OAXACA / MEKSİKA / SEÇİL SAĞLAM’IN GÖZÜNDEN

Meksika hep şaşırtmak zorunda mı?

Kendisiyle tanışmadan önce ‘Ohaka’ olarak telaffuz ettiğim Oaxaca’nın ‘Wahaka’ diye söyleniyor olması değil beni şaşırtan. Zihinlerdeki Meksika’nın çok ötesinde bir ülke burası. Senelerce Amerikan filmlerinde ‘tehlikeli, tekinsiz’ olarak nitelendirilen Meksika’yı belki de Amerika ‘kıskandığı’ için böyle göstermiş bile olabilir:) Dünya çapında popüler olan mutfak zenginliği ile öne çıksa da sadece lezzetleri değil ki Meksika’yı özel kılan… Her tarafından yaratıcılık, sanat ve kültür fışkırıyor. Meksiko City gibi dev bir metropolde bile şehrin her tarafında küçüklü büyüklü ve daima bakımlı parklar, yeşil alanlar bulunuyor. Ayda bir gece müzeler açık ve ücretsiz oluyor, Palacio de Bellas Artes’in yanındaki meydanda daha önce burada sergilenmiş bir opera dev ekranda ücretsiz gösteriliyor bir cumartesi akşamı. Pazar günleri şehrin en uzun bulvarlarından Avenida Reforma, bisikletliler için kapanıyor. Ayda bir geri dönüşüm projesi için daha önce belirtilen bir alana herkes evinde biriken plastik, kağıt, cam gibi atıklarını getirip karşılığında puan kazanıyor, sonra bu puanları hemen yanından kurulan pazarda kullanabiliyor, para geçmiyor, sadece değiş tokuş üzerine kurulu bir organizasyon.

Hayran kaldığım uygulamalar, detaylar saymakla bitmez. Meksiko City bile aynı şehir içinde farklı dünyalarla başlı başına bir ülke gibi. Oaxaca’ya dönecek olursak…

Meksiko City’den Oaxaca’ya dört ay içinde iki defa seyahat etme şansım oldu (şimdilik) ve tekrar gitmeyi dört gözle beklediğim şehirler arasında yer alıyor. Sebebi çok açık. Neredeyse yılın her günü güneşli havası, sayılı yerde gördüğüm çivit mavisi gökyüzü, sıra sıra rengarenk kolonyal mimariye sahip evleri, birbirinden nefis sıcak çikolata çeşitleri (zencefilli, acılı, kakuleli gibi), galerileri, sevimli kafeleri ve yürüyerek şehri dolaşabilme özgürlüğü sunması ile sevdiğim pek çok detayı kendinde toplamış bir şehir.

Ah, tabii bir de benim için ‘sokaklarında dans edilen şehir’…:)

oaxaca 3

Böyle söylememin sebebi, her iki seyahatimde de gerçekten sokaklarında keyifle dans etmiş, kendimi coşkuyla Meksika müziklerinin ritmine kaptırmış olmam. İlk seyahatimde tüm Meksika için özel bir zaman olan ‘Dia de Muertos’ (Ölüler Günü) haftasını seçmiştim. Gece gündüz neşeli ritimleriyle bandoların arkasına takılıp dans ettiğim bir dört gündü. Asıl tarihler olan 1-2 Kasım ve öncesi günler Oaxaca’da son derece renkli ve farklı geçiyor. Ölüler Günü süresince Oaxaca’nın atmosferinden ayrıca bir yazımda bahsedeceğim.

İkinci gidişim ise güneşin yine pırıl pırıl parladığı ve gökyüzünün maviliği altında sarhoş olduğum şubat ayına denk geliyor. Meksiko City’den uçakla seyahat etmek mümkün ve elbette daha zahmetsiz. Ancak son anda uçak fiyatları yüksek olduğu için her iki seyahatim de arabayla ya da otobüsle oldu. Karayoluyla seyahat etmek Oaxaca’a yaklaşırken yol boyunca gördüğüm devasa kaktüs ormanını da görmemi sağladı. Boyları 5-6 metreyi (belki daha fazla) geçen kaktüsler, yol kenarından başlayarak bazen seyrek, bazen sık gruplar halinde, tepelere, yamaçlara doğru göz alabildiğine bir görsel şölen sergiliyorlar. Son yıllarda çoğu insanı saran kaktüs aşkı, (bu gruba sanırım ben de dahil oldum) Oaxaca’ya yaklaşırken şaşkınlık ve sevinç içinde zirveye ulaşıyor:)

kaktüs

Ayrıca pek çok bitki ve kaktüs çeşitlerinin bulunduğu Botanik Bahçe de Oaxaca’nın merkezinde yer alıyor. Burası başlı başına yeşil, bitki, kaktüs üçlemesi sevenler için ‘dikenli’ bir cennet.

