URFA – PEYGAMBERLERİN KUTSAL ŞEHRİ ŞANLIURFA

 

Hz. İbrahim’in atalarıdır ilk kelamı eden bu şehre dair… ilk Tanrı Sin’dir burada kutsanan… Ona adanmış tapınakların duvarlarında yankılar… Yanık tenler gibidir yürekler… acıdır sesler… türküler ağıtla bir, zılgıtlar nağmeler… Nemrut bile direnememiştir inancına bu kentin… İslamın hilali kadar, Hz. Davut’un yıldızı ve Hz. İsa’nın bizim günahlarımız için döktüğü gözyaşları da iz bırakmıştır bu şehirde…

Edesa… bazen Ruha, bazen Urfa ama hep Edesa… ve dokunmak Peygamberliğin atasına…

 

Değerli arkeolog ve yazar dostum Mesut Alp’in dizeleri ile başlıyorum Urfa’ya. Anadolu’yu onunla gezerek bizzat kendisinden dinleme şansına eriştiğim için çok mutluyum.

 

Gerçekten toprağın rengi, uçsuz bucaksız manzaraları, efsaneleri, hikayeleri, gelenekleri ile bambaşka bir coğrafyaya bambaşka bir kültür bambaşka bir diyar burası… Ne kavimler geçmiş, ne beylikler, ne devletler kurulmuş burada. Ne kanlar dökülmüş ele geçirmek veya bağımsızlık ilan etmek için. Antik dünyada Mezopotamya, Arpa ülkelerinde El Cezire olarak bilinen bölgede, ilkçağlardan beri ticari ve askeri yolların geçtiği, din, dil, ırk ve kültürlerin kaynaştığı, Doğu ile Batı’nın köprüsü olmuş Urfa.

 

İlk kuruluşu kesin olarak bilinemese de ünlü Arap tarihçisi Ebul Faraç Şanlıurfa’yı, Nuh Tufanı’ndan sonra yeryüzünde kurulan ilk yedi yerleşim merkezinin ilki ve en önemlisi olarak addeder. Hz. Adem’in çiftçilik yaptığı, Hz. İbrahim, Hz. Eyyüp, Hz. Şuayp, Hz. Elyasa’nın burada yaşadığına inanıldığı için “Peygamberler Şehri” anılan Urfa’nın tarihi peygamber efsaneleri ile örülü. En önemlisi ve güzeli bizim Balıklı Göl diye bildiğimiz Halil-ür Rahman gölünün hikayesi. Çok güçlü ancak gaddar bir hükümdar olan Kral Nemrut, zülmleri ile meşhurmuş. Krala çocuklarının hükümdarlığını ele geçireceği kehanet söylenince, hükümdarlığını kaybetme korkusu ile tüm çocuklarını öldürtmüş. Ancak hanımı Sara’nın kaçarak bir mağarada Hz. İbrahimi gizlice doğurmuş. İbrahim’in büyüdüğünde Kral Nemrut ile karşılaşmış, ve baba-oğul olduklarından habersiz bir şekilde Nemrut2un çok sevdiği, saydığı sağ kolu haline gelmiş. Hatta kaleye yerleşmiş. Ancak İbrahim, Nemrut’un taptığı putlara karşı çıkıp mücade etmeye kalkınca, Nemrut’un gazabından kurtulamamış. Nemrut bir tepeye mancınık olarak kullanmak üzere iki taş sutün diktirmiş, aşağıda ise Hz. İbrahimi yakmak için etraftaki tüm ağaçları kestirip dev bir ateş yaktırmış. Hz İbrahim’i sutünların arasındaki mancınığa gerip ateşe fırlattıklarında ise bir mucize gerçekleşir. Ateş suya, odunlar da balığa dönüşmüş. Halil-ür Rahman gölünün kutsallığı Hz İbrahim’in şifasını taşıdığına inanılmasından geliyor. Ve Müslümanlar için önemli bir Hac rotası.

