MOĞOLİSTAN – BÖLÜM 1

Özgür ruhların ülkesi: Moğolistan

 

Gün batımı vaktinde bir platonun ucunda oturuyorum,

Aşağıdaki uçsuz bucaksız vadide kilometrelerce yemyeşil bir çimen denizi uzanıyor, Ufukta alçalıp yükselen dağların tepeleri çamlarla bezenmiş,

Taa uzaktan kıvrıla kıvrıla yaklaşan bir nehir masmavi parlayarak akıyor,

Gün boyunca özgürce takılmış hayvanlar dönüşe geçmişler, vadiden yukarı tırmanıyorlar,

Koyun ve keçi sürülerinin ortasında yavru oğlaklar ve kuzular oynaşıyor,

Sonra annelerine koşan yavruların sevinç meelemeleri tüm sessizliği yararak çınlıyor,

Uzakta bir atın üzerindeki çoban, yarı vahşi at sürüsünü tırmanmaları için yönlendiriyor,

Ucunda oturduğum kayaların altından  iki sincap kafalarını çıkartıp, varlığımın güvenli olup olmadığını kontrol ediyor, ve hareket etmediğim için oynamaya koyuluyorlar,

Kekik kokuları hafifçe esen rüzgar ile önce burnuma sonra  içime doluyor,

Az ileride 8-9 yaşlarındaki çocuklar, yarışa hazırladıkları atlarını, şarkılar söyleyerek döndürüyorlar.

Yanlarında 2 çocuk güreş tutmuş, biri siyah biri boz iki köpek ise onlara havlıyor.

Arada kuşların cırcır böceklerinin sesleri ya da arıların vızıltıları duyuluyor.

 

Güneş az önce battı.

Gökyüzündeki bulutlar parlak turuncudan pembeye dönüyor.

Güneşin battığı tepenin üzerinden mavi ve mor ışık hüzmeleri gökyüzüne yükseliyor.

 

Uçsuz bucaksız, alabildiğine manzaranın ortasında, sanki dünyanın göbek deliğinde huzurla oturuyorum.

Herşey mükemmel, doğa tam dengede.

Tüm duyularım ile sadece o andayım, hiçbir düşünce yok aklımda.

Tüm algılarım tatmin olmuş, ruhum dingin ve huzurlu bir doygunluk içinde. 

Sanki zaman duruyor, doğa içimden geçiyor ve ben onula bir oluyorum.

Kendimi ağırlıksız, özgür ve sonsuz hissediyorum. 

Herşeyi içime çekiyorum ve şükrediyorum.

Ne bir eksik ne bir fazla, işte sonunda Moğolistandayım…

 

 

Özgür ruhlu, bağımsız ve tamamen doğa ile uyum içinde yaşayan göçebelerin ülkesindeyim…

Alıştığımız hatta kök saldığımız şehir hayatından, dip dibe  içiçe geçmişlikten, sosyal kodlar ve yüklemlerden, doğaya ve zamana hükmetme çabasından, şişmiş egolardan çok uzak burası…

Sahip olma kavramından uzak bu insanların tüm varlıkları, bir at arabasının üzerinde taşınabilecek eşyalardan, demonte bir çadırdan ve de peşlerinden gelen bir sürüden ibaret…

Yersiz yurtsuz değiller. Aksine tüm topraklar onların…

Ve de hayatları ruhlarının izinde gidebilecek kadar hafif…

 

 

 

İKİ İNATÇI KEÇİNİN MOĞOLİSTAN MACERASI

Benim gibi inatçı bir oğlak arkadaşım Gülden ile 17 günlük Moğolistan maceramız Beijing’den  UlaanBataar’a indiğimizde resmen başladı. Moğolisatan’ın başkenti UlaanBataar havalimanında sadece bir adet bavul bandı olduğunu söylemek, Cengiz Kağan Uluslararası Havalimanının büyüklüğünü anlatmaya yeter sanırım. Sadece Berlin, Tokyo, Seul, Bejing, Moskova’dan uçakların indiği bu havalimanı, imkanların kısıtlı olduğu bir ülkeye geldiğimizin ilk işaretiydi.  Türk Havayollarının Ulaan Bataar seferini bir sene ile kaçırdığımıza sonradan üzüldüm tabi ki.