Öğleden sonra saatlerinde vardığımda üzerimdeki ince ceket bile Oaxaca’nın kuru, sıcak havası karşısında fazla geliyor. Otobüs terminalinden kalacağım ‘parador’a taksi ile çabucak ulaşıyorum. Oaxaca’da ‘parador’adı verilen evden dönüştürülmüş otellerde kalmak bana kalırsa şehrin dokusuna çok daha uygun. Zaten burada büyük otel veya yapıya rastlamak zor. Her bina şehrin dokusunu koruyacak şekilde varlığını sürdürüyor. Virane olsa bile elbette yıkılıp, yerine yeni ve katlı bir bina yapılmıyor. (Birileri ‘Üçüncü Dünya Ülkesi’ listesini yeniden yapmalı, elbette bu sıralama sadece bu gibi konulara göre yapılmıyor, ekonomik eşitlik, gelişim oranı vs. gibi değerler belirleyici unsurlar arasında ancak bu dokusu korunan şehirlerden ve daha önce bahsettiğim detaylardan dolayı Meksika benim gönlümde ‘birinci’ler arasında:)

Odaya yerleştikten sonra uykusuz da olsam her zaman olduğu gibi kendimi sokaklara atıyorum. Kaldığım ‘parador’ şehrin en canlı sokaklarından birinde.

parador

Karşısında şehrin en havalı ve pahalı oteli olan Quinta Real bulunuyor. Oteli merak edip, bahçesine ve restoranlarına göz atmak için içeriye giriyorum. Bu güzel taş binayı mesken tutmuş otelin restoranlarının son derece göz dolduran, özenli ve zarif dekorasyonlarına bayılarak bahçeye doğru yürüyorum. Havuzun etrafında dolaşan garsonların servis yaptığı bahçe, yüzyılların enerjisini sindirmiş binayla ve akşamüzeri güneşinin gökyüzünde oluşturduğu tonlarla birleşince film karesi gibi bir an yakalıyorum.

quinta real

oaxaca

Oaxaca, esasında eyaletin adı olduğundan ve pek çok şehri kapsadığından buraya ‘Oaxaca City’ demek daha doğru. Meksika’da neredeyse her şehrin ufak ta olsa bir meydanı (Zocalo) bulunuyor. Şehrin kalbi bu meydan olarak algılansa da bir şehirde dolaşırken nispeten daha sakin ya da alternatif mekanların yer aldığı keşiflere açık, farklı sokakları daha çok seviyorum. Oaxaca’da da durum değişmiyor. Nuestra Senora de la Asuncion Katedrali’nin yer aldığı Zocalo, balon satıcıları, renkli şeker tezgahları, koşuşturan çocuklar ile panayır havasında. Zocalo Meydanı’nın hemen ilerisinde ‘Corridor Turistico’ diye adlandırılan trafiğe kapalı cadde yer alıyor. Caddede sıcak çikolata içilebilecek mekanlar, restoranlar, küçüklü, büyüklü dükkanlar, galeriler insanı çabuk ele geçiriyor. (Bu caddeyi hele bir de Ölüler Günü’nde görün:)

Caddenin sonu Santo Domingo Kilisesi’ne varıyor.

kilise

Kilisenin sarımtırak taşlarıyla kontrast oluşturan kaktüslerini, nefis gün batımlarının bu meydanda harika tonlara bürünmesini, heybetli barok kilisenin gökyüzüyle buluşan kulelerini ve yer karolarına bayıldığım Cafe Brujula’nın cumbalı penceresinin kenarındaki tahta oturma yerine ilişerek günlük hayatı izlediğim Cafe Brujula’nın ayrıca Corredor Turistico’daki minik avlulu yeri de çok güzel. Üstelik yanındaki kitapçı da aynı avluya açılıyor.

cafe brujula

Kahve molası sonrası yürüyerek Oaxaca’nın meşhur pazar yerine gidiyorum. Yerel ürünlerle ve insanlarla direk temas edilen, bir taraftan da kokular, renkler ve şaşırtan tatlarıyla şehirlerin en keyifli noktaları pazarlar. Oaxaca bu yönüyle de son derece renkli.

mercado

20 de Noviembre pazarında ‘chapulines’ adı verilen kızartılmış çekirge tezgahları karşılıyor.

chapulines

Tamales satan kadınlar (mısır unu ile hazırlanan iç hamur mısır yapraklarına sarılı şekilde satılıyor) mole tepecikleri ile dolu tezgahlar (mole, Oaxaca bölgesine özgü bir lezzet, çeşitli baharatlar ve çikolata karışımı olan ve yemeklerde kullanılan mole’nin 7 farklı çeşidi bulunuyor), rengarenk meyve suyu tezgahları, hasır sepetler, mezcal şişeleri derken (agave bitkisinden yapılan sert bir likör) pazar renkleri ve kokuları ile mest ediyor.

