SİCİLYA-SEÇİL SAĞLAM’IN GÖZÜNDEN

Seyahat yazıları serüvenimde ilk defa şöyle bir şey oldu. Sicilya’ya olan hayranlıkla bezenmiş duygu ve izlenimlerimi yazmaya hemen başlayamadım. İdealimdeki yaşamın ne olduğunu hatırlatan ve tüm duyularımı ayartan bu ‘akıl çelen’ adayı istediğim gibi anlatamayacak olma fikrinin beni biraz çekimser kıldığını fark ettiğimde bu endişemle barıştım ve Sicilya’nın zihnimde, damağımda, kalbimde iz bırakan ‘tatlarını’ yazmak için kolları sıvadım.

İtalya’nın herhangi bir şehrine uçmak, uçak piste değdiği anda kabinde kopan alkışları duyup, neşeli bir enerji topunun uçağın koridoru boyunca dolaştığı uçuşlar demek benim için. Türk Hava Yolları’nın, Sicilya gibi ‘efsane’ ve ‘efsanelerle dolu’ bir adaya iki saatlik direk uçuşunun sonunda bu keyifli yolcuların alkışlarını duyunca kendimi gülümsüyor buldum.

Eylül ayının son haftasını Sicilya’ya ayırmanın kusursuz olduğunu düşünürken ilk günkü bardaktan boşanırcasına yağmur hava konusunda biraz ümitsizliğe kapılmama sebep olsa da ertesi sabah çoktan dağılmış olan bulutları görmek endişelerimi de dağıtıp gitti.

sicily

Aeolian Adaları

Masmavi gökyüzü ve parlayan güneşin sabah ısıtmaya başlayan ışıkları altında Milazzo Limanı’nda Aeolian Adaları’na kalkacak olan feribotun saatinin gelmesini bekliyordum. Feribotun yanaşmasını bekleyen kalabalık arasında trekking botları ve tırmanış sopaları olanlar ağırlıktaydı. Yedi volkanik adadan oluşan Aeolian Adaları’ndaki her anlamda ‘nefes kesici’ volkanlara tırmanacak olanlar hemen belli oluyor diye düşündüm.

45 dakika sonra enerjisi bambaşka bir yere ayak bastığımda şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Böylece ‘beklentisizlik mutluluktur’ felsefesi kendini bir defa daha kanıtlamış oldu. 2 gece kalacağım ‘Therasia Resort&Spa’nın misafirleri limanda karşılayan görevlisi limandan otele kadar olan birkaç dakikalık yolda ada ve resort hakkında bilgi verirken etrafa bakmayı ihmal etmedim. Limanın hemen yakınındaki oldukça ağır sülfür kokan ve turistlerin çamur banyosu yaptıkları gri çamur birikintisinin yanındaki yoldan geçmek burnuma iyi gelmese de otele vardığımda karşılaştığım nefis manzara ve dinginlik tüm duyularımı tekrar canlandırdı. Otelin sonsuzluk havuzu volkanik diğer adalar ve kayalıklara bakıyordu, bahçe ve havuzun etrafındaki kaktüslerse bu muhteşem kareyi tamamlıyordu.

aeolian-islands

Odama çıktığımda ortama yine o huzurlu sessizlik ve dinlenme vadeden sadelik hakimdi. Balkondan gördüğüm manzara kısmen de olsa havuz başından gördüğüm adaları ve denizin ortasındaki devasa kayalıkları odaya getiriyordu. Odanın vadettiği sakinliğin tadını henüz çıkaramayacaktım. Beni gerisin geri limana götürecek olan araca geri döndüm. Zodyak ile bir saat kadar otelden gördüğüm kayalıkların ve adaların çevresinde, devasa origamiler gibi görünen kayaların arasında bu volkanik oluşumlara çok yaklaşarak dolaşmaya kim hayır diyebilirdi ki?

aeolian-islands

Dev bir filin bacaklarına benzeyen kocaman taş kütlelerinin etkileyici heybetini hissederek turlarken billur turkuaz sular, adaların etrafını çevreleyen siyah kumlu minik plajlar, eylül sonu güneşinin altında son derece huzurlu ve dingindi. Otelden gördüğüm denizin ortasındaki kaya kütlesinin yanından, hayvan şekillerine benzeyen mağaraların içinden geçtik.

aeolian

 

