KAZ DAĞLARI İZLENİMLERİ, ROTALARI VE EFSANELERİ

 

Dünyanın en yüksek oksijen oranı sıralamasında Kaz Dağları bölgesinin 2. olduğunu biliyor muydunuz?

Türkiye’nin kuzeybatısında, Biga Yarımadasında, Edremit’in kuzeyinde yer alan Kaz Dağları, havası ve suyunun temizliği, toprağının bereketi ile yüzlerce yıldır birçok farklı medeniyet için kutsal sayılmış.

 

Tepelerinden nefes kesen deniz ve doğa manzarlarına, vadilerinde yemyeşil ormanlara, sahillerinde tertemiz, berrak masmavi bir denize, köyleri ve kasabalarında doğa ile iç içe huzurlu sakin bir yaşama, antik kentlerinde engin bir tarihe, zengin mitolojisi ile coşkulu hikayelere ev sahipliği yapan Kaz Dağları, insana büyük bir zindelik, dinginlik, arınma ve iç huzuru aşılayan gerçek bir doğa harikası. 

 

 

Antik ismi ile adıyla İda Dağları olarak anılan Kazdağları, mitleri, efsane ve hikayeleri ile Antik Yunan mitolojisinde gerçekten çok önemli bir yer tutmuş. Hatta tarihe damgasını vurmuş meşhur Truva Atı, dünyada sadece bu bölgede yetişen Kazdağları Göknar ağacı ile yapılmış. Kaz Dağlarında, Truva, Pers, Atina, Roma, Selçuklu ve Osmanlı gibi birçok önemli medeniyetin izlerini bulabiliyorsunuz. 

Kuzeyinde Marmara Denizi, batı ve güneyinde Ege Denizi’yle çevrelenmiş yarımadada yer alan Kazdağları, UNESCO tarafından dünyadaki sayılı biyosfer alanlarından birisi sayılıyor. 

Kaz Dağlarının 21.452 hektarlık alanı, 1993’den beri milli park. İnsan eli değmeden doğanın kendi kendini yeşertmesi ve yenilemesi sonucu, 31’i sadece Kazdağı’na özgü 800 bitki çeşidine, çiçeklere, ağaçlara ve vaşak, karaca, geyik, kartal, domuz, ayı gibi hayvan topluluklarına ev sahipliği yapan bu yemyeşil bölge, dünyada en çok endemik bitki barındıran ve oksijen bakımından en zengin ikinci bölge.

Peki neden Kaz Dağları oksijen yoğunluğu açısından dünyada 2. bölge?

Sadece Kazdağı’na özgü Kazdağı Göknarı, Meşe, Gürgen, Kestane, Kızılçam, Palamut Meşesi, Karaçam, Dişbudak ağaçlarının ve zeytinliklerin oluşturduğu ormanların ve bitki örtüsünün genç olması ve güneşi daha yoğun alan güney yönüne bakması, fotosentezi arttırarak çok yoğun oksijen üretilmesini sağlıyormuş. 

 

Benim gibi bitki, meyve ve aromaterapi meraklısı iseniz yabani sarmısak, sarıkız çayı, civan perçemi, sumak, tespih ağacı, kuşburnu, güvem (yaban mersini) böğürtlen, adaçayı, salep, dağ çileği, nane, oğul otu, siklamen, Japon elması (yabani kızılcık), yaban armudu, yabani kavak, gümüş yaprak gibi çok az yerde rastlayabileceğiniz bitkiler Kaz Dağlarında karşınıza çıkıyor.

