Yardım için Fısıldayan Alaçatı…

20 yıl önce Alaçatı…

20 yıl önce Alaçatı’da bir avuç Alaçatı’lı ve şehirden göçmüş birkaç çılgın vardı…

Alaçatı’lılar frınları, mandıraları, manavları, kasaplarından alışveriş yapar, cami avlusunda asmaların altında krokalyaların üzerinde tahta sandalyelerinde tavla oynardı… Cami meydanında antika pazarı kurulur, geçmiş gelecekle buluşurdu.

Evet o zamanlar arnavut kaldırımlara dizilmiş taş evlerin çoğu boş viranelerdi. Ancak şose parkeli daracık sokaklarda yürürken, sabır, emek ve özen ürünü olan taş evlerin özgün mimarilerinin, el emeği göz nuru kapıların, pencerelerin ve cumbalarının tadına varabilir, renk renk begonvilleri ve sardunyaları izleyebilirdiniz.

Zaten şehirden göçen çılgınlar da bu terk edilmiş ve virane evlerde uyuyan güzeli gördükleri için gelmişti buraya…

Belki de, rüzgarı, denizi, güneşi, tertemiz havası, doğası, otları, verimliliği, taş dokusu, komşuluğu, misafirperverliği ile yüzlerce yıllık bir yaşam kültürünü içinde bir hazine gibi saklayan Alaçatı fısıldadı onlara…

Bu sokaklarda bir hayal kurdu Leyla Figen, Melih, Mahmut, Zeynep, Ayşe, Destina, Ali, Mihriban, Tomris, Sabahat, Osman, Ülkü, Ergin, Ömer, Murat, Sebla, Arkın, Gülay ve birçoğu…

Hepsi enerjilerini ve tutkularını, sokaklardaki renkliliği, sofralardaki çeşitliliği, evlerdeki misafirperverliği, gönüllerdeki paylaşımı yeniden yaşatmak için eşi benzeri olmayan yerler yarattılar burada. Ve ruhunu geri kazandırdılar Alaçatı’ya.

Ardından Alaçatı’nın şiir gibi mimarisine, bu rafine ve özenli mekanlarına, her daim esen rüzgarına vurulan bizler gibi bir avuç insan daha gelemeye başladı Alaçatı’ya…

Kimimiz evler yaptık, kimimiz yeni oteller, restoranlar açtık…

Yürüyerek bir ömrün yaşanabildiği, sokağa çıktığında insanların esnafı ve birbirini tanıdığı, selam verip sohbet ettiği, gökyüzünü görebildiğimiz, birbirimizin sesini duyabildiğimiz, tertemiz havayı birlikte soluduğumuz, doğanın içimizden geçtiği, trafiğin ve gürültünün patırtının olmadığı, yani aslında asıl medeniyeti yaşayabildiğimiz yerdi bizim için Alaçatı.

O dönem rüzgar ve sörf baş tacımızdı. Dünyanın en önemli sörf cennetlerinden birisine sahip olmamızın değerini bilirdik. Genci yetişkini, yerlisi yabancısı gelen herkesi sörfle tanıştırmanın yolunu bulurduk. Zaten iyi sörfçüler çoktan aşıktı buraya.

Böyle özgün, böyle özel, böyle biricik, böyle şiir gibi başka yer yoktu Türkiye’mizde…

Her gelen hayran oluyordu. Her restoranın, her otelin, her dükkanın, her işletmenin yaratıcısının kendinden bir ruh kattığı, her birinin ayrı bir karakteri ve kimliği olan, eşi benzeri olmayan bir yer olmuştu Alaçatı…

Masaların ve müziğin sokaklara taşmadığı, rutubetsiz ve serin havada sokaklarda rahatça yürüyüp ilgi ile etrafı izleyebildiğiniz, gördüğünüz her şeyi tüm canlılığı ile algılayabildiğiniz, şahsına münhasır işletmelerde tangolar yapıldığı, enfes lezzetlerin tadıldığı, ağaçların altında kitabınızı okuyabildiğiniz, ev yapımı bin bir meyve reçelini tadabildiğiniz, geceleri mutlak sessizlikte bebek gibi huzurla uyuyabildiğiniz, rüzgarlı günlerde denizin üzerinde uçarcasına sörf yaptığınız, sörf yolunda taze kokan mis gibi havayı içinize çekerek yapılan bisiklet turundan, manzaraları ve gün batımını izleyerek döndüğünüz, ve ‘İşte hayat bu!’ dediğiniz günlerdi.

Sanki önce küçücük bir kızdı Alaçatı*, sonra gelen bir avuç duyarlı insan ve Alaçatı’nın bilinçli yerlisi öyle özenerek ebeveynlik yaptı ki ona, kötülükten ve çirkinlikten öyle sakındı ki, onu pamuklara sarıp sarmalayıp yetiştirdi ki, kendi gerçek ruhunu ve doğasını bozulmadan yaşasın diye öyle çaba sarf etti ki… Pırıl pırıl bir genç kız oldu Alaçatı’mız zamanla…

Yaratılan tüm bu güzellikler sayesinde yavaş yavaş radara girdi Alaçatı. İmkansızlıklarına rağmen ve karşılık bulup bulmayacağını bilmeden, gönülden harcanan emeklerin, hayallerin, tutkuların sonucu, özenle ve azimle üflenen özenli ve rafine nefeslerin sonucu Alaçatı ‘Alaçatı’ oldu.