Limana yanaşırken volkanik adaların enerjisinin beni çoktan etkisi altına aldığını düşündüm. Sırada Vulcano adasında üzerinde dumanı tüten volkana tırmanmak var. Bana eşlik eden rehberle birlikte volkanın eteklerinden başlayarak kıvrıla kıvrıla volkanın koni kısmına ulaşıyoruz. Devasa krater ve toprağın altından gelen dumanlar yaşayan, canlı bir volkanın üzerinde olduğumuz için oldukça heyecan verici.

vulcano

İki saat kadar önce yakınlarında dolaştığımız kayalıklar ve adalar volkanın karşısında nefis bir manzara oluşturuyorlar şimdi. Yeryüzünün hediyeleri olan siyah volkanik taşlardan birkaç tane ‘hatıra’ niyetine çantama atarak iniş için yürümeye başlıyoruz.

vulcano-view

Ertesi gün Panarea ve Stromboli adalarını göreceğim bir tekne turuna katılacağım. Tekne limandan 13:30’da kalkıyor ve 10 dakika sonra Aeolian Adaları’nın en hareketlisi olan Lipari’ye uğrayarak diğer yolcuları alıyor.

lipari

Limanda bekleyen kalabalık teknede yerlerini alıyor ve Panarea’ya yola koyuluyoruz. Panarea, adeta patika gibi daracık sokakların manzaralı butik otellere ve evlere açıldığı, Hint inciri meyvesi veren, adanın tipik yuvarlak kaktüslerinin karşıma çıktığı mini bir adacık.

panarea

Sahilde yan yana dizili kafeler bir şeyler içmek için oturmuş turist gruplarıyla dolu. Tekne turlarının limanda yarattığı harekete kanmamak gerekli sanırım, çünkü bu adanın, gözlerden uzak olmak için jet-set’in kaçtığı sığınaklardan biri olduğunu öğreniyorum.

Panarea’dan sonra istikamet Stromboli. Antik çağda rüzgar Tanrısı Aeolus’un evi olduğuna inanılan ve sürekli tüten Stromboli, hala aktif bir volkan. Lavlar sebebiyle simsiyah etekleri ve siyah kumlu kumsalı sıradışı. Tekneden inince, sık ağaçların arasından uç kısımları görünen kiliseyi görüyorum. O tarafa doğru yürürken sevimli bir ara sokaktan geçiyorum. Adadaki evlerin duvarlarında hep seramik, minik bir tabela var. Balıkçı’nın evi, Maria’nın Evi gibi yazıların olduğu sevimli seramik tabelalar heybetli ve agresif Stromboli’ye kafa tutar gibi neşeli.

stromboli-kapi

Kilise meydanına vardığımda öğleden sonra güneşi heybetli volkanın arkasında kalmak üzere yatay sonbahar ışıklarını son bir cömertlikle yansıtıyor. Trekking düzenleyen, volkanın kıpkırmızı lavlarını püskürttüğü gecelerin fotoğraflarını sergileyen tanıtım ofisinin ve yürüyüş düzenleyen turizm acentalarının varlığı adanın bu konudaki popülerliğini gösteriyor. Dahası, bir gün önce toprağında tüten dumanlarından etkilendiğim Vulcano, gözümde ‘beginner’ stage oluyor bir anda ve ‘esas oğlan’ olarak Stromboli’yi görüyorum. Volkanın heybetinin eteklerinde yaşam süren insanlara hayretler içinde kalıyorum. Böylesine aktif bir volkanın yamacında yaşamak herkesin harcı değil sanki. Stromboli’ye akşam inerken siyah kumsalı usulca öpen denizin rengi de sanki kapkara oluyor. Bu volkanik güzellik insanın içine işliyor.

stromboli-volkan

Tekneye bindikten bir süre sonra Stromboli’nin açıklarında tekne duruyor. Teknenin aynı tarafına yığılmış durumda volkanın zararsız ancak bizi heyecanlandırmaya yetecek patlamalarıyla bu akşam gözlerimize şenlik yaşatmasını umuyoruz. Yarım saat kadar pür dikkat volkanın tepesine gözlerimi dikiyorum ancak gördüklerim ışıksız tepelerden gelip geçen araba farlarının bir görünüp bir yok olan ışıkları ya da fotoğraf makinasının anlık flaşı gibi ufak ışıklarla sınırlı oluyor.

