MEKSİKA İZLENİM&ROTALAR


‘VİVA MEXİCO’

Dünyanın belki de en renkli, en canlı ve en çok katmanlı ülkesi Meksika. Heran Cortez liderliğinde Aztek İmparatorluğunun İspanyollar tarafından istila edilip kolonileştirilmesinden sonra geçen 500 yılda, Meksika yönetim sisteminde, Katolik kiliselerinde ve şehir mimarisinde batı kültürünün izlerini taşırken, diğer yandan topraklarında yaşamış Olmekler, Mayalar, Toltekler, Mistekler, Aztekler gibi birçok MezoAmerika kültürlerinin mistik inanç ve geleneklerini hala yaşatmaya devam ediyor. Aile yapıları, inanışları, ritüelleri ile geçmişten getirdikleri etknik gelenekleri ile batı kültürü arasında çok enteresan sentezler üretmeyi başarmış Meksikalılar.

 

İspanyolcanın yanı sıra 62 yerli dilin konuşulmaya devam ettiği ülkede, bu sentezi hem resim, sinema, tiyatro, edebiyat, mimari, seramik gibi sanatlarda, hem de kutlamalar, giyim kuşam ve yemeklerde her an hissediyorsunuz. Kalabalık, canlı ve figüratif kompozisyonlara imza atan Diego Rivera, ve kadının iç dünyasını sürrealist şekilde yansıtan Frida, Jodorowsky ve İnarritu gibi ünlü yönetmenler, yazar Carlos Fuentes, tiyatrocu Rodolfo Usigli, müzisyen Carlos Chávez bu sentezin mahsulleri.

 

Hayata kucak açan Meksikalılar, sıcak, canlı, neşeli, konuşkan, harektli, yaşam dolu, haz odaklı insanlar. Bu açık tavırlarının yanında hala toplumsal etiketlere bağlı kapalı bir kültür yaşatmaya devam ediyorlar: aile sosyal yapının temel direğini oluşturmaya devam ediyor, yaşamın odağına hala geçmişten getirdikleri örf ve adetlerine saygı hakim ve de erkek egemen ‘maço’ bir kültür egemen.

 

 

VİVA MEXİCO! MEKSİKA’NIN 200. BAĞIMSIZLIK YILI KUTLAMALARI

İlk defa 15 sene önce gitmiştim Mexico City’e. O zaman hava kirliliği, trafik, ve güvenlik sorunları ile boğuşuyordu, ve şehirde gerçek bir kaos hakimdi. Oysa şimdi Mexico City yeniden doğmuş gibiyidi. Endüstrinin şehrin dışına taşınması, trafikteki arabaların azaltılması sonucu pırıl pırıl bir gökyüzüne kavuşan şehir, diğer yandan sosyal ve estetik bir dönüşüme uğramış. Condesa, Polanco, Roma gibi şık ve elegan semtleri, artık yaratıcı bir mimariye ve zevkli cafe ve restoranlara, butik ve galerilere ev sahipliği yapıyor, şehrin akciğeri olan yemyeşil Chapultepec ise müzeleri (özellikle Antropoloji Müzesi) ve üniversiteleri ile dinamik bir kültür merkezi haline gelmiş.

 

 

 

 

Hem modern Meksika’nın hem de Azteklerin başşehri olan Mexico City’de Zocalo meydanı ise iki kültüründe en önemli kalıntılarına ev sahipliği yapıyor. Efsaneye göre, eskiden göçebe bir ırk olan Aztekler kendilerine bir yurt aramaya karar vermişler. Tanrıları onlara kaktüs üzerinde yılan yiyen kartalı aramaları gerektiğini söylemiş. Uzun yıllar boyunca Aztekler bu kartalı bulmak için uğraşmışlar, ve sonunda gerçekten, bir kaktüsün üzerinde yılan yiyen bir kartal görmüşler. O noktaya da şehirlerini kurmuşlar. İşte Zocalo meydanı işte tam o noktada yer alıyor. Bu devasa meydanda yer alan Palacio Nacional’de Diego Riviera’nın muhteşem duvar resimleri, Metropolitan Katedralindeki zenci İsa, Aztek piramiti olan Tempo Mayor kalıntıları ise hala vazgeçilmez.

 

 

Bizim en büyük şansımız ise seyahatimizin Meksikanın çifte kutlamasına denk gelmiş olması idi. 2010, 200 yıl önce İspanya’ya karşı kazanılan bağımsızlık mücadelesinin yanı sıra, devrimin de 100.cü yılı idi. Tüm ülkeye, özellikle Mexico City’e büyük bir şenlik havası hakimdi. Tüm parklara, meydanlara, kiliselere, müze ve saraylara ‘Viva Mexico!’ kazınmıştı, onbinlerce Meksikalı gece gündüz sokaklara dökülerek 200. Bağımsızlıklarını kutluyordu.

 

Gündüz vakti Reforma meydanında uçaklar gökyüzünü yeşil, kırmızı ve beyaz’a boyuyor, ve sokakları kaplayan Meksika bayrakları arasında binlerce Meksikalı Viva Mexico söylemleri ile geçit törenlerini izliyordu. Akşam vakti ise insanlar akın akın heybetli Zocalo meydanındaki müzik, dans, ışık, ses ve