Biz Dereçatı mevkiinde 10 kilometrelik nefis bir yürüyüş yaptık. Rotamızda Ağlayan Çam, Şahinderesi Kanyonu Seyir Noktası, Dereçatı, Cennet Göleti vardı. Ağlayan Çam 1945 lerde etrafındaki tüm orman yanıyor ve bir tek bu çam ağacı ayakta kalıyor, giden kardeşleri için ağladığı düşünülerek ismini Ağlayan Çam koymuş köylüler. Şimdi etrafı daha genç çamlar ile çevrili. Bu heybetli ağacın 350 yıllık olduğuna inanılıyor ve gerçekten bu dev ağaç ‘yaşam ağacı’ gibi hissettiriyor. Şahinderesi Kanyonu Seyir Noktasında enfes manzaralar bizi karşıladı. Ayaklarımızın altında sağlı sollu derinliklere inerek uzanan kanyonun nefes kesen manzarasına nazır bir piknik yaptık, ve de kartalların çiflteşme uçuşunu izledik. Yürüyüşümüzün kanyona girdikten sonraki bölümünde sıkça karşımıza çıkan meşe ağaçlarının kuzeye bakan gövdeleri ve dalları yeşil yosunlar ile kaplanmıştı. Sanki sakallı bilge ağaçlarla çevrili büyülü bir ormana girmişiz gibi hissettik. Yosunlar havanın temizliği ve oksijenin bolluğunun göstergesi. Ve yürüyüşümüzün sonunda ulaştığımız Cennet göleti gerçekten isminin hakkını veren bir gölet. Dere boyunca biraz yürüyüp, üç koldan akan alçak bir şelalenin önünde oluşmuş gölet, güneş ışığı ile suda ağaçların, bitkilerin yansıması ile efsunlu bir atmosfer sundu bize. (Kaz Dağları Milli Parkı ve yürüyüş parkurları hakkında daha detaylı bilgi için www.yolculukterapisi.com/kazdagidogaaktiviteleri yazımızı okuyabilirsiniz.)

Ne şanslı ki, Milli Parklar Genel Müdürlüğü onaylı rehberleri eşliğinde kontrollü bir şekilde ziyaret edilen Kazdağları Milli Parkı, tepeleri, flora ve faunası sıkı koruma altında.  İzinsiz girmek, yürümek, piknik yapmak, avlanmak yasak, bitki türlerini toplamak yasak ve doğanın kendi haline bırakılması çok mutluluk verici.

KAZ DAĞLARININ ÜSTÜ ALTINDAN DEĞERLİ

2019’da öğrendiğimiz bir haber bizi ve tüm ülkemizdeki doğa dostlarını kedere boğmuştu. Kaz Dağları derinliklerinde dünyanın sayılı altın madenlerinden birisi bulunduğu için, maden uğruna ormaların kesildiğini ve kesilmeye devam edeceği ortaya çıkmıştı. Bu doğal güzellikleri kaybetmek istemeyen birçok doğa aşığı, ‘Kaz Dağlarının üstü altından değerlidir’ diyerek tepki gösterdik ve şimdilik Kirazlı mevkiinde ihale durduruldu. Ancak Havran mevkiindeki altın madeni aramaları devam ediyormuş. Altın arayışı sırasında hem ormanlar kesiliyor, hem de kullanılan siyanür toprağı zehirliyor ve suya karışarak su kaynaklarını ve doğal yaşamı zehirliyor.

İnsan eliyle yerine yenisinin konamayacağı bu doğa harikasının zarar görmemesi için elimizden geleni yapmaya devam edeceğiz. 

 

KAZ DAĞLARI ROTALARI

  • Kaz Dağları Tarihi Köyleri ve Lezzet Durakları: Cömert ve bakir doğası, tertemiz havası, çeşit çeşit flora ve faunaya ev sahipliği yapan gür ormanları, kolayca ulaşılan pırıl pırıl denizi, restore edilmiş şiir gibi köyleri ile ile tam bir doğayla bütünleşme merkezi olan Kaz Dağları’nın keşfe değer kültür karması köyleri ve lezzet duraklarını sizin için derledik: www.yolculukterapisi.com/kazdagikoyverestoranlari
  • Kaz Dağları Milli Parkı Doğa ve Ekoloji Aktiviteleri: Ağaçların ve bitkilerin arasında vadilerde, nefis manzaralara nazır tepelerde, rüzgârın, yaprakların, derelerin, şelalelerin sesini, kuş cıvıltılarını dinleyerek, temiz havayı içinize çekerek yürümek, tırmanmak, bisiklete binmek, pırıl pırıl sulara kendinizi bırakmak, soğuk su kaynaklarından kana kana su içmek, ağaçlara sarılmak, antik kentler, yörük köyleri, doğa ile içiçe yaşayan kasabalar keşfetmek isteyenler, tamamen doğal ve organik lezzetlerin tadına varmak, ekolojik yaşamın bir parçası olmak isteyenler için Kaz Dağları bir cevher.  Kaz Dağları Milli Parkı Doğa ve Ekoloji Aktiviteleri için www.yolculukterapisi.com/kazdagidogaaktiviteleri yazımızı okuyabilirsiniz.
  • Kaz Dağları Otelleri: Kaz Dağları civarındaki köylerde en beğendiğimiz konaklama adreslerini www.yolculukterapisi.com/kazdagiotelleri yazımızdan okuyabilirsiniz.