Rehber, volkanın bu gece sakin olduğunu söylüyor. Onun kıpkırmızı çılgın lavlarını püskürttüğü anlara denk gelmek için buraya tekrar gelmeyi umuyorum. Uzun gün, akşam saatlerinde Vulcano adasındaki limanda inip otele dönemle sona eriyor.

sunset-aeolian

Odaya girdiğimde yaptığım ilk iş, Stromboli, volcano, eruption gibi kelimelerle you tube videoları aratmak oluyor:) Rastladıklarım arasında bir tanesi en çok nefesimi kesen oluyor, çılgın Geoff Mackley’in volkan tırmanışı videosunu izlemek isterseniz linke göz atabilirsiniz.

Ertesi sabah bindiğim feribotta Aeolian Adaları’ndan gittikçe uzaklaşırken vahşi güzelliklere sahip bu adaların Sicilya seyahatinde kendilerine yer bulmasının şart olduğunu düşünüyorum.

Benim bu seyahatimde fırsat bulamadığım ancak giderseniz seyahat planlarınıza ekleyebileceğiniz diğer adalar için; http://www.yolculukterapisi.com/salina-aeolianadalari/

Stromboli adaları’ndan tekrar Sicilya topraklarına döndüğüm gün adanın en hareketli şehri Palermo’da konaklayacağım. Sicilya denilince ilk akla gelen şehir sanırım burası. Şehirle önce anlaşamıyorum. Volkanik adaların dingin ve enteresan enerjisi hala üzerimde çünkü. Herşey gürültülü, binalar eski püskü, Palermo sokakları kirli geliyor gözüme. Ancak şehirle barışmam ve sevmem için birkaç saat yeterli. Bir de bakıyorum sokaklarında yüz yıldır yaşıyor gibi dolaşıyorum, akşamından keyif alıyorum, canlı restoranlarına, barlarına, cıvıl cıvıl adalılara özenerek bakıyorum. Burada yaşamanın ayrıcalıklı olduğunu düşünmeye başlıyorum. İşte Sicilya etkisi başladı bile.

Tüm öğleden sonrayı şehrin ‘tarihi merkez’ini adımlayarak geçiriyorum. Görülecek ve hayran kalınacak o kadar çok bina ve tarihi yapı var ki. Arap mimarisi özellikleri ile içiçe geçmiş ihtişamlı kiliseler, dönemin ve medeniyetlerin karakteristik özellikleri ile birbiri içine geçmiş yapılar, tarih boyunca adayı hangi medeniyet fethetmişse kendi etkilerini taşlarına, binalarına işlemiş. Adeta tüm insanlık tarihini ruhuna kodlayan Palermo’nun tarihi binaları müthiş zengin bir görsel şölen. Tarih, arkeoloji meraklıları burada günler geçirebilir. Arap ve Bizans mimarisinin karakteristik özelliklerine sahip Palermo Katedrali, Santa Maria dell’Ammiraglio kilisesinin göz alıcı ve saatlerce bakılabilecek tavan işlemeleri, Arkeoloji Müzesi ve kuşkusuz şehrin en önemli yapılarından biri olan Massimo Tiyatrosu Palermo’nun eski, bakımsız binaları arasında hepsinin kusurunu gizler gibi tüm görkemleriyle yüzlerce yıldır şehri süzüyorlar.

kilise-palermo

Şehrin tarihi bölgesinde yer alan Vuccaria mahallesi, Afrika kökenli ulusların yerleştiği bölge. Duvarlardaki graffitiler, neşeli pazar, buradaki sokaklar birden başka bir dünyaya açılıyor. Muhteşem yapıların arasında dolaşırken, heybetli binaların gölgesinde yürürken, birden Afrika esintileri ile karşılaşınca çarpılıyorum. Palermo, tüm dünyanın özetini çıkarıyor adeta.

street-art-palermo

 

Bir an önce Palermo’dan ayrılmalıyım dedirten şehir, bir bakıyorum kanıma girmiş. Akşam sokaklarında dolaşırken kahkahalar taşan canlı restoranlar, yemeğe çıkan mutlu adalıların yüzlerindeki ifade burada yaşamanın keyifli şifreleri ile dolu.

