları, yüzyıllar boyunca bu dağların yamacında çan ve ezan seslerinin nasıl bir arada, huzurla yankılandığının sessiz ama en asil şahidi.

Bağıştaş Köyü ve Divriği Arası Doğu Ekspresi Tren Yolculuğu
Kemaliye’ye 20 km mesafedeki Bağıştaş köyü, yanındaki baraj gölü, üzerindeki heybetli köprü ve içinden geçen demiryolu hatları ile .ok fotojenik bir durak Doğu Ekspresi’nin de duraklarından biri olan bu köy, eski zamanlarda bölgenin “kumar ve eğlence merkezi” olarak bilinirmiş (detayları köylülerden dinlemek gerek). Biz de buradan Doğu Ekspresi’ne binip, dere kenarından kıvrıla kıvrıla komşu ilçe Divriği’ye doğru masalsı bir yolculuğa çıktık.
Bu tren yolculuğu, sadece coğrafi bir yer değiştirme değil; adeta endüstri tarihiyle vahşi doğanın, insan trajedileriyle mühendislik dehasının iç içe geçtiği epik bir serüven.
Köylülerin kuşaktan kuşağa aktardığı Kumar ve Eğlence Merkezi şöhreti, aslında 1930’lu ve 1940’lı yıllardaki devasa demir yolu inşaatına dayanıyor. Cumhuriyet’in ilk yıllarında Sivas-Erzurum demir yolu hattı yapılırken, Bağıştaş çetin coğrafyası nedeniyle en büyük tünel ve köprü şantiyelerinden biri haline gelmiş. Buraya Türkiye’nin dört bir yanından binlerce işçi, taş ustası, mühendis ve teknisyen akın etmiş. Dağ başında, zorlu koşullarda çalışan ve ceplerinde hatrı sayılır paralar olan bu binlerce erkek işçi için Bağıştaş şantiyeleri bir anda geceleri eğlencelerin düzenlendiği, paraların döndüğü, o dönemin şartlarında kumar masalarının kurulduğu geçici bir “vahşi batı kasabasına” dönüşmüş. İşçilerin paralarını harcadığı, dönemin seyyar eğlence kültürünün uğrak yeri olan bu hareketlilik, hafızalarda köye dair esprili bir “kumar ve eğlence merkezi” efsanesi bırakmış.
Bağıştaş Demir Yolu Köprüsü’nün hikayesi de enteresan: Aslında hat ilk yapıldığında trenler nehir yatağına çok yakın gidiyormuş. Ancak Keban Barajı yapılıp sular yükselince, eski raylar ve eski köyün bir kısmı sular altında kalmış. Devlet, tren hattını kurtarmak için vadinin üzerine devasa ayakları olan Bağıştaş Demir Yolu Köprüsü’nü inşa etmiş.
Bugün fiyortları andıran baraj gölünün turkuaz suları, kanyonun kahverengi dik kayalıkları ve bu suların üzerinden süzülen kırmızı-beyaz Doğu Ekspresi lokomotifi, Türkiye’de bir treni fotoğraflayabileceğiniz en güzel noktalardan birisi.
Bağıştaş İstasyonu’ndan Doğu Ekspresi’ne binip, Divriği’ye 1 saat süren kanyon geçişi, gerçekten çok epik bir tren yolu rotası. Kanyon ve nehir boyunca enfes manzaralar insanı büyülüyor. Treny yolunun yapım hikayesi de çok etkileyici ve yine bir azim zaferi. Tren istasyondan hareket ettikten hemen sonra Karanlık Kanyon’un devamı olan devasa Çaltı Çayı Vadisi’ne giriyor tren. Bu hat boyunca tren onlarca tünelden geçiyor. Yolculuk yaparken trenin altındaki dik uçurumlar insanın dikkatini çekiyor? 1930’larda, hiçbir iş makinesinin giremediği bu dik kanyon duvarlarına ray döşeyebilmek için işçiler bellerine halat bağlayarak yukarıdaki kayalardan aşağı sarkmışlar, ellerinde çekiç ve murçlarla rayların oturacağı o daracık setleri oymuşlar. Yani bu hat insanın alın teri ve azmiyle döşenmiş. Tren ilerledikçe Fırat Nehri’nin yerini coşkuyla akan Çaltı Çayı alıyor. Sarp, çıplak ve devasa kayalıklar trene o kadar yakın ki, pencereden elinizi uzatsanız asırlık kanyon duvarlarına dokunacakmış gibi hissediyorsunuz. Tren kıvrıla kıvrıla kanyondan çıkıp düzlüğe ulaştığında Sivas’ın Divriği ilçesine ulaşıyorsunuz. İstasyonda inip tepedeki Divriği’ye çıktığınızda ise sizi Anadolu’nun Elhamrası, UNESCO Dünya Miras Listesi’ndeki muazzam Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası karşılıyor. (Divriği ve Sivas hakkında ayrıca bir yazı hazırlıyorum.)