 

 

 

MİTOLOJİ’DE KAZ DAĞLARI – İDA EFSANELERİ

Antik Yunan mitolojisinde İda Dağları olarak geçen Kazdağlarının doğal hazineleri ve görkemi ile tarihler boyunca farklı kavimleri etkilemiş olmalıydı ki Antik Çağ mitoslarında tanrılara, efsanevi kişiliklere ve de önemli olaylara ev sahipliği yapan hikayelerde sıkça adı geçiyor. İda Dağı ününü, ünlü ozan Homeros’un İlyada Destanı sayesinde, tüm dünyaya duyurmuş. Eski Yunan Efsanesi der ki Tanrılar Tanrısı olarak bilinen Zeus da Kazdağları’nda doğmuştur ve de dünyanın ilk güzellik yarışması bu dağda gerçekleşmiştir.

Sarıkız Efsanesi ve Hasan ile Eminen müthiş aşkının geçtiği Hasanboğuldu efsanesi olan iki Türk efsanesi de bu dağlarda meydana gelmiştir.

ANTİK YUNAN EFSANELERİ

  • İda İsminin Kökeni: İda kelimesi de mitoslarda farklı kişilikler olarak karşımıza çıkan bir isim. Antik Yunan mitoslarında İdaios ve İdaia isimleri geçer. İdaia, İda’dan gelen veya İda’da yaşayan anlamına gelir. Bu adı taşıyan iki kadın kahraman var. Bunlardan ilki bir Nymphe’dir (doğa perisi) ve bu Nymphe Irmak Tanrı Skamandros’la birleşerek Teukros adında bir erkek çocuk dünyaya getirir. Mitoslarda Teukros adında iki kahramanın adı geçer. Burada önemli olan her iki kahramanın da Troia ile ilişkili olmasıdır. İdaios isminde de pek çok kişilik vardır ve bu kişilerin tümü yine Troia kraliyet ailesine aittir.
  • Paris’in Doğumu ve Büyümesi: Paris, Homeros’un İlyada Destanının özünü oluşturan Troia savaşının çıkmasına neden olan Troialı kahramandır. Paris’in babası Troia kralı Priamos, annesi Hekabe’dir. Hekabe hamiledir ve bir gece korkunç bir rüya görür. Rüyasında karnından çıkan alevler Troia surlarını yalamakta ve surlardan atlayan alevler kenti ve İda’daki ormanları yakmaktadır. Kraliçe korku içinde uyanır ve gördüklerini kocasına anlatır. Kral ve kraliçe rüyayı kâhinlere danışmaya karar verirler. Kâhinler doğacak çocuğun kentin mahvolmasına neden olacağını bildirirler. Kraliçe çocuğun öldürülmesine razı olmaz, ancak onun İda Dağı’na bırakılmasını kabul eder. Bir gün Priamos’un hizmetkarları Paris’in çobanlık yaptığı sürüden, çok sevdiği bir boğayı almaya gelirler. Boğa, Priamos’un küçük yaşta öldüğü sanılan oğlunun anısına düzenlenen cenaze töreni oyunlarında ödül olarak verilecektir. Paris çok sevdiği hayvanını geri alabilmek için şehre gelir ve bu oyunlara o da katılır. Oyunların galibi Paris olur ve boğayı kazanır. Priamos’un kızlarından bir tanesi kehanet yeteneğine sahiptir. Bu kızın adı Kassandra’dır. Kassandra Paris’i tanır ve anne ve babasını uyarır. Oğluna kavuşmanın sevinci ile Priamos ve Hekabe kehaneti bir tarafa atıp, onu saraya kabul ederek bağırlarına basarlar.
  • Paris’in Seçimi: Hekabe’nin rüyası çocuğun sağ bırakılması ile gerçek olmaya başlar ve Troia savaşının meydana gelmesindeki olaylar dönüp dolaşıp her seferinde Paris’e bağlanır. Paris dağlarda çobanlık yapmaktadır. Bu sırada Olympos’ta da bazı olaylar meydana gelmektedir. Tanrıça Thetis, Zeus tarafından bir ölümlü olan Peleus ile evlendirilir. Bu düğüne Eris yani nifak tanrıçası, kötü özellikleri nedeniyle davet edilmez. Bunu haber alan Eris, tanrılar ve tanrıçalar toplandıkları sırada aralarına, üzerinde EN GÜZELE yazan bir altın elma fırlatır. Tanrıçalardan Athena, Hera ve Aphrodite en güzelin kendisi olduğunu söyleyerek elmayı almak üzere atılırlar. Bunun üzerine Zeus Hermes’i, tanrıçaları İda Dağı’na götürmekle görevlendirir. Orada Paris’ten en güzel tanrıçayı seçip, elmayı