sicilya-wall

Sicilya’nın farklı köşeleri beni beklediğinden ertesi sabah yine yollara düşüyorum. Geceyi Trapani’de geçirecek ve Trapani’ye varmadan yolda Ortaçağ şehri Erice ile tanışacağım. Erice ile ilgili büyük beklentiler içinde değilim. Özellikle bir araştırma da yapmıyorum ki karşılaştığım anki duyularım bana ait olsunlar. Kıvrıla kıvrıla çıktığımız dağ yolunda sık sık kulaklarım tıkanıyorken  gözlerim de ne kadar yükseldiğimize şaşırıyor. Ortaçağ şehrinin ana kapısına geldiğimizde, arabanın girmediği şehirde, arabadan inip, şehrin taş sokaklarını adımlama zamanı. Kapıdan girdiğim an film seti gibi bu şehir, son derece dingin, sessiz ara sokakları, rengarenk seramik tabaklar ve objeler satan dükkanları, orijinal halinin müthiş özenle korunmuş olduğu her halinden belli dokusuyla kendine hayran bırakıyor.

ceramics-erice

 

Sicilya seyahatlerinde, Türk gezginler arasında kendine nedense pek yer bulmamış bu Ortaçağ şehrini bir an önce anlatmalıyım diye düşünüyorum. Burada ayaklarım ne tarafa götürürse o sokağa yürüyorum. Sanki yüzyılların ruhları hala burada yaşıyor. Karşıma Ortaçağ kostümüyle bir Erice’li çıksa şaşırmam. Şaşırdığımsa, müthiş dingin bir sokakta bir duvarın üzerinde dinlenirken taş evin camlarının arkasından dingin sokağa ulaşan cep telefonu sesi. O kadar ortamla bütünleşmişim ki, adeta telefonun sesi bu büyüyü aniden bozuyor. Diğer sokaklarda efsunlanmış gibi dolaşmaya devam ediyorum, minik meydanlarda, son derece zevkli ve tarihi dokuyu kesinlikle bozmamış butik gurme dükkanlar, mini bakkallar, nefis seramik işleri ile dolu dükkanlara hayranlıkla bakıyorum.

erice-silent

Maria  Grammatico Pastanesi‘nde mutlaka ‘genovese’ yememi tavsiye eden Sicilyalı arkadaşımın tavsiyesini dinliyorum ve oldukça popüler pastanenin göz alıcı tatları arasında seçim yapmakta zorlanarak ‘genovese’ (içi krema dolgulu kurabiye) ve ‘dolcetti al liquore’ (badem, şeker, üzüm, rom ve çikolatanın yarattığı lezzet) alıyorum.

paticceria

Bu minik kaçamaklar yıllardır aynı tariflerin uygulanmasıyla damakları tatlandırıyor. Lezzetleri yaratan Maria Grammatico’nun çok fakir bir aileye 2. Dünya Savaşı yıllarında doğmuş olduğunu, altı kardeşiyle beraber çoğu gece aç yattıklarını, annesinin bakmakta zorlanınca kendisini bir manastıra yolladığını, burada rahibelerin marzipan kullanarak yaptıkları bu ‘pasticcini’ tariflerinden yola çıkarak bu lezzetli kurabiyeleri yapmayı geliştirdiğini ve manastırda geçirdiği 15 yıldan sonra kendisine ait bu sevimli pastaneyi açtığını öğrenmek burayı daha özel kılıyor.

Gözlerimi ve ruhumu dinlendiren Erice ile öğleden sonra saatlerinde vedalaşıyorum.

erice-street

Erice’nin kurulduğu dağın eteklerinde Sicilya’nın görkemli şehirlerinden birinde kalacağım bu gece. Dolambaçlı dağ yolundan deniz seviyesine iniyorum. Trapani’de akşamüzeri saatleri. Ancak keşfedemeyecek kadar yorgunum. Bir iki saat odada dinlendikten sonra akşam yemeği için otelden ayrılıyorum. Burada lezzetler Arap mutfağı’na ait baharatlar ve tariflerle daha da zenginleşti. Restoranda önüme gelen bol domates soslu nefis makarnanın içine badem karıştı ve menüye tipik bir Arap mutfağı lezzeti olan ‘cous cous’ girdi mesela. Sicilya’nın kısa mesafeler içinde değişen bu zengin mutfağına şaşırmamak mümkün değil. Yemek sonrası şehrin görkemli yapılarının bulunduğu trafiğe kapalı caddesinde turluyorum. Restoranların önündeki masalarda yemek yiyen gruplar, dondurmacıları doldurmuş insanlar, kilisenin duvarına dayanıp mola verdiği işi arasında sigarasını yakan genç garson, topuklu ayakkabılarıyla bu Ortaçağ parke taşları üzerinde zorlanmadan yürüyen kadınlar, arada havaya yayılan müzik sesleri, hoş aydınlatmalar derken Trapani’nin de başka bir hikaye olduğunu düşünüyorum.

