MEKSİKA MACERASI III – SAN CRISTOBAL- SEÇİL SAĞLAM

Merida’daki ‘geçici’ adresime taksi tam zamanında geliyor. Saat 03:15. Kediler ve köpekle vedalaşıp taksiye biniyorum. Taksi şoförünün radyoda çalan şarkıya arada neşeyle eşlik ettiği, benim de onun bu saatteki mutluluk performansına hayran kaldığım 20 dakikalık bir mesafe sonunda havaalanına vardığımda otomatik kapıların kapalı olduğunu görüyorum. Sanırım şimdiye kadar hiçbir havaalanının ‘açılmasını’ beklememiştim:) Çok ta küçük olmayan Merida Havaalanı, uçuş saatlerinin kontuar saatlerine göre açılıyormuş demek ki. Benim uçuşum da sabahın ilk uçuşu olduğundan, bir süre sonra servis arabalarının bıraktığı personeli ve benim gibi bavuluyla kapının önünde beklemeye başlayacak olan birkaç kişinin geldiğini görünce rahatlıyorum.

Merida’dan San Cristobal’e otobüsle gitmek te mümkün, ancak oldukça uzun bir yol. Gerçi bugün yapacağım aktarmalı uçuş, bekleme süreleri ve sonrasında Tuxla Havaalanı’ndan San Cristobal’e bir saatlik karayolu ile varışım yine 12 saat gibi bir süreyi bulacak. Otobüse binsem de bu sürede varırdım.

Havaalanı açıldıktan sonra check-in yapıp, az önce alana gelmiş personelin yeni açtığı kahvecide kahvenin demlenmesini bekliyorum. İlk uçuş Merida- Mexico City. Mexico City’de aktarma süresinde havaalanında biraz vakit geçiriyorum. Merida’dan sonra iklimin direk değiştiğini hissediyorum. Burası soğuk bir gün yaşıyor. Mexico City’e, ‘bir-iki haftaya yine görüşeceğiz’ diyorum. Tuxtla Gutierrez Havaalanı’nda bavulları koklayan köpekler var ve bagaj fişinin aldığın bavulla aynı olup olmadığını kontrol eden bir görevliyi görünce ‘Meksika şimdi film tadında olmaya başladı’ diye düşünüyorum:) Bavul etiketimi kontrol eden görevliye San Cristobal’e  giden taksiler ile ilgili bir şey soran Meksikalı kadına, benim de oraya gittiğimi, taksiyi paylaşabileceğimizi söylüyorum. Doğanın ve renklerin, San Cristobal’in de yer aldığı ‘Chiapas’ bölgesinde biraz daha değiştiğini gözlemlediğim bir saat kadar süren yolculuk sonunda şehre vardığımızda, taksi şoförü kalacağım adresi sorup tam orada bırakıyor. Burada kalacağım ‘airbnb’ ev, tam merkezde ve bahçe içinde. Ayrıca ‘evcil hayvan’ bulunduğu belirtilmiş olan bir kayıt. Kapıda, evin dostane köpeği, ağzında frizbi ile karşılıyor. Tam bir oyun delisi olduğu belli. Neredeyse daha bavulu bırakmadan gönlü olsun diye birkaç defa frizbiyi atıyorum, çılgınca koşup getiriyor:) San Cristobal’e günün güzel bir saati varıyorum. Çünkü şu güne kadar vardığım her yere hava karardıktan sonra yorgun ve acıkmış halde varıyordum. Çok güneşli olmayan hatta sonradan bulutlanan bir perşembe günü öğle sonrasında bavulu odaya yerleştirir yerleştirmez hemen kendimi dışarıya atıyorum.

Şehirlerle karşılaşma anımız biriyle ilk tanışma anımızdan farksız. Kimiyle anında samimiyet kurarken, kimine alışmak için zamanın gerekmesi gibi. Ancak burayla ilgili duygularım çabuk şekilleniyor. San Cristobal o kadar sempatik bir şehir ki, hemen sarıp sarmalıyor.

IMG_0349

Uzun zamandır görmediğin içten dostunla buluşmanın güvenini, eve dönmenin huzurlu ve rahatlatan duygusunu, yepyeni, enteresan bir ruhu tanımaya başlarken duyulan heyecanı hissediyorum.

Evden çıktığımda, biraz yürüdükten sonra kaldığım sokakta, minik bir İtalyan restoranı keşfediyorum. Cama asılmış olan menüsünü incelerken içerden sempatik bir kadın, son derece baskın İtalyan aksanıyla konuştuğu İngilizcesiyle menüsünden bahsetmeye başlıyor. Makarnaları kendi yapıyormuş. Henüz geldiğimi, bir tur attıktan sonra yemek için geleceğimi söyleyip ayrılıyorum.