ona vermesi istenecektir. Tanrıçalar Paris’in karşısına dizildiler. Hera Paris’e yaklaşarak kendisini seçerse ona Asya İmparatorluğunu vereceğini, Athena bilgelik ve gireceği tüm savaşlarda zafer, Aphrodite ise dünyanın en güzel kadınını vaat ederler. Paris elmayı Aphrodite’ye vererek en güzel tanrıçayı Zeus adına belirler ve böylece de dünyanın en güzel kadınını alacağı günü beklemeye koyulur. Bu mitos dünyanın en bilinen mitoslarından biridir. Konu antik dönemde olduğu kadar, günümüz ressamları tarafından da sıklıkla resmedilmiştir. Antik yazarlardan Strabon (İ.S.18/19 da eserini yazdığı düşünülür) Antandros ile ilgili bahsinde; İç kısımda Antandros bulunur bunun da yukarısında Paris’in hakemlik ettiği söylenen Aleksandreia dağı vardır der.
  • Paris’in Dünyanın En Güzel Kadını Bulması ve Kaçırması: Paris Ida Dağında çobanlık yaparken Oinone adında bir Nymphe’ye âşık olup evlenir. Ancak güzellik yarışması sırasında Aphrodite’nin verdiği söz ile aklı başında gider ve Oinone’yi terk eder. Dünyanın en güzel kadını Sparta kralı Menelaos’un karısı Helena’dır. Paris bir gemi ile denize açılıp Sparta’ya gider. Burada kral Menelaos tarafından karşılanır. Menelaos Katreus’un cenaze töreni için Girit’e gitmek zorunda olduğundan, konukların ağırlanması işini Helene’ye vererek saraydan ayrılır. Kısa sürede Helene ve Paris birbirlerine âşık olurlar. Helene Paris ile birlikte, yanına aldığı hazinelerle Troia’ya doğru yola çıkar. Bu olayın ardından karısı kaçırılan (veya kaçan) Sparta kralı Menelaos, ağabeyi Agamemnon başkanlığında tüm Akha krallarını toplar ve onları Troia’ya saldırmak ve Helene’yi geri almak için ikna ederler. Böylece tüm Akha ordusu gemileri ile toplanırlar ve Troia’ya doğru sefere çıkarlar. 10 yıl süren savaşın ardından da Troia düşer yani kehanet gerçekleşir ve Paris kentin mahvına neden olur.
  • Ankhises ve Aphrodite: Ankhises, Troia savaşının ardından Antandros’da gemilerini yaparak oradan denize açılan ve Roma’yı kurduğuna inanılan kahraman Aineias’ın babasıdır. Tanrıça Aphrodite, İda dağı yamaçlarında sürülerini otlatan Aghises’i görür ve âşık olur. Aghises ile Aphrodite’nin birlikteliğinden Troia’lı kahraman Aineias dünya’ya gelir. Homeros, “Dardanie’lilerin başında Aineias var, Ankhises’in oğlu, tanrısal Aphrodite doğurdu onu Ankhises’ten; bakmadı tanrıçalığına, birleşti İda Dağı eteklerinde bir ölümlüyle” diye anlatır bu hikâyeyi İlyada’da (II, 819 vd.).
  • Aeneas Destanı: Aeneas, Tanrıça Aphrodite ve Troialı soylu Ankhises’in oğludur. Vergilius’un Aeneis yani Aineias destanı Troia’nın düşmesinin ardından, kahramanın Antandros’da gemilerini yaptıktan sonra beraberindeki savaştan kurtulanlarla birlikte denize açılıp İtalya’ya yerleşerek Roma İmparatorluğu’na temel olacak yeni bir yurt kurmasını anlatır. İlyada Destanı Hektor’un ölümü ile son bulur. Troia savaşı sonrası olayların büyük kısmı Vergilius’un Aineias Destanında (Aeneis) anlatılmıştır. Aineias Yunanlılar Troia’yı alt üst ederlerken, kentin sonunun geldiğini anlar, sırtına yaşlı babası Ankhises’i, koluna oğlu Askanios’u alarak şehri terk eder. Troia’dan İda’ya çekilerek sağ kalan ve çevreye dağılmış bulunan Troialılar’ı toplayarak Antandros’da gemilerini yaptıktan sonra yurdundan ayrılır.
  • Apollon ve Poseidon’un Cezası: Hera, Apollon, Athena ve Poseidon Zeus’u zincire vurmak isterler. Bu hazırlık başarısızlıkla sonuçlanır. Zeus, Poseidon ve Apollon’u Troia Kralı Laomedon’un hizmetinde çalışmakla cezalandırır. Poseidon Troia surlarının yapımında çalışırken, Apollon da İda Dağı’nda kral Laomedon’un sürülerini otlatır.