 

Bizi bekleyen rehberimiz ile arabamıza ilerledik ve yola koyulduk. Dur kalk yaparak, çukurlara girerek, Moğol caddelerinde hoplayarak ilerleyen araba ile otelimize vardık. Köhne otelimizin barı çok ‘in’di anlaşılan. İlk keşfimiz Moğol gençlerinin geceleri bol alkol almayı ve gittikçe yükselerek sesler ile konuşmayı sevdikleri oldu. Şişman kızlar ve göbekli erkekler  vücutlarını sergilemekten hiç kaçınmıyorlardı. Çoğu erkeğin üstünde atlet, kızlar ise mini etekli, göbeklerini ortada bırakan kısa bluzleri ile kilolarıyla pek barışık duruyorladı.

 

Otelimizin duvarları sanıyorum en son 20 yıl önce boyanmıştı ve de yatak odamızın mobilayaları 50 yıllıktı. Bir gece önce sadece 4 saat uyumuş olduğumuz için, ve de bundan sonraki 16 gece boyunca sadece çadırda konaklayacağımız için, temiz nevresim ve havlu bizim için yeterliydi. Kendimizi yatağa attık. Yalnız yan odadaki 3 genç erkeğin bağırarak yaptıkları konuşmalar kulak tıpaçlarımıza rağmen bizi uyutmadığı için birkaç kez duvarları yumruklamak zorunda kaldık. Sonunda yorgunluktan bayılarak uyumuşuz.

 

Rutubetsiz ancak 30 derece sıcaklıktaki hava daha sabah 8:30’da bizi bunaltmak için yeterliydi. İlk olarak en eski Budist tapınağını ziyaret ettik, ancak kesif bir yağ kokusu yüzünden içeride pek fazla kalamadık. Ardından Moğol Uygarlıkları müzesini gezdik. Büyük İmparator Cengiz Kağan’ın resimlerini, Türk ve Uygur yazıtlarından parçalar ve heykelleri , Moğol seramik, mücevher, kıyafet ve kapkacaklarını gördük. Çizmelere bayıldık. Kadınların başlarına taktıkları 30 kilo ağırlıktaki süsleme ve aksesuarları, ve de her yöreye göre değişen saç stilleri hayret verici idi.

 

Budizmden önce Şamanist olan Moğollar, doğayla bütünlük içinde yaşamayı prensip edinmişler. Doğanın zor koşulları karşınsında hayatta kalabilmek için sürekli yeşil alanlara doğru göç eden Moğollar, yaşadıkları Ger isimli çadırları bile taşınabilir şekilde tasarlamışlar. Her mevsim demonte ederek çıkardıkları çadır direklerinin deliklerini bile at dışkıları ile kapatacak kadar doğaya duyarlılık göstermeye devam ediyorlar. Dünyanın en ekolojik ulusu olabilecek kadar doğayla içiçe yaşamaya  alışkın oldukları için geriye çok fazla medeniyet, bina veya kalıntı bırakmamışlar.

 

Ardından manastırı ziyaret ediyoruz. Manastırda iki farklı cehennemi tasvir eden resim ilgimi çekiyor. Biri tüm dinlerde ortak olarak işlenen temadaki sıcak cehennem: dünyada işlediği günahların cezası olarak kötülük yaptığı insanlar ve hayvanlar tarafından kesilerek parçalara ayrılan ve de alevlerin üzerinde kaynayan kazanlara atılarak ölümü bekleyenler tasvir edilmiş.  Ancak asıl soğuk cehennem beni çok etkiliyor: zihninde kötülük yapmış kişilerin buzların ortasında, yalnızlığın katlanılmaz soğuğuna terk edilerek, donarak ölmeleri betimlenmiş.  Rehberimiz ‘sadece yaptıklarımız değil, niyetlerimizden ve aklımızdan geçirdiklerimizden de sorumluyuz bu hayatta’ diye açıklıyor. Aklıma asıl cennet ve cehennem zaten içimizde, vicdanımızda, gece yatağımızda yattığımızda uyku öncesi beynimizde ve nefesimizde değil mi diye düşünüyorum. 