 

Sabah uyandığımda uzun bir günün beni bekliyor olduğunu biliyorum. Yine 1-2 saat içinde şehir yaşamı, iklim, lezzetler, doğa değişecek ben yine akşam olduğunda bu görsel şölenden ve bilgilerden sersemlemiş olacağım. Bugün arkeolojik bir gün olacağa benziyor.

Sabah ilk durağım, oldukça büyük bir alana yayılmış olan antik Yunan kenti Selinunte. Burada ufak bir tavsiye vermek istiyorum. Yürüyerek belli tapınakları görmek mümkün ancak şehrin tamamını gezmek için ‘buggy car’lardan birini kiralarsanız sıcakta yürümemiş olursunuz. M.Ö 409 yılında 100.000 asker tarafından kuşatışan Selinunte 16.000 kişinin öldüğü büyük bir kayıp vermiş, binlerce kişi esir alınmış  ve muhteşem tapınaklar, binalar yıkılıp yağmalanmış. Varlıklı ve görkemli Yunan şehrinin sonu olan bu istila sonrası Siracusa’lı Hermocrates şehri eski haline döndürebilmek için çabalasa da şehir bir daha yaşanır bir şehir olmamış ve tarihçi T. Fazello’nun şehri keşfettiği 16. yüzyıla kadar varlığı bile unutulmuş. Sıcak bastırıyor. Tapınakların arasında dolaşırken taşlara dokunuyorum. Binlerce yıllık taşlar asil ve suskun, turist gruplarını süzüyorlar.

selinunte

Arkeoloji günü devam ediyor. Unesco Dünya Kültür Mirası Listesi’nde yer alan Valle dei Templi’ye vardığımda hava eylül sonun değil de temmuz sıcağında adeta. Adanın güneyine indikçe hava Tunus tarafından Afrika havasını üflüyor. Uzun, parke taşlı yolda duvarların içine gömülü Bizans mezarları arasından yürüyorum. M.Ö 430 yılından beri ayakta duran Concordia Tapınağı’na gelince tapınakla muhteşem bir uyum yakalamış sanat eseri ile karşılaşıyorum.

unesco-world-heritage

Polonyalı heykeltraş Igor Mitoraj’ın gökten düşmüş insan bedenli meleğe benzettiğim çıplak erkek heykeli öylece tapınağın önündeki alanda duruyor. Sanatın ve arkeolojinin şaşırtan ve büyüleyen etkisi ile baş başayım.

antik

Valle dei Templi ‘den yarım saat kadar mesafede yer alan Scala dei Turchi’ya vardığım saatler günün en keyifli saatleri olan akşamüstü saatleri. Bir an önce bölgeye adını veren ‘Scala dei Turchi’ (Türk Merdivenleri)’ni görmek için eşyalarımı odaya bırakıp sahile inen uzun merdivenleri bir çırpıda adımlıyorum. Sahilde sağ tarafa doğru yürüdüğümde akşam güneşinin tonlarına bürünmüş, Unesco Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Sicilya’nın bir başka güzelliği daha önümde uzanıyor. Adının ‘Türk Merdivenleri’ olmasının sebebi, Osmanlı askerlerinin adaya yaptığı seferlerde bu merdivenleri karaya çıkma amacıyla kullanmış olmaları.

 

scala-dei-turki-evening

Pamukkale’ye benzettiğim merdiven kayalıkları tırmanıyorum. Bu saatlerde güneşi uğurlamak için kayalıkların etrafında pek çok kişi bulunuyor. Herkes olduğu yere uzanmış, güneşin batacağı saatleri bekliyor.

scala-dei

Kendime dalga seslerini daha yakından duyabileceğim, dalgaların aşağıdaki kayalıklarda coştuğu uçurum tarafında bir yer bulup, havlumu seriyorum. Güneş batarken Sicilya’da geçirdiğim bu tadı damakta kalan haftanın ne kadar harika bir sonla bittiğini düşünüyorum.