Zamanla her yerde yazıldı çizildi, oteller restoranlar açıldıkça açıldı, evler yapıldıkça yapıldı… Sokaklar doldu taştı, yürüyecek değil nefes alacak alan kalmadığı günler oldu Alaçatı’da. Varsın dolsun, ne güzel emekler boşa çıkmasın. İnsanlar bu güzelliği yaşasın, paylaşsın, büyütsün, geliştirsin…

Şimdi ki Alaçatı…

Ancak, Alaçatı’yı bugüne getiren asıl değerlerine ve cevherlerine, ve de Alaçatı’lıların yaşam hakkına saygı duymayan bir zihniyet bir virüs gibi yayılmaya başladı Alaçatı’da.

Sanki kızımız öyle ünlendi, beğeneni ve misafiri öyle arttı ki, asıl kıymetleri olan şiir gibi güzelliği, estetiği, özgünlüğü, sakinliği ve huzuruna sahip çıkmak yerine, gerçek Alaçatı’nın özüne, değerlerine, kimliğine, kalitesine hiç uygun olmayan bir sürü işletme doluştu Alaçatı’ya.

Çığ gibi büyüyen ilgiden ve akın akın gelen insan trafiğinden yararlanmak isteyen, sürümünden para kazanmak isteyen saygısız bu işletmeler, herkesin parmak ile gösterdiği, kocaman kalpli ve herkese kucak açan Alaçatı’mıza hiç iyi davranmadı…

Karakterine ve özüne saygı duymadı…

Platformlar, tezgahlar, tabelalar, şemsiyelerden güzel yüzünü göremez olduk Alaçatı’nın…

Bangır bangır müzikleri ile uykusuz ve huzursuz kıldılar, sokaklarını masalar ve sandalyeler ile işgal ettiler, üstünde tepindiler, çöplerini bırakıp gittiler.

Bir de üstüne ‘sizin Alaçatı’nız bitti, artık güç bizde, artık devir bizim devrimiz’ dediler…

Yıl boyu yaşayan çiçek gibi kızımızı, 2 ay içinde gece gündüz tüketip, yaz sonu tükürüp atmaya ve geriye bir enkaz bırakmaya başladılar.

Biz Alaçatı’lılar…

Belki bizim de hatalarımız oldu… Kimimiz gelenlerin cazibesine kapılıp müziğin sesinin dozunu kaçırdık, kimimiz köyde yaşayanların işlettiği oteller yapacakken para tatlı geldi yaptığımız el emeği göz nuru evleri sattık, imarımız yokken otele 2 oda veya bir havuz ekledik, ‘Aaa, tuttu bizim iş’ diyerek fiyatlarımızı arttırdık, mülklerimizi kime kiraladığımızı bilmeden yüksek rakamlara kiraladık ya da mekanlarımızı gelecek felaketi düşünmeden devrettik, insanın bulunduğu her yerde olduğu gibi egolarımıza yenik düşüp köyümüzü, kızımızı korumak yerine, ortak paydada buluşmaya çalışmak yerine kendimize kızacak birilerini bulup fikir tartışmalarında boğulduk, koruma derneğimize sahip çıkmadık, aidatlarımızı ödemedik…

Ancak hepimizin ortak bir sevdası var. Hepimizin gönülden sevdiği, korumak istediği, uğrunda birçok şeyi bırakıp buralara geldiği, yerine koyacak başkası olmayan BİR Alaçatı’mız var.

Her sene bu furya bittikten sonra bizler yaralı ve yorgun kızımızı yerden kaldırıp, yeniden sarıp sarmalıyoruz.

Yağmurunda, fırtınasında, afetinde, soğuğunda koruyup ısıtıyoruz. Yanmayan sokak lambalarını yaktırıp aydınlatıyoruz, taşan rögarları temizliyoruz, ıssız sokaklarına nefes oluyoruz.

Ruhunu beslemek için yıl boyunca sanat festivali, lezzet festivali, balık tutma festivali, bisiklet festivali düzenliyoruz. Seramik, mozaik, mine, sanat, müzik atölyeleri düzenliyor, okulda çocuklar kitaplara kavuşsun diye kütüphaneler kuruyor, çöpleri topluyor, evleri su basan arkadaşlarımıza yardıma koşuyoruz.

Bir avuç insan olarak gerçek ruhunu ayakta tutmak, tazelemek ve yaşatmak için elimizden geleni yapıyoruz…

‘Rant seline kurban gitmesin, önümüzdeki seneye Alaçatı’nın gerçek değerlerinden bir şeyler kalsın’ diye uğraşıyoruz…

Biliyoruz ki gerçek ruhu kalmazsa, sahte ve saygısız bir eğlence dünyasına dönüşürse, gelecekte kimse gelmez bu sıkış tepiş, bangı bangır Alaçatı’ya.

20 yıl önce beni uyandırın diye fısıldayan Alaçatı, şimdi beni kurtarın diye fısıldıyor. Çünkü zarif Alaçatı’mızın ruhunda bağırmak yok.

Büyüklük değil bütünlük, çokluk değil kalite, sahtelik değil özgünlük Alaçatı’nın gerçek ruhu…

Ve bizlerin, büyüyen kızımızı hak ettiği şekilde yaşatmak için bizim ortak nefesimiz ve çığlığımız var. İşte şimdi bu çığlığı duyurma zamanı!

 

 

 

Zeynep Atılgan Boneval

Alaçatı Sakini & Alaçatı Turizm Derneği Yönetim Kurulu Üyesi


*Alaçatı’yı kızımız olarak görme ilhamını veren Taş Otel’in yaratıcısı Zeynep Öziş’e teşekkürler…