 

Manastırın dışına çıktığımızda yanıbaşında yükselen gökdelenlerin inşaatları arasında küçücük kaldığını gördüm.  Ardından Buda heykelini ziyarete gittik ve yine yanıbaşında koca koca binaları görünce rehberimize sordum. Demokrasi ile birlikte gelen ‘açık pazar’ özel sermayeyi mümkün kılmış ve yabancı yatırımcıları ülkeye getirmiş. Altın, bakır, kömür, quartz kokusunu alan şirketler önce madenlere el atmış, ardından ülkenin üretim, inşaat ve finans sektörlerini ele geçirmiş. Başkentte Buda heykellerinin, tapınakların ve manastırların yanı başından hepsine gölge düşürecek yükseklikte ve ihtişamda alışveriş merkezleri, plazalar, residanslar yapılmaya başlanmış. İçimizden ‘bari Buda’yı rahat bıraksalardı’ diye geçirdik.

 

 

Zorlu ve Korkulu bir gece ve ‘Kımız On the Rocks’

Ardından o gece konaklayacağımız şehire yarım saat uzaklıkta yer alan Ger kampımıza geldik.  Yemyeşil tepelerin yamaçlarına kurulmuş tek tek beyaz çadırlar geçmiş zamanda asılı kalmış gibi duruyordu. Önümüzdeki 16  gün boyunca yaşayacağımız göçebe maceranın ilk ayağına gelmiştik. Moğolların geleneksel çadırları olan ‘Ger’ ler, ortada dik şekilde çakılan kalın bir ahşap direğe koni şeklinde  dayanan ahşap çıtaların üzerini keçe  kaplayarak inşaa ediliyormuş. Tepesindeki delikten ışık ve hava almasına rağmen çadırımızın içindeki koku, Budist tapınağındaki keskin kokuyu aratmıyordu, belli ki bu kokuya alışmamız gerekecekti.

 

İçeride iki adet yatak, ve de üzerine birkaç eşyamızı koyabileceğimiz birer sehpa yer alıyordu. Nevresimlerimiz ve havlularımız temizdi ve de hava soğuk olmadığı için sobayı yakmaya gerek yoktu. Gece elektirik olmayacağı için fenerlerimizi ve pijamalarımızı çıkarttık. Çadırlarımızda tuvalet ve duş olmadığını bilerek gelmiştik, nitekim ortak tuvalet ve duşlar 50mt ileride yer alıyordu. Tüm günün sıcağından ve tozundan arınmak için duşa ardından yemeğe gittik. Dönüşte yan çadırdan şarkılar geldiğini duyunca bir irkildik, erkenden yatıp İstanbul’dan uzun yolculuğun ardından yaşanan uzun günün yorgunluğunu atma hayalleri kurmuştuk oysa ki. Ancak rehberimiz söylediklerini hatırladık; ‘Bugün Cumartesi, şehir hayatına alışamamış Moğollar buralara kamping yapmaya gelir, çok içip şarkılar söyleyerek gürültü yapabilirler’.  Biz de rehberimize ne yapalım biz de ‘Kımız on the rocks’ içer onlar ile partileriz diye espri yapmıştık, ancak gerçekten uykuya ihtiyacımız vardı.

 

Kulaklıklarımızı takıp, seslerin yavaş yavaş kesileceğini umud ederek 10 gibi yattık. Daha yeni eğlenceye başlayan Moğolların geceyarısı gibi kahkahaları ve de şarkıları çığrından çıkmıştı. Önce ben ardınan Gülden çıkıp sessiz olmalarını rica ettik, ancak nafile, yandaki çadırdaki zil gibi sarhoş kadınlı erkekli grup iyice zıvanadan çıkmıştı. Bir saat sonra tekrar elimizde fenerler ile çıktık ve de tekrar uyardık, ancak bir yabancı tarafından eğlencelerinin kesilmesi hoşuna gitmeyen bir kadın bize bağırmaya başladı, ve çadırımıza tekme ve yumruklar attı. Arkasından çadırımızın dibinde uygunsuz (burada anlatmasam daha iyi!) hareketler yaptılar. Gülden ile bayağı korktuk, çadırımızın ahşap kapısını kilitleyip, vücudumuzda dolaşan adrenalin ile tacizlerin arkası gelecek mi diye tetikte beklemeye başladık. Ara ara çadırımızın etrafında kimse var mı diye görebilmek için, eğilip çadırın altındaki daracık boşluktan bakıyorduk.