  • Ganymedes’in Kaçırılması: Ganymedes Troia kraliyet ailesinden bir delikanlıdır. Ölümlülerin en güzeli olarak bilinir. Zeus Ganymedes’i İda Dağı̵#8217;nın yamaçlarında sürülerini otlatırken görür ve âşık olur. Bir anlatıma göre kuşu kartalı gönderir Ganymedes’i Olympos’a kaçırsın diye, bir başka anlatıma göre ise bizzat kendisi kartal kılığına girerek kaçırır. Bundan sonra Ganymedes Olympos’da tanrıların sakisi olur. Zeus çocuğun karşılığında babasına ölümsüz atlar armağan eder.
  • Zeus ile Hera’nın İda Dağı’nda Evlenmesi: Zeus tanrıların en büyüğü, tanrıların babasıdır. Hera ise Olymposlu tanrıçaların en büyüğü, Zeus’un karısıdır. Hera ve Zeus İda Dağı’nda görkemli bir düğünle evlenirler. Troia Savaşı’nda Hera’nın Zeus’u İda Dağı’nda Oyalaması ve Savaşın Yönünün Değişmesi Troia savaşı tüm hızıyla devam etmektedir ve savaşı Troia’lılar kazanmaktadır. Akhaların tarafını tutan tanrıça Hera, savaşın yönünü değiştirmek için bir düzen kurar. Hera’nın bu uğurda yaptıkları Homeros’un İlyada Destanı’nda çok güzel bir şekilde anlatılmıştır (XIV, 152-353). Hera, savaşı İda Dağı’nın doruklarında izleyen Zeus’un yanına, Aphrodite’den ödünç aldığı memeliği takarak gider. Hera bu memeliği almak için Aphrodite’yi kandırmıştır. İlyada’da bu nakışlı memeliği şöyle anlatır Homeros; “alacalı bulacalı bir kordeleydi bu, alımlı ne varsa hepsi onun içindeydi, sevgi onun içindeydi, istek onun içinde, cilveleşme, şakalaşma onun içinde, en akıllı insanı ayartan aşk onun içinde.” Hera Uyku’yu bulur ve ona eğer Zeus’u sevişmelerinin ardından uyutursa çok arzuladığı Kharit tanrıçasını eş olarak vereceğini vaat eder. “Hera dosdoğru yürüdü Gargaros doruğuna, İda’nın en yüksek tepesiydi bu, Zeus onu gördü, görür görmez aşk sardı düşünceli kafasını, öyle bir aşkı ilk birleştikleri gün duymuştu, ana babalarından gizli çıktıkları gün yatağa” diye anlatır Homeros. Zeus Hera ile sevişmek ister Hera nazlanır ve sanki bu olayı kendi planlamamış gibi utanarak tanrıların onları sevişirken görmelerinden endişe ettiğini söyler. Zeus çevrelerini altın bir bulutla sarar. Uyku görevini yapar ve Zeus’un gözlerine döker tatlı uykuyu. Ardından koşar Poseidon’un yanına Akhalara yardım etmesi için ve savaşın yönü böylece değişir. Ardından Zeus uyanır ve doğrulur(XV, 5 vd.). Troialı Hektor kan kusuyordu ve savaş dışı kalmıştı. Anladı Zeus Hera’nın kurduğu düzeni. “Amma da düzen kurdun, yola gelmez Hera savaş dışı ettin tanrısal Hektor’u, uğrattın orduyu bozguna. Bu kötülüğün meyvesini sen toplayacaksın önce, seni bir güzel pataklayayım da gör” diyerek azarlar Hera’yı.
  • Hermaphroditos’un İda Dağı’nda Büyütülmesi: Hermes ve Aphrodite’nin oğludur. Olağan üstü güzellikteki çocuk İda ormanlarında büyütülmüştür. Hermaphroditos onbeş yaşına geldiğinde dünyayı dolaşmaya çıkar. Karia’da bulunduğu bir gün, güzel bir gölün kıyısına gelir. Bu gölün Salmakis adında bir nymphesi (peri) vardır ve Hermaphroditos’a âşık olur. Nymphe aşkını söylemesine rağmen bir karşılık alamayınca, bir kenara gizlenip beklemeye başlar. Suyun güzelliğine kaplan delikanlı soyunup göle girer. Tam bu sırada kenarda bekleyen Salmakis, kendi alanına giren delikanlıya sıkıca sarılıp, tanrılardan bedenlerinin hiçbir zaman ayrılmamasını sağlamalarını diler. Tanrılar Salmakis’i dinlerler ve onları iki cinsli tek bir insan olarak birleştirirler.