mezcal mole

Oaxaca’ya özgü geri dönüşüm plastiklerden örülen rengarenk çantaların ve envai çeşit hediyelik eşyanın bulunduğu Benito Juarez ile yiyecek ağırlıklı 20 de Noviembre pazarının birbirine geçişi bulunuyor. Esasen hangi pazarda olduğunuzu da anlamıyorsunuz, mole, mezcal, baharat, çuvallarca acı biber çeşidi ve Oaxaca peyniri yığılı tezgahların bulunduğu koridorlarda gezerken.

oaxaca 2

Pazar tarafına gelmişken Oaxaca çevresindeki güzellikleri görmek için pazara yakın bir sokaktan kalkan otobüslere binerek Monte Alban’a gidiyorum. Bir sonraki Oaxaca seyahatimde ise ortak taksi dolmuş ile dünyanın en büyük ağacını görmeye Tule’ye. Her iki yer de Oaxaca’ya 20-25 dakika mesafede yerler olduğundan birkaç saat geçirip şehre geri dönme kolaylığı sağlıyor. Tule, minik bir kasaba ve çiçekli, ağaçlı, son derece bakımlı meydanı, gövdesi inanılmaz geniş, dünyanın en büyük ağacı, sempatik insanları ile kalbimi hemen kazanıyor.

tule 1

Ağaca hayranlıkla bakıp burada bir süre geçirdikten sonra yine ortak taksi dolmuş ile Oaxaca sokaklarına geri dönüyorum.

tule

Monte Alban’a gittiğim güne dönecek olursak… Otobüs virajlı tepelerden geçerek Oaxaca’yı kuşbakışı görebildiğim binlerce yılın mirası antik şehir Monte Alban’a ulaşıyor. Oaxaca güneşinin altında Zapotekler’in yaşamış olduğu şehrin kalıntıları arasında dolaşıp, dik merdivenleri tırmanıp bir tapınağın üst basamağında soluklanıyorum.

monte alban

Şehre döndüğümde günün en sevdiğim saatleri olan akşamüzeri saatleri. Işık yumuşamış, gökyüzünün tonları şehrin dokusu ile birleşiyor. En sevdiğim cadde olan Reforma Caddesi’nde yürüyorum. Şu sevimli kafede bir kahve mi içsem yoksa bir mezcal bara gidip kokteyl mi denesem… Tek derdim bu. Hayat keşke hep seyahatlerdeki kadar günlük sıradan dertlerle geçiyor olsa.

oaxaca 1

Yazının İçeriği Dışında Şehirde Görülebilecek Yerler;

Tekstil Müzesi

Fotoğraf Merkezi

Çağdaş Sanatlar Müzesi

Palacio de Gobierno

Museo Casa de Juarez

La Curtiduria

Galeria Alejandro Santiago

 

Şehir Dışında Diğer Görülebilecek Yerler;

Hierve de Agua; Bu doğa harikası şehrin 70. km dışında bulunuyor. Doğal bir sonsuzluk havuzu oluşturmuş minerallerle zengin havuzlar ve kayaların tepesinde  donmuş bir şelale görüntüsü instagram fotoğrafları için ideal 🙂

Pueblos Mancomunados; Sierra Madre dağlarının eteklerindeki gözlerden uzak 8 farklı köy, Oaxaca’nın ekoturizm bölgelerinden biri olarak geleneksel yaşamı görmek, hiking yapmak için tercih edilebilir. Kendiniz gidebileceğiniz gibi iyi bir yerel acenta ile de organize edebilir ve bu köylerden birinde bir gece geçirebilirsiniz.

*Ayrıca Oaxaca çevresinde yemek kursları alabilir ya da birkaç saat süren mezcal turlarından birine katılabilirsiniz.

 

Restoran Önerileri;

Casa Oaxaca; Dia de Muertos gibi özel zamanlarda yer bulmakta zorlanılan, şehrin en fazla isim yapmış restoranı. Lezzet olarak Casa Oaxaca’dan daha iyi yerler var. Ancak mekan, kaktüslerle dolu terasından ve popülerliğinden ötürü listeye alınabilir.

Los Danzantes; Şehrin iyi restoranları arasında yer alan Los Danzantes, ambiyans ve lezzet olarak başarılı.

Zandunga; Mezcal ve mole çeşitleri ile keyifli bir restoran.

Azul; Hotel Azul’un içinde yer alan restoranı ‘slow food’ ve füzyon Oaxaca mutfağı üzerine.

Pek olası değil ancak Meksika lezzetlerinden sıkılırsanız, Cafe Bistrot Epicuro’nun İtalyan şefi ve yemekleri oldukça lezzetli.

Bir de ismine hayli şaşırdığım ve merakla gittiğim *Casa Estambul’un kapalı olduğu bir saate denk geldim, bir taraftan da kapalı olduğuna sevindim. Oaxaca’ya tekrar gelmek için sebep çok ancak Casa Estambul’da mezcal yudumlayıp caz dinleyeceğim bir gece için tekrar gelmek bahaneler arasında yerini aldı bile:)

Seçil Sağlam