 

 

Gerçekten de her daim kalabalık olmasına rağmen Balıklı Gölün huzurlu ve kutsal bir havası var. Suyun rengi, sakinliği, etrafındaki sarı taştan tarihi mimari çok güzel. Belki Hz İbrahim’den belki de oraya akın akın gelenlerin iyi niyetleri, duaları, adakları ve dileklerinin buluşma noktası olmasından. Ufacık göletin etrafı genelde tepeleme insan dolu, göldeki balıkların şifa gücü olduğuna inanan ve ellerini suya sokanlar, balıkları besleyerek kocaman ağızlarını açan balıkların havalara zıplamasına şaşıranlar, ellerini açıp dualarını edenler, gölün etrafında fotoğraf çektirenler… İğne atsanız yere düşmez bir kalabalık ile tam bir cümbüş. Eğer raha rahat görmek ve fotoğraf çekmek istiyorsanız sabah erken saatte gitmenizi tavsiye ederim.

Halil-ür Rahman Gölü (Balıklı Göl)nün hemen yanıbaşındaki Halil-ür Rahman Camii 1211 yılında Salahaddin Eyyubi’nin yeğeni yaptırmış. Hala ayakta olan camii tüm görkemi ile dimdik ayakta durarak zamanın acımasızlığına meydan okuyor adeta.

                                                                                            

Halil-Ür Rahman’ın hemen arkasında ise Ayn Zeliha gölü var. Etrafında suya eğilmiş söğütler, mor salkımlar, asırlık çınarlar, gölgelerinde çay bahçeleri ile halkın serinlemek ve dinlenmek için geldiği bir alan.

 

Tanrı’nın sabır ve tevekkülünü denemek için Hz. Eyyub’a çile çektirdiği mağara ile Hz. İbrahim’in ateşe atılmadan önce aç susuz hapsedildiği mağara da Şanlıurfa’da. Yine efsaneye göre İbrahim acıkıp susayınca mağaranın içinden bir tatlı su akmaya başlamış, ve İbrahim bu su sayesinde yaşamını sürdürebilmiş. Dergah adı ile bilinen bu mağara suyunun şifasına inanıldığı için önemli bir başka Hac durağı.

 

Şanlıurfa’nın peygamber hikayeleri hiç bitmiyor. Ölüm döşeğinde yatan Urfa beylerinden bir tanesi elçilerini gönderip Hz İsa’nın kentine gelmesini, kendisi ve halkını kutsamasını diler. Hz İsa kendisi gidemez ancak yüzüne sürdüğü bir mendili gönderir elçiler ile. Mucizevi bir şekilde İsa’nın yüzünün tasviri çıkmıştır mendile. Elçiler bu mucizeyi kente yetiştirmek için hiç durmadan yol alırlar, ancak su içmek için verdikleri bir mola sırasında mendili kuyuya düşürüler. Bu seferde İsa’nın görüntüsü suyun üzerinde belirir. Mendilin kerametini kaybetmediğine inanarak güçlükle kuyudan çıkartır elçiler ve Urfa Bey’ine yetiştirirler. Mendili yüzüne süren Urfa Bey’I ayağa kalkar. Bölge farklı kavimler tarafından yönetilir ancak kutsal sayılan bu mendil hep korunur. 10. Yüzyılda bu topraklara Müslümanlar hakim olduğunda, 200 Müslüman esiri karşılığında Bizanslılara verilir bu kutsal mendil. Yıllar boyu süren savaşlar derken mendilin akıbeti bilinmez artık. Ancak İsa’nın yüzünün görüntüsünü yansıtan kuyu Hristiyanlar için hala kutsal sayılır, ve her yıl İsa’nın doğumgünü sayılan günde geceden kuyunun başına gidip adaklar adar dualar eder Hristiyanlar.

 

Yani Urfa sadece Müslümanlar için değil Hristiyanlar için de kutsal sayılıyor. Savaşlara şahit olsa da kavimlerin, dinlerin, dinlerin kesişim noktası olarak birleştirici bir gücü de var. Doğu’dan batıya taşınan birçok inanış ve bilginin de kaynağı Urfa. Haçlı Ordularının Kudüs yolu üzerinde olan Urfa’da 12.yy’da bir Haçlı Kontluğu kurulmuş. Ve ordular buralarda geçirdikleri vakitlerde öğrendiği bilgi, gelenek ve inanışları dönüşlerinde Avrupa’ya taşımışlar. Peygamber efsanelerinin hepsinin şifa, sabır ve tevekkül ile ilgili olması da enteresan. Urfa’nın şifa gücü ve huzuru ile insanın ruhuna iyi geldiğine inanılıyor. Ve gerçekten de içinizi sakin bir huzur kaplıyor Urfa’da.