 

 

HASANBOĞULDU EFSANESİ

Hasanboğuldu Şelalesine ismini veren efsanenin hikayesi ise şöyle: Edremit pazarı, şimdi olduğu gibi yüzyıllar önce de Çarşamba günleri kurulurmuş. Etraftaki köylüler ürünlerini pazara getirip satar, ihtiyaçlarını alarak köylerine dönerlerdi. Zeytinli köyünün yakışıklı delikanlısı Hasan’ın babası ölmüş, anasının ve kendisinin karnını doyurabilmek için baba mesleği bahçıvanlığı devam etirmekteydi.

Yetiştirdiği sebze ve meyveleri, Edremit pazarına götürüp satıyor, ihtiyaçlarını alıp köyüne dönüyordu. O gün pazarın kalabalığı içerisinde bir kız görmüştü, çok güzel, alımlı bir kızdı. Uzun süre gözleri ile onu takip etti. Giysilerinden obalı olduğu anlaşılıyordu. Sırtında heybesi bir şeyler satmaya uğraşıyordu. Kızı gözden kaybetmişti fakat hayali gözünün önünde duruyordu, evlenme çağı da gelmişti.

Güzel düşlere dalıp gitmişti ki birden, kendisine seslenildiğini fark etti. Kafasını kaldırdığında güzel kızı karşısında görmüş, eli ayağı birbirine dolaşmıştı. Şaşkınlıktan ne yapacağını şaşırmıştı. Bu halini gören kız gülmeye başlamış, daha da güzelleşmişti. Hasan kendisinden istenilenlerin en iyilerini seçip verdi. Kıza kim olduğunu sordu. Adının Emine olduğunu ve Zeytinlinin üstündeki obalarda oturduklarını öğrendi. O da Hasan’ı fark etmişti. Her Çarşamba Emine peynirin, sütün, yoğurdun, balın en iyisini Hasan’a getiriyor, Hasan da sebzenin en iyisini ona veriyordu. Pazardan Zeytinli’ye kadar beraber dönüyorlar Zeytinli’den sonra Emine obaya varabilmek için üç saat daha yürüyordu.