Rengarenk boyalı evler, Arnavut kaldırımlı sokaklar, sevimli vosvos’lar, yakın köylerden gelip, kendi ürettikleri birbirinden sevimli rengarenk yün hayvan figürlerini, renkli örme bilezikleri, kilden minik hayvan figürlerini tüm gün aynı sokakları turlayarak satan onlarca kadın, çocuk..

IMG_1964

Bu renkli karşılamayı görünce şehri daha bir seviyorum. Evin hemen üst sokağı, San Cristobal’in en turistik ve en fazla restoran, kafesinin yan yana sıralandığı yerlerden biri trafiğe kapalı Calle Francisco I Madero. Burada çoğu mekan, içeri girdiğinizde şaşırtıcı bir dekorasyona, hoş detaylara, nefis yer karolarına, duvar panolarına, avlulara sahip. Her biri mutfağı ve dekorasyonuyla birbirinden sevimli ve kendi havasını yaratmayı başarmış mekanlar.

Dünyanın en tatlı şehrini keşfetmişim gibi bir gülümseme ile sokaklarda dolaşıyorum. Bu arada ‘dünyanın en tatlı yaşlısı’ olduğunu düşündüğüm saçları iki yandan örülü, minik teyzenin yaptığı mini maymunlardan yeşilini seçiyorum. Beraber poz verir miyiz diyorum ve teyze gülümsüyor:)

Çin Takvimi’ne  göre ‘maymun yılı’ olduğunu Mexico City’de Çin Yeni Yılı Kutlamaları’na denk geldiğimde öğreniyorum ve aldığım yeşil maymun, bundan sonra sadece o tatlı teyzeyi hatırlatması dışında bir anlam daha kazanmış oluyor:)

Bir iki saat turladıktan sonra acıkıyorum ve soluğu geleceğime söz verdiğim İtalyan restoranında alıyorum. Restoranın, adının Marirosa olduğunu öğrendiğim sahibesi, geldiğime seviniyor. Menüde gözüme kestirdiğim ceviz soslu, içi ıspanak dolgulu ravioli’den sipariş veriyorum. Marirosa içeriye hazırlamaya gidiyor. Bu arada ben de kırmızı şarabımla oyalanıyorum. Bu dört masalı minik restoranda herşey tam istediğim gibi. Sade, sevimli ve lezzet vadeden. Ravioli geldiğinde yanılmamış olduğumu görüyorum. Muhteşem bir lezzet. Şimdiye kadar yediğim en iyi makarnalardan. Herşeyiyle nefis. Uğruna tekrar San Cristobal’e gidebileceğim türden:) Mekanın adını ve adresini merak edenler için, Madama Do’Re. (Diego Dugelay, 4c)

Marirosa’ya makarnaya ve sosuna bayıldığımı söylüyorum. Memnun oluyor. Biraz çene çaldıktan sonra ilk günü güzel bitirmenin mutluluğuyla San Cristobal’deki ‘geçici’ evime dönüyorum.

Sabah saatleri pek çok yerde olduğu gibi burada da tazeleyici, umut verici ve eşsiz. Güneş yükselince oda uyunamayacak kadar aydınlanıyor. Bu seyahatte bir de uyku gözlüğü takma adeti çıktı:) Zaten ilk günden beri saat farkına alışmaya çalışan vücudumu, sabahın ilk ışıklarıyla uykusunu almadan uyandırmamanın çözümü olarak.

San Cristobal’in insanın içini açan sokaklarında birkaç hippi, yavaş yavaş açılan dükkanlar, kafeler ve güneşin ısıtan ışıkları günü hazırlıyor. Kahvaltımı kahve ve kek ile yaptığım kahvecinin önünde bir süre sonra ellerinde kilden yapılmış minik hayvan figürleriyle küçük kız çocukları, şallar, yünden yapılmış renkli hayvanlar ve bileklikler satan kadınlar belirmeye başlıyor.

IMG_0142

Bu trafiğe kapalı caddenin sonunda küçük bir park/meydan bulunuyor. Mexico City’deki devasa Zocalo Meydanı’nın aksine, burada da meydanın adı ‘Zocalo’ olmasına rağmen bu şehrin ölçekleri gibi küçük bir park. Parkın hemen sol ve sağında yine birbirinden tatlı mekanların olduğu sokaklar var.

IMG_0133

Bu sokaklar gece de hareketli ve eğlenceli. Gece hemen her mekandan müzik sesi geliyor, farklı mutfaklar sunan restoranlar dolu ve insanlar da şehir gibi keyifli.