 

Urfa şehrini yukarıdan izleyen tepede mutlaka iki adet dev sutün gözünüze çarpacak. 17.5 metre yüksekliğinde çapları 4 metreyi bulan bu sutünlar Roma devrinde, Osrene Krallığı döneminde dikilmiş.

 

Birisinin üzerinde ‘Ben Güneşin oğlu Eftuha, bu sutün ile heykeli Mano’nun kızı Şelmet için yaptırdım’ yazar. Tabii ki bu sutünlar için efsaneler de bitmiyor; Hz. İbrahim’in ateşe fırlatılması için dikilen sutünlar oldukları, Hz İsa’nın mendilinin düştüğü kuyu anısına mendil ve kuyuyu temsilen Hristiyanlığın ilk döneminde dikildikleri, birinin temelinde sonsuz altın diğerinde ise bitmeyen su adağı gömütleri olduğu, biri yıkılırsa Urfa’nın altına diğeri yıkılırda da suya gömüleceği söylenir. Kim bilir hangisi doğru?

 

 

..

 

 

URFA’NIN TARİHİ VE ŞANLIURFA OLUŞU

Antikçağda “ur” olarak bilinen Urfa’nın ilk ismi bir efsaneye göre Nuh’un tufanından sonra karaya çıktığı Nemrut’un diğer bir adı olan ve ‘Sulak yerde bulunan’ anlamına gelen Hewya oğlu Urhai’den geliyor.

 

Mezopotamya’nın en eski yerleşim merkezlerinden biri olan Şanlıurfa, su kaynaklarına yakın olması ve ticaret yolları üzerinde bulunmasından dolayı tarih boyunca stratejik bir öneme sahip olmuş. Kentin 11 bin yıllık bir tarihi geçmişi varmış.

 

Şanlıurfa’nın yazılı tarihi M.Ö. 2000 yıllarında Hurri-Mitanni ile başlar. Bu dönemde büyük bir kültür merkezi olan Vaşugan (Resul Ayn) olarak anılmış. Ardından Sümer, Akat ve Elam Uygarlıkları’na tanık olan, Urfa M.Ö. 332 tarihine kadar Pers İmparatorluğu yönetiminde kalmış.

 

Pers Kralı III. DARA (Daryus) İsos Savaşı’nda Mekadonya Kralı İskender’e yenilince, Yukarı Mezopotamya ve dolayısiyle Şanlıurfa, Makedonyalılar’ın eline geçmiş. Şanlıurfa bundan sonra Helen Uygarlığı’nın bir kültür merkezi olmuş. Büyük İskender, Hindistan seferi dönüşünde ölünce, yönetimi altındaki ülkeler, generalleri arasında taksim edilmiş. Şanlıurfa General Selefkos’un yönetimine girmiş. Selefkos, Şanlıurfa’ya İskender’in Makedonya’da doğduğu şehrin adı olan ‘Edessa’ adını vermiş. Helen yönetimi ve kültürü Şanlıurfa’da 237 yıl sürmüş. Selefkoslar dönemi, Romalılar’ın Pompeus kumandasındaki ordularının Urfa’yı almalarıyla tarih sahnesinden silinmiş.

 

M.Ö.132’den sonra Urfa’ya hakim olan Osrhoene Krallığı, Hıristiyanlık dininin Şanlıurfa’da yayıldığı dönemmiş. Bu devre ait önemli tarihi eser Osrhoene krallarından Eftuha’nın eşi Şalmet adına diktirdiği Kale’deki çifte sütun. Osrhoene Krallığı M.S.244 yılında Roma hakimiyetine girmiş. Roma İmparatorluğunun Batı ve Doğu diye ikiye bölünmesi üzerine Şanlıurfa Doğu Roma İmparatorluğu yani Bizans sınırları içinde kalmış. Bizans ve İran’ın yüzyıllar boyu devam eden kanlı boğuşmalarında Şanlıurfa daima ön safta yer almış ve epey yıpranıp harap olmuş.