Emine ile Hasan birbirlerini sevmişler ve evlenmeye karar vermişlerdi. Hasanın annesi evine bir can yoldaşı geleceği için sevinmişti. Fakat Emine’nin ailesi, obada hiçmi kendine uygun delikanlı bulamadığını, ovalının obada yaşayamayacağını söyleyerek karşı çıkmışlardı. Emine ısrar edince, Hasan’ın kırk okka ( altmış kilo ) tuzu sırtında obaya çıkarabilirse yiğitliğini göstereceğini ve herkesin onu damat olarak kabul edeceğini söylemişlerdi.

Emine, Hasan’a durumu anlatır. Başka yapacak bir şey olmadığını anlayan Hasan, sevdiğine kavuşmak için tuz çuvalını sırtına alır ve yola düşerler. Bahçıvanlık yaptığı için Hasan bu tür bir yüke alışkın değildi. Beyoba’ya vardıklarında yorulmaya başlamıştı. Şimdi ki Sütüven Şelalesi’ne vardıklarında yol dere içerisinden gidiyordu. Taşların üzerinden atlayarak geçiyorlardı.. Yorulmuştu, tuz sırtını yakmaya başlamıştı artık.. Daha geldikleri kadar yol vardı. Gökbüvet’e vardıklarında gücü tükenen Hasan, yere düşer.

Emine, Hasan’ı yüreklendirmek için gelecek iyi günleri anlatıyordu, fakat Hasan kalkamazdı. Emine’ye buralardan kaçmayı, başka yerlerde yaşamayı teklif etti. Emine obasına söz vermiştir. Kendisinin bile rahatlıkla taşıdığı çuvalı taşıyamayan kişiyi obaya nasıl götürebilirdi. Hasanın yalvarmalarına aldırmaz, çuvalı omzuna alarak obanın yolunu tuttu. Hasan “senin obana varamıyorum, kendi köyüme de varamam, beni bırakma” diye yalvarır. Emine, Hasanın sesi kulaklarında çınlayarak yoluna devam eder. Obaya vardığında pişman olur. Geri dönmek ister. Fakat fırtına çıkar, şiddetli yağmur yağmaya başlar. Ailesi bu havada onu ormana bırakmaz, sabah olunca gitmesini söylerler.

Emine sabahı zor eder, ilk ışıklarla, Gökbüvet’e koşar fakat Hasan yoktur. Zeytinli’ye annesine, Edremit’e koşar Hasan’ı kimseler görmemiştir. Hasan’ın sesi kulaklarında çınlayan Emine, mecnun gibi dere boyunca onu arar durur. Obasına da dönmez. Günler sonra Gökbüvet’te, Hasan’ın gömleğini ve ona verdiği çevreyi bulur. Sana kavuşmaya geliyorum Hasan’ım diyerek kendini Gökbüvet’in başındaki çınara asar. O günden sonra Gökbüvet’in adı Hasanboğuldu, Gökbüvet’e bakan çınara da Emine Çınarı denmektedir.

 

SARIKIZ EFSANESİ

Sarıkız zirvesine ismini veren efsanenin hikayesi ise şöyle: Sarıkız, Çanakkale İli’ne bağlı Ayvacığın bir köyünde ailesi ile yaşarken, küçük yaşta annesi vefat eder. Babası sarıkıza “biliyorsun anneni çok severdim, burada çok hatırası var, anneni unutmam zor oluyor. Buradan göçelim” der ve Kazdağları’nın eteğinde Güre köyünün yakınlarında ki Kavurmacılar köyüne gelerek yerleşirler. Çobanlık yaparak geçimlerini sağlarlar. Zamanla köyde çok sevilir, sayılırlar. Köyün yaşlıları, gençleri sarıkızın babasına akıl danışır. Köylüler onun ermiş olduğunu düşünürler.