Bu arada daima favorim evin hemen üstündeki Calle Francisco I Madero’dan yana olsa da buraları da defalarca turlamadan edemiyorum. Zocalo Parkı’ndan hemen sağa dönünce başlayan ‘20 de Noviembre’ sokağında dükkanlar, satıcılar ve her an alınacak bir şeyler olması dikkat dağıtıcı. Ancak asıl şenlik sokağın sonunda kurulan pazarda.

IMG_1872

Boş bavulla gelmenin şart olduğu, yoksa aklınızın hemen herşeyde kalacağı pazarda Meksika’nın tüm renkleri mevcut. Rengarenk, elişi örtüler, el yapımı takılar, rengarenk kılıflı defterler, cüzdanlar, çantalar, yünden hayvancıklar… Benim için adeta bir ‘Alice in Wonderland’ durumu. Abartmamaya çalışarak, yine de çantamı biraz doldurarak geziyorum. Kadınlarla da anlaşmaya başladım. Ne de olsa ‘Kaç peso’ diyebiliyorum, her ne kadar cevabı anlamasam da:) Onda da bildiğim rakamları yanyana söyleyerek ya da elimle göstererek anlaşıyorum. Bu seferki seyahatte acemice oldu ama bu İspanyolca öğrenilecek. Nokta.

Evin lokasyonunun avantajını kullanarak elimdekileri bıraktıktan sonra akşam yemeği için gideceğim adres belli. Marirosa’nın minik lokantasında amacım yine o güzel makarnalarından yemek. Sadece makarnayı sevdiğim için değil, bir taraftan, içgüdüsel olarak onun para kazanmasına katkıda bulunmak ta istiyorum. Bu gittiğim ikinci akşam sohbet etmeye daha fazla fırsatımız oluyor, benim dışımda lokantada yine bir masa dolu. Dolayısıyla işi bitince epey laflıyoruz. San Cristobal’de geçirdiği süreyle neredeyse yaşıt olan 13 yaşındaki kızıyla 12 senedir burada yaşıyor. Kızı okuldan çıkınca lokantaya geliyor, lokantada işleri bitince daha doğrusu son müşterinin gitmesiyle akşam eve beraber gidiyorlar. Sabah kalktıkları saat ise 05:00. Marirosa, San Cristobal’de okulların saat 7 gibi çok erken bir saatte başladığını söylüyor. Hayatın erken başladığı ve yardımcısı olmadan mutfakta geçirdiği günün sonunda -dükkanı erken bir saatte kapatırlarsa, şehirden arabayla 20 dakika mesafedeki evlerine gittiklerinde bazen 9’da sızdıklarını söylüyor. Hem keyifli hem de zahmetli bir hayat diye düşünüyorum.

Kızını da Marirosa’yı da çok sevdim. Sanki burada biz çoktandır berabermişiz gibi bir his. Şehirle ilk tanıştığım anda hissettiğim tanıdık hissin bir insanla somutlaşmış hali. ‘Artık bunlara şaşırmıyorum’ diyor Marirosa, ‘San Cristobal hep iyi insanlarla tanıştırıyor beni’. Sanırım moral ve desteğe ihtiyacı olduğu bir dönemde tanışmış olmamız onu da mutlu ediyor.

Ertesi gün, San Cristobal’den 20 dakika kadar uzaklıkta yer alan Chamula köyüne gideceğim. Köy ve meşhur kilisesi hakkında okuduklarımdan dolayı beklentim yüksek. ‘Collectivo’ yani minibüsler, aklımı renklerde yitirdiğim pazarın arkasından kalkıyor. Bu defa da kamyon dolusu taze meyve ve oracıkta sıkılan meyve suları ile dolu sokak boyunca yürüyorum. Chamula’ya kalkan minibüste yaşlı bir teyzenin yanına sıkışmış şekilde oturuyor ve merak içinde varmayı bekliyorum. Vardığımda köyün çoktan turistik olduğunu sokak boyunca iki taraflı sıralanan tezgahlar hemen söylüyor. Keşke daha kendi halinde bir yer olsaydı diye düşünmeden edemiyorum. Fotoğrafları çekilirse ruhlarının çalınacağını düşünen bu köyün yerlilerini rahatsız etmemeye dikkat ederek, makinamı ya da telefonumu elime dahi almadan pazarın ve tezgahların yanından geçiyorum. Meydanda gözüken kilise yeşil- beyaz renklerde. Bakalım neler oluyor içeride ve dedikleri kadar garip bir ortam var mı merakıyla giriyorum. Bu arada girmeden 20 Peso gibi bir ücret alıyor kapıdaki görevliler ve karşılığında makbuz verirlerken de içeride kesinlikle fotoğraf çekilmemesi gerektiğini tembihliyorlar. Kilisenin parlak yeşil ve üzeri çiçek desenli seramikleri çok eğlenceli duruyor.