 

Şanlıurfa M.S.640 yılında Emevi yönetiminde Arap ve İslam topraklarına katılmış ve Diyar-ı Mudar -suyu bol anlamında- ‘Ruha’ ismini almış. MS 750 Abbasi yönetimine bağlamış. Abbasoğulları Devleti’nin Moğollar tarafından yıkılmasından sonra, bölgede Arap kabileleri beylikler kurmuş. Ancak kendi aralarındaki kavgalar yüzünden zayıf düşen Şanlıurfa, önce Bizanslılar tarafından işgal edilmiş, ardından 1087’de Selçuklu İmparatorluğu’nun hudutlarını girmiş. Ancak Haçlı Orduları döneminde ise büyük bir yıkım ve zulüm görmüş Şanlıurfa’da 1098’de Haçlı Kontluğu kurulmuş.

 

Şanlıurfa 1146 yılında Selahattin Eyyubi tarafından geri alınmış, 1404’de Timur’un istilasına uğramış, Akkoyunlu’ların hakimiyetine girmiş, 1426’da Mısır yönetimine geçmiştir. Mısır Memluklar’ına bağlı olmak şartıyla Karakoyunlular ile Akkoyunlular arasında sürekli el değiştirmiş. Şanlıurfa 16.yy’ın başında İran’da kurulan Safavi egemenliğine geçmiş.

 

Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim’in İran seferi sonrası emirleri ile 1516’de Şanlıurfayı Osmanlı’ya katmış. Şanlıurfa 16.yy sonlarında yeniden kanlı olaylara sahne olmuş, bölgede çıkan ve tarihte Celali İsyanları diye bilinen ayaklanmalar, devlet tarafından bastırılmış.

 

Urfa 1818’de Halep’e tayin edilen Hurşit Ahmet Paşa zamanında kaza haline getirilerek Halep eyaletine bağlanmış. Mısır Valisi oğlu İbrahim Paşa, Osmanlı ordularıyla Nizip’te çarpışmış ve bu savaştan galip çıkmış. Bu galibiyet ile birlikte Şanlıurfa Mısırlılar’ın istilasına uğramış ve bu istiladan çok zarar görmüş. Şanlıurfa ve çevresi 1839’a kdar 4 yıl kadar Mısırlılar’ın elinde kalmış. Daha sonra Şanlıurfa, Maraş, Kozan ve Adana sancakları birleştirilerek Halep Vilayetine bağlanmış.

 

  1. Dünya Savaşı’ndan sonra İngilizler Mondros Mütarekesi’ne istinaden 7 Mart 1919’da Şanlıurfa’yı işgal etmişler, kısa bir süre sonra da Fransızlara terk etmişler. 10 Ağustos 1920 Sevr Antlaşması’na göre Şanlıurfa, Fransız mandası altına giren Suriye’ye terk edilmiş.

Ancak Şanlıurfalılar Milis Kuvvetleri oluşturarak Fransız işgaline karşı koymuş. Milis, aşiret kuvvetleri ve bütün şehir halkı 10 Nisan 1920 gecesi Şebeke Boğazında Fransızlar’la gün doğuşuna kadar çatışmış. Çok kayıp vermelerine rağmen Urfa’nın kaderini belirleyen ve şehre yıllar sonra “Şanlı” ünvanını kazandıran bu mücadele ile 11 Nisan 1920’de şehri kurtarmışlar. Daha sonra İtilaf Kuvvetleri ile imzalanan 21 Ekim 1921 Ankara Antlaşması’yla Şanlıurfa Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde kalmış. Cumhuriyetin ilanından sonra da, 1924’te vilayet olmuş. Urfa milletvekili Osman Doğan ve 17 arkadaşının, Kurtuluş Savaşında gösterdiği kahramanlıktan dolayı Urfa ili adının “Şanlıurfa” olarak değiştirilmesine ilişkin kanun teklifi TBMM tarafından 12.6.1984 tarihinde kabul edilerek kanunlaşmış.

 

Kısacası Şanlıurfa dini, arkeolojik, folklorik değerleri ile köklü bir kültür tarihine sahip büyüleyici bir kent. Hala keşfedilmeye çalışılan 11.000. yıllık geçmişin varisi olan Urfa, tapınakları, kiliseleri, camileri, medreseleri, sarayları, hanları, çeşmeleri, hamamları ile geçmişi her an yaşar gibi.

 

 

YOLCULUKTERAPİSİ URFA – GÖBEKLİTEPE – HARRAN – HALFETİ YAZILARI

 

 

Zeynep Atılgan Boneval