Bağıştaş İstasyonu’nda Doğu Ekspresi’ne binmek, sadece bir trene binmek değil, zamanda ve doğanın kalbinde bir yolculuğa çıkmaktır. Tren hareket edip de Keban’ın turkuaz sularını geride bırakarak Karanlık Kanyon’un dik kayalıklarına daldığında, pencerelerden içeri giren serin kanyon havasıyla büyülenirsiniz. İşçilerin bellerine halat bağlayarak oyduğu o tünellerden geçip Divriği’ye ulaştığınızda, bu yolculuğun neden Türkiye’nin en masalsı rotası olduğunu tüm benliğinizle anlarsınız.
Kemaliye’ye gelene kadar neler yaşadık?
Türkiye’nin en büyük alabalık üreticisi olan Elazığ’a indik, Harput Kalesini gördük.
Feribot ile Keban Gölünü geçip Tunceli’nin Pertek beldesine geldik, Mekan isimli kafede güzel bir köy kahvaltısı ardından 1515’ten kalma Çelebi Ağa Camiisini gezdik.
Ardından Tunceli merkeze gidip Tunceli Müzesi’sini gezdik. Müzede en çok bizi geçici bir sergi etkiledi: Munzur Üniversitesi Geri Dönüşüm Atölyesi Kavramsal Sanat Sergisi.
İlk defa gördüğümüz, Ovacık dağlarında yetişen sebze Işkın’ın eriksi ve limoni tadı bizi şaşırttı.
Nehir kenarında Ana Fatma’da çıra yakıp adak adadık
Halvori Gözeleri’ni gördük. (su kaynak ve pınarlarına göze deniyor, bu yörede her yerde göze var, çünkü dağlardan, yollardan, toprak altından, her yerden sular fışkırıyor)
Ovacık yaylasında Munzur Dağlarına nazır kuru fasulye yedik, sarı papatyalar, yemyeşil çimenler üzerinde yürüyüş yaptık.
Munzur gözelerini gezdik. Arkada karlı Munzur dağları, yamaçlarda inekler otluyor, vadide nehir akıyor ve yamaçlarda her yerden pınarlar fışkırıyor, büyülü bir doğa.
Ovacık- askeri üs Hozat arası inişli çıkışlı yollardan geçtik, 2050 metreye kadar çıkıp indik. Yabani kavak ağaçlarının en fazla olduğu bu bölgede manzaralar muhteşemdi.
Çemişgezek’te Artuklular döneminde kayalara oyulmuş mağaraları gördük. Öyle gelişmiş yapılar ki bu mağaralar, kayanın içine hem 3 kat yaşam alanı oyulmuş, hem su sarnıcı yapılmış, hem de ışık için ufak pencereler inşaa etmişler.
Şansımıza 7 üyeli bir dağ keçisi ailesine denk geldik ve uzun uzun onları seyrettik.
Ardından Başpınar’dan Kemaliye’ye giriş yaptık…
Elazığ Yöresi Bağcılık, Şaraplar ve Butik Konaklama
Elazığ bölgesine özgü Öküzgözü üzümü, bölgenin dünya şaraplarına yaptığı değerli bir katkı
Anavatanı Elazığ ve çevresi olan Öküzgözü ise, binlerce yıldır bu kadim topraklarda var oluş mücadelesi veren canlı rengi, aromatik yapısı ve asiditesi ile damakları fetheden bir üzüm.