 

Neyse sabaha karşı saat 4 gibi sesler kesildi ve biz de uyuya kaldık. Zaten 6.30’da kalkmamız gerekiyordu, sadece 2 saatlik uyku sonrası uyandığımızda baş ağrılı, gergin ve huzursuz kalktım. Geçtiğimiz günlerin uykusuzluk ve yorgunluğu, bir önceki akşamın tedirginliği ile buluşunca patlamaya hazır bomba gibiydik ikimizde. Tek isteğimiz o kamptan kurtulmak, uçağımıza binmek, Gobi’ye ulaşmaktı. İlk tecrübemiz pek de misafirperver olmayan sarhoş Moğolların terbiyesiz ve seviyesiz hareketlerine mazur kalmaktı, ancak yozlaşmış şehirden çok uzaklardaki Gob’nin daha huzurlu olacağına inanıyorduk. 

 

 

Ver Elini Gobi Çölü

Gobi’ye inmiş olmanın hevesi ile mutluyduk. Yorgun ama mutlu.  Havalimanından çıktıktan sonra yeşil renkli kısacık otlar ile kaplı uçsuz bucaksız bir manzara karşıladı bizi. Rehberimiz güçlü kuvvetli bir bayan, ve de şöförümüz de kalın enseli kapı gibi geniş ve iri bir adam. Arabamız Rus yapımı eski bir kamyonet. Sağlam ancak çok sert ve rahatsız. Neyseki şöförümüz çok iyi, mümkün olduğunca az hasarla bayağı hızlı gidiyor. Yolculuğumuzun bundan sonraki kısmı günler ve saatler süren araba yolculuklarında geçeceği için yol koşullarına alışmamız gerekiyor.  Zaten manzara o kadar güzel ki, umrumda değil yollar. Dümdüz alabildiğince uzanan çölde ilerlerken, aralarda birkaç koyun sürüsü, ata binen birkaç kişi, tek tük develer, birbirinden kilometrelece uzaklıkta tek başına duran çadırlar görüyoruz. Başta referans noktası  olarak alınabilecek birkaç elektirik direkleri de zamanla kayboluyor. İlerledikçe otların rengi koyu yeşilinden, açık yeşile ardından da sarıya dönüyor, ardından da sadece taş, çakıl ve toprak kalıyor. Patagonya’da beni büyülyen sonsuzluk ve boşluk duygusu, burada da hemen hipnotize ediyor.

  

 

Yol Valley – Akbaba Kanyonu

3 saatlik yolculuğun ardından kanyona ulaşıyoruz.  Nehrin yarıp geçtiği akbaba kanyonunda yürüyüş yapacağız ve yazın ortasında bile yerinde duran buzulları göreceğiz. ‘Yaşasın doğa ve sessizlik’ derken, otoparkta 4-5 arabalık Pazar gezmesine çıkmış Moğol aileleri görüyoruz ve koskoca kanyonu tek başımıza dolaşmak yerine, 20 kişilik Moğol  ordusu ile paylaşacağımızı anlıyoruz. Bari önden gidelim diye hızla yürümeye başlıyoruz, ancak bu sefer de şakır şakır yağmur başlıyor. Kendi kendime hayıflanırken birden fark ediyorum, bu Moğolistan seferi bizim gibi iki inatçı keçiye sabırlı ve sakin kalmayı öğretecekti galiba sonunda.  Başta Moğol topraklarını keşfetmek için çıktığımız yolculuk, önümüzde getirdiği beklenmedik ve istenmeyen koşulları önümüze getire getire kontrolü bırakmayı öğretebilir miydi acaba bize?

Kanyonun içine girmeye başladıkça, yağmur durdu ve masmavi gökyüzü iki yandan yükselen dik ve keskin kayaların tepesinde parlamaya başladı. Kayaların arasında oluşan yarlar yemyeşil çimenle kaplanmıştı, ve aralarda dik kayaların üzerinde tüm imkansızlıklara rağmen ağaçlar yükseliyordu. Yavaş yavaş manzara ve renklerin keskinliği göz alıcı bir güzellik aldı. Biraz sonra buzulun üzerinde yürümeye başladık, kaygan zemin üzerinde yürümek dikkat gerektirdiği için manzarayı çok seyredemesek te, mavi beyaz buzların renkleri ve serinliğinin tadını çıkartıyorduk. Bir buçuk saatlik yürüyüş ile buzulu geçtikten sonra, nehrin yanıbaşında yer alan kayaların üzerine oturduk, buz gibi akan nehre ayaklarımızı sokarak manzaraların tadına vardık. Dönüşte kampa varmak için daha 100km araba yolculuğumuz olduğunu öğrenince biraz hayal kırıklığına uğramıştık, ancak manzaraların sakinleştirici etkisi uykusuzluğun ve yorgunluğun gerginliğini bastırabildi.   Ve de  3 saat yol aldıktan sonra, önce kampımızın yakınlarında yer alan Alev Kayalarına vardık, biraz tırmanıp  durup, güneşin eğik ışıkları ile kayaların aldığı pembe, turuncu, kızıl renkleri keyifle seyredip,  sonra da tam gün batımından önce kampımıza vardık.