IMG_1969

Alışılagelmiş kilise renklerinden farklı. İçeri girdiğimde bugüne kadar görmediğim bir atmosfere sahip. Oturmak için sıraların olmadığı kilisede, aileler grup halinde çam ağacı iğnesi kaplı yerlerde oturuyorlar. Kiminin yanında adak olarak tavuk ta var. Tavuklar ritüel olarak ne yazık ki boyunları koparılarak öldürülüyor. Çam ağacı iğnelerini arada süpüren kilise görevlileri var. Yerlerde binlerce dizili mumun eriyen kalıntılarını kazıyan başka görevliler de.. Süpürülen çam iğneleri kenarda duran çuvallardakilerle yenileniyor. Fotoğraf çekemiyor olmak, kilisedeki atmosferi betimlerken hayal gücüne bırakmak anlamına geliyor biraz da.. Sadece yerliler yok, benim gibi turistler ya da Meksika’nın başka şehirlerinden gelen yerli turistler de var. Dolayısıyla son derece mistik ve garip bir atmosferle karşılaşacağımı düşündüğüm kilise epey hareketli. Yerlere ve masaların üzerine dizilmiş binlerce mum görsel olarak çok güzel. Kilisenin yüksek tavanına kadar, ortalığı bir tül gibi kaplayan, mumların ve tütsülerin oluşturduğu ince tabaka da ortamı daha etkileyici hale getiriyor. Daha az insanın ya da  ilginç bir ayinin olduğu bir zaman daha enteresan olurdu.

Chamula macerası uzun sürmüyor, bir saat kadar zaman geçirdikten sonra şehre giden ‘collectivo’lardan birine atlayıp San Cristobal’in tadını biraz daha çıkarmak istiyorum.

Akşam vedalaşmak için Marirosa’ya uğradığımda çok mutlu oluyor. Vedalaşmaları sevmesem de bir tarafım hep, ‘birbirimizin enerjilerinde ve niyetlerinde olduktan sonra her zaman yakınız’ diye teskin ediyor. Bu arada seyahat boyunca kaldığım ev sahiplerine ya da tanıştığım kişilere vermeyi planlayarak yanımda taşıdığım birkaç nazar boncuğundan birini Marirosa’ya veriyorum. Anlamını açıklayınca daha da seviniyor. Hemen dükkanın duvarına, girişten görülecek şekilde asıyor. Çok değil, bir-iki hafta kadar sonra İstanbul’a döndüğümde, sosyal medyadan takip ettiğim, yüz yüze tanışmadığımız ancak ortak arkadaşımız olan ve yaz aylarında genellikle Gümüşlük’te olduğum için, Galata’daki ‘Açık Mutfak’ isimli restoranını kapatıp, Gümüşlük’te açtığını bildiğim Esra Şener’in San Cristobal’de günbatımı fotoğraflarını görüp yorum yazıyorum. ‘Hala oradaysanız bir adres tavsiye edebilir miyim?’ diye de ekliyorum. Bir dakika içinde Esra Hanım’dan gelen cevap neredeyse çığlık atmama sebep oluyor. ‘Yoksa İtalyan kadının restoranına nazar boncuğunu asan siz misiniz?’ diyor ‘Evet’ diyorum sevinçle. Nazar boncuğunu görüp girdiği dükkanda Marirosa müşteri varken tüp bitti diye telaş içindeymiş. Esra Hanım da ‘sakin ol, ben de aynı işi yapıyorum’ demiş ve nazar boncuğunu sormuş. Diyor ki, ‘sizden bahsederken gözleri ışıl ışıldı’. ! Hayat ne güzel sürprizler hazırlıyor:) Ve dünya işte bu kadar küçük. Her defasında daha fazla emin oluyorum, insanlar ve olaylarla aramızda görünmeyen bağların olduğuna…

San Cristobal’de ki o son geceyi anımsıyorum. Herşeyin harika bir biçimde tasarlandığına bir defa daha inandığımız ve hayata teşekkür ettiğimiz akşamda ‘bir daha görüşme’ dileğiyle ayrılıyorum Marirosa’nın minik restoranından. San Cristobal’deki evime girerken bahçede kafamı kaldırıp gökyüzüne bakıyorum. Ne kadar da parlak ve geniş.

Maceranın devamı için;

GUATEMALA MACERASI – ANTIGUA

Seçil Sağlam