Kuzeybağ Öküzgözü üzümünü yerinde işleyen ve monosepaj kırmızı ve rose şarap sunan bir aile şaraphanesi. Eskibağlar da öküzgözü üzümünü işleyen, hem monosepaj kırmızı, hem de boğazkere iler birlikte blend olarak sunan bir şaraphane. Kayra Alpagut Öküzgözü, Elazığ bölgesinin Alpagut bağlarında yetiştirilen üzümlerden elde edilen bir şarap.
Elazığ’a özgü bir üzüm olan Kösetevek, Öküzgözü’nün doğal olarak değişime uğramış bir klonu olarak kabul ediliyor. Kuzeybağ Şarapları, hem Kösetevek hem de Öküzgözü yetiştiren ve işleyen bir bağevi. Şimdilik, yalnızca Kuzeybağ, Monosepaj Kösetevek şarabını üretiyor.
Kuzeybağ Şarapçılık
Elazığ’ın koruk köyü’nde, 1000 metre rakımlı killi ve kireç taşlı toprak yapısına sahip 35 yaşını aşkın bağlarda yetişen yerel kösetevek ve öküzgözü üzümleriyle üretilen monosepaj harika şaraplar. 3 nesildir devam eden bağcılık ve şarap sevdası, kadim bir bağcılık ve şarap üretim bölgesi olan Koruk Köyü’nde başlamış. İlk kez ticari olarak Kuzeybağ tarafından işlenen Kösetevek, adını domurları yani iki tevek (yaprak) arasındaki mesafenin köseliğinden (kısa) alıyor. Yeryüzündeki az sayıda tentüre (eti renkli) üzümden birisi. Bağda Öküzgözü ile karma bulunduğundan yıllarca Öküzgözü olarak işlenmiş. Kuzeybağ, bu bölgedeki kadim bağcılık öğretisi ile bu üzümü ayrı olarak yetiştirip, toplayıp, işliyor. Öküzgözü üzümleri, sabaha karşı elle hasat ediliyor, bağın yanı başındaki şaraphanede işleniyor. Minimum önolojik dokunuşla aroma yapısı yoğun, gövdeli ve uzun bitişli, anavatanının özelliklerini yansıtan bir kırmızı şarap elde ediliyor. Ayrıca Öküzgözünden rose şarap ta üretiliyor.
Eskibağlar Butik Oteli
Elazığlı iş insanı Fırat Aral, memleketine dönüp, Sivrice ilçesindeki Kürk köyünün Eskibağlar mevkiinde, şaraplık üzüm yetiştiriciliğine uygun araziler alıp, önce öküzgözü ve boğazkere üzümleri yetiştirip, işlemeye başlamış. 2009 yılından beri faaliyet gösteren şaraphanesinin ardından üzüm bağlarının yanı başında, muhteşem manzaralara nazır, doğayla baş başa bir konaklama deneyimi sunacak 13 odalı, hamam, havuz ve restoran hizmeti veren de huzurlu bir butik otel açmış.
Kemaliye hakkında daha detaylı bilgi için T.C. Kemaliye Kaymakamlığı – Genel Bilgiler Kemaliye
Zeynep Atılgan Boneval
Altın Madeni ve Nehre Karışan Siyanür
Şaibeli bir altın madeni vakası, açgözlülüğün yöreye sızdığının göstergesi. Iğıt ilçesinde çok yüksek oranda ve tonajda altın vardı Kanadalı bir şirket tarafından işletiliyordu maden. 2024’teki maden kazasında 9 kişi öldü. Birikmiş maden posası toprak kayması ile nehre çöktü, ve Fırat’a siyanür karıştı. Bu sebeple maden kapandı. Ancak ardından çeşitli rüşvetler ile raporlarla oynandı muhalif sesler susturuldu. Ardından da maden çok ucuza Cengiz Holding’e satıldı.