 

 

Muhteşem Gün Batımlarına Hazır mıyız?

Hiçliğin ortasında dümdüz bir alanda 10 tane çadır ve de bir ortak alan dışında hiçbirşey gözükmüyor. Düzlük o kadar hakim ki, çok uzaklardaki dağlar olmasa, insan dünyayı dümdüz tasavvur edebilir. Fark ettik ki bütün gün yer yer bulutlu ve de yağmurlu olması bizim için çok şanslı bir durummuş, aksi taktirde sıcaklık 40 dereceye kadar çıkabilir ve yürüyüşler burnumuzdan gelebilirmiş. Ayrıca  bu bulutlar gün batımı için müthiş bir arkaplan oluşturacaktı. Çadırlardaki mis gibi kokan tertemiz nevresimleri,  ortak banyolarda özel giyinme soyunma kabinlerini, hatta saç kurutma makinalarını görünce, mutluluktan havaya uçtuk resmen. Bir de üstüne kampta bizden başka sadece 4 turistin kaldığını öğrenince, sonunda güzel bir uyku çekeceğimizin gönül rahatlığı ile duşlarımızı alıp çadırımıza yerleştik.

 

Yemek yemek için restorana gittiğimizde, masamızı dışarı çıkardık ve gün batımına nazır kurulduk. Ilık bir rüzgar esiyor, güneş aşağı doğru indikçe kızarıyor, sarımsı ışık hüzmeleri mavi gökyüzünde yükseliyor, ve de yukarıda yer alan bulutlar yavaş yavaş pembe ve kızıla boyanıyordu. Sessizlik o kadar keskindi ki güneşin çıtırtılarını duyduğumuzu sanabilirdik her an. Sonsuzluğun ortasında  huşuu içinde gevşemiş vaziyetteyiz, sonuda hayalini kurduğum Moğolistan’dayım.

 

 

Doğa Bizi Yeniyor

Gecenin mutlak sessizliğinde kesintisiz ve mis gibi 8 saatlik bir uykudan sonra yine yollara döküldük. Önce en eski dinazor yumurtaları ve fosillerinin bulunduğu Bayanzag Flaming (Alev) Kayaları’nı ziyaret ederek güne başlıyoruz. Bu sefer uçsuz bucaksız manzaraları tepeden seyretmenin keyfine varıyoruz. Birbuçuk saat tırmanış ve manzara keyfinden sonra yollara vuruyoruz kendimizi. Gerçekten Gobi çölü git git bitmiyor, yağan yağmur da işimizi kolaylaştırmıyor. Dün çoğunlukla masmavi gökyüzü altıda yol almıştık, ancak bu sabah yer gök birbirine karışmış durumda. Yeni kampımıza ulaşmak için, yol boyu sürekli değişen manzaralar eşliğinde, 3 saat süren bir yolculuk yaptık. Sadece 4*4 lerin geçebileceği inişli çıkışlı, engebeli ve virajlı yollar da bir aşağı bir yukarı sallanarak ilerlerken, bizden başka tek bir araba bile yoktu. Yağmurun kesildiği bir an tırmandığımız bir tepeden 360 derece Gobi manzaralarını seyretme şansını yakaladık; o kadar uçsuz bucaksız, o kadar sessiz ve ıssızdı ki, sanki dünya üzerinde sadece biz vardık.  Sonsuzluğa uzanan çölde dalga dalga değişen yer yer yeşil ve sarı, yer yer kahve kızıl, yer yer de gri renklere dalıp gittik.

 

Kampa varıp öğle yemeği yedikten sonra yürüyüşe çıkacaktık, ancak bardaktan boşalırcasına bastıran yağmur elimizi kolumuzu bağlıyordu. Sapsarı kumullar az ötede, görebiliyorduk, ancak onlara tırmanmak için yağmurun dinmesini beklemek durumundaydık. Çadırımıza tıp tıp vuran yağmurun sakinleştirici sesi eşliğinde uyumaktan başka çaremiz yoktu. İşte o an gerçekten hayatı kontrol edemeyeceğimi ve doğanın bizi yendiğini kabul etmek zorunda kalıyorum.