Aradan yıllar geçer Sarıkız büyür güzel bir kız olur. Babası da yaşlanır. Aklında hep hacca gitme fikri vardır. Hacca gidebilmek için namazında niyazında sürekli Allah’a yalvarır. Sarıkız babasının bu isteğini yerine getirmesi için onu teşvik eder. Babasına artık büyüdüğünü kendisine bakabileceğini, daha fazla yaşlanmadan hacca gitmesi gerektiğini söyler. Babası kızını komşusuna emanet ederek, hacca gider. O zamanlar hacca gitmek şimdiki gibi değil, yaya olarak gidilir onca yol belki altı ay, belki de daha fazla sürer yollar.

Babası hacca gittikten sonra, köyün delikanlıları Sarıkıza talip olurlar. Sarıkız hiçbirine yüz vermez. Onlar da dedikodu yayarak Sarıkız’a iftira ederler.
Baba hacdan dönünce kimse yüzüne bakmaz, selamını almaz. Sarıkızı teslim ettiği komşusuna bunun sebebini sorduğunda, Sarıkızın kötü yola düştüğünü söyler. Baba günlerce düşünür. Adet olan hac hayrını da yapamaz. Köyde yaşayabilmesi için namusunu temizlemesi gerekmektedir. Fakat çok sevdiği kızını öldürmeye kıyamaz. Yanına aldığı birkaç kazla kızını, Kazdağı’nın zirvesine götürüp oraya bırakır. Orada yabani hayvanlara yem olacağını düşünür.

Aradan yıllar geçer. Bayramiç tarafından gelen yolcuların dağda yollarını kaybettiklerinde, darda kaldıklarında kendilerine sarı bir kızın yol gösterdiğini, yardım ettiğini söylerler. Kazlarının olduğunu, hatta bunların bir gün Bayramiç ovasına inerek çiftçilerin mahsülüne zarar verdiğini, köylülerin bu durumu sarıkıza söylemeleri üzerine, Sarıkızın eteğine doldurduğu taşları saçarak, bir avlu oluşturduğunu, kazlarında artık aşağılara inmediğini söylerler. Kaz avlusu diye anılan bu alanın duvar kalıntıları günümüzde bile gözükmektedir.

Bu hikayeleri dinleyen baba, bunun Sarıkız olabileceğini düşünür. Dağın yolunu tutar, zirveye vardığında duvarlarla çevrili kazların bulunduğu bir alanla karşılaşır. Kızını bugün sarıkız tepe diye anılan yerde bulur. Sarıkız, babasını gördüğüne sevinir. Ona saygı gösterir, hürmet eder. Babası namaz kılmak için abdest almak ister. Babasının eline su döker. Babası suyun tuzlu olduğunu söyler. Sarıkız aceleden yanlışlıkla denizden aldığını söyleyip testisini vadilere doğru uzatır. Yeni doldurduğu suyu babasının eline döker. Babası buz gibi tatlı suyu tadınca kızının erdiğini anlar. O sırada siyah kara bir bulut gökyüzünü kaplar, Sarıkız kaybolur. Babası kızının erdiğine, sırrının açığa çıkması nedeniylede kaybolduğuna kanaat getirir. Kızına iftira edildiğini anlar ve köylülere beddua eder.

Bugün Kavurmacılar Köyü’nde yaşayan kimse kalmamış, muhtar, köy mührünü yaşayan kimse kalmadığı için Kaymakamlığa teslim etmiş ve köyün adı kütükten silinmiştir. Sarıkızın babası üzüntü ile tepelerde dolaşırken bugün Baba tepe denilen yerde ölür. Yöre halkı Sarıkıza ve babasına dağın yassı taşlarını üst üste koyarak mezar yaparlar. Sarıkızın mezarının olduğu tepeye Sarıkız tepe, Babasının bulunduğu tepeye Baba tepe derler. Yöre halkı her yıl Ağustos ayında Sarıkızı ve babasını anmak için buralara çıkarlar.

 

YOLCULUK TERAPİSİ KAZ DAĞLARI YAZILARI

 

Zeynep Atılgan Boneval