 

Aklımı Bıraktığım Kısa Duraklar:

Cefalu: Minik bir büfeden aldığım ayaküstü atıştırmalık ‘arancini’ (içi pirinç dolu risotto topları) ve ev yapımı şarapla sahil şehri Cefalu’nun daracık sokakları, keyifli Katedral Meydanı’nda dolaştığım 1-2 saati unutmam mümkün değil. Cefalu, ‘burada yaşayabilirim’ dedirten, deniz kıyısına kurulmuş, sevimli, adanın kalbime taht kuran şehirlerinden.

cefalu-meydan

Marsala: Şarap sevenler Marsala’ya:) Dört bir tarafı üzüm bağlarıyla çevrili Marsala, doyumsuz bağ gezileri, nefis ada lezzetleriyle taçlanmış tadım sofraları, şehrin hemen yakınındaki tuz madeni ile ‘tazeleyici’ etkiye sahip bir şehir.

marsala-tuz-madeni

Minik şehrin ana kapısından girince trafiğe kapalı sokakta restoranlar, şarap butikleri ve ufak dükkanlar mest edici. Meydana vardığınızda sırtını güneşe vermiş gazetesini okuyan adalılar, kilisenin duvarına dizilmiş laflayan, kaygısız emekliler sonbahar güneşinin yumuşacık dokunuşu aklımda canlanıyor.

marsala

Öğle yemeği saatlerinde önce üretim aşamasını görüp, daha sonra tadım için sofralarına oturduğum Paolini Şarapları’nın tadı, çalışanların cana yakın ilgisi ve ayrılırken nasıl taşıyacağımı bilmeden hediye ettikleri şaraplar hatırladığımda daima yüzümde gülümseme yayılmasına sebep oluyor.

wine

Sciacca: ‘Sciacca’ diye yazılır, ‘Şakka’ diye okunurJ Yüksek teraslara dizili, sokaklarında seramik dükkanlarının dizili, taş duvarlarda seramik işlerinin asılı olduğu, kaktüslere ev sahipliği yapan neşeli seramik vazoların denize açılan sokakları süslediği sahil şehri Sciacca, adanın diğer şehirleri kadar fazla müze ya da tarihi yapıya sahip olmasa da seramik işçiliğinin merkezi olan şehirde yalnızca binaların cephelerine bakmak ve seramiklerin renkleri ve estetiğinde kaybolmak burayı sevmek için yeterli.

sakka

Görülmesi Gereken Diğer Önemli Şehirler

Noto: Havada asılı biberiye ve lavanta kokularıyla karşılayan, Sicilya’nın en güzel Ortaçağ şehirlerinden Noto’da trafiğe kapalı, tertemiz Vittorio Emanuele caddesi boyunca barok mimariyi soluyarak yürümek başlı başına keyif. Kiliseler ve sarayların sıralandığı cadde boyunca sık sık başınızı kaldırıp binalardaki detaylara bakarak Noto ziyaretinin hakkını vermek gerekiyor.

noto

Siracusa: Antik Yunan’dan beri var olan Siracusa, antik dünyanın en büyük bilim adamı olarak kabul edilen Yunan matematikçi, fizikçi, astronom ve filozof olan Arşimed’in doğduğu şehir. Sicilya’nın diğer şehirlerinden farklı olarak şehrin bazı bölgelerinde göze çarpan Sovyet tipi yapıların sebebi ise, Mussolini’nin 2. Dünya Savaşı zamanında barok binaları yıktırarak yerine Sovyet tipi binaları yaptırmış olması. Deniz kıyısında konumlanan Siracusa’da adım attığınız her köşeden ve meydandan tarihin farklı dönemlerine ve burada yaşamış farklı milletlere ait binalar, eserler, tapınaklar fışkırıyor.

siracusa

Taormina: Dağın yamacına kurulmuş, eşsiz manzaraya sahip Taormina, Sicilya seyahatinin en keyifli duraklarından biri. Sevimli gurme dükkanlar, butikler, kafelerle dolu caddesini, nefes kesici manzarayı izlediğim şehir meydanındaki terası, akşam saatlerinde saat kulesinin hemen altındaki restorandan havaya uçuşup, kulaklarıma dolan piyano sesini, rengarenk, estetik, yaratıcı seramik işlerini, dev saksıların renklendirdiği balkonlar ve merdivenleri, müthiş antik tiyatrosunu, uzun sahilini hafızama kazımışım bile.

taormina-balcony

taormina-ceramics

Seçil Sağlam