 

 

Khongoryn Els Kumulları

Güzel bir şekerlemenin ardından öğleden sonra uyandık, yağmur dinmişti, altın sarısı kumullar aydınlıkta parlıyordu. Heyecan ile yola çıktık, ancak hemen yakında gözüken kumullara varmamız 45 dakikamızı aldı, gerçekten mesafeler gözüktüğünden çok daha uzaktı bu sonsuzlukta. 180km boyunca ilerleyen sapsarı kum tepeleri, dalgalar gibi alçalıp yükseliyordu. En tepeye çıkmak için yavaş yavaş tırmanmaya başladık, üst tabaka yağmur ile sertleşmiş olsa da, alttaki yumuşak kumlar ayaklarımızı içine çekiyordu. Belli ki dimdik yükselen 200 metre yükseklikteki kumullara tırmanmak kolay olmayacaktı. 40 dakika sonra tepeye vardık ve muhteşem bir manzara ile karşılaştık. Ayaklarımızın altında uçsuz bucaksız Gobi Çölü yatıyor, sağ ve solumuzda kilometrelerce inip çıkan kumullar uzanıyor, arkamızda da kumullar aralarında göletler, ve de taa uzaklarda kocaman bir dağın karla kaplı zirvesi gözüküyordu. Yarım saat boyunca etrafımıza hayranlıkla bakarak kumulların tepe noktasında yürüdük. Manzaraları iyice içimize çektikten sonra en coşkulu an geldi çattı. Koşarak kendimizi aşağıya bıraktık. Yumuşak kumun içine bata çıka, ayın yerçekimsiz ortamındaymış hissine benzer bir his ile sevinç çığlıkları atarak, aşağı kadar koştuk. Her yerimiz kum olmuştu, kendimizi çocuklar gibi yaramaz ve de özgür hissediyorduk. Suratımızda kocaman bir gülümseme ile kampımıza dönerken ‘bir kez doğanın içine girdikten sonra insanın nasıl hiç çıkmak’ istemediğini hatırladım.

 

Otele dönüp yemek yedikten sonra yürüyüşe çıktık. İleride yağmur bulutları, sağda batan güneşin gökyüzüne saçtığı  kavuniçi, kızıl ve mor ışıklar, solda kumullar ve önümüzde sonsuza uzanan çöl. ‘İşte Gobi çölündeyim’ dedim kendime, bir an tamamen çıplak ve yalınayak, doğanın tam bir parçası hissettim kendimi. Çölün boşluğu sanki içine çekiyordu beni, yürüdükçe yürüyesim geliyordu. Varılacak bir nokta gözükmeyince ufukta, insan hep gidebilirmiş gibi hissediyormuş gerçekten. Etrafta o kadar hiçlik dolu ve o kadar aynıydı ki insan gittiğini bile anlamıyordu. Ancak geriye dönüp bakınca kamptan ne kadar uzaklaştığımızı anladık.  Nitekim taa uzaktaymış gözüken bulutlar da pek güvenilir değilmiş, öyle bir yağmur bastırdı ki, tamamen sırılsıklam olduk. Kampa kadar durmadan koştuk, elimizde fenerler ile üzerimizdeki herşeyi çıkartıp, sıkıp, astık ve sabaha kadar kurumalarını umud ederek yattık. Tüm gün yaptığımız tırmanış ve yürüyüşlerin keyifli yorgunluğu ile deliksiz uyuyup, sabah mis gibi toprak kokuları ile pırıl pırıl bir gökyüzüne uyandık. Kumul bu sefer etrafındaki koyu renkli toprak ve taşlara inat sapsarı parlıyordu. Kısa bir yürüyüşe çıktım ve kampın hemen yanındaki dere yatağında bir deve sürüsü ile karşılaştım. İlk defa hayatımda yabani develerin özgürce sürüler halinde dolaştığına şahit oluyordum, ve yavru develerin oyunlarını ve de ardından annelerinin peşinden koşmalarını izledim.

 

 

 

YOLCULUKTERAPİSİ MOĞOLİSTAN YAZI VE FOTOĞRAFLARI:

 

 

 

 

 

Yazının başına dönmek için tıklayınız

 

Zeynep Atılgan Boneval

1 comment

  1. Pingback: Yolculuk Terapisi | Yolculuk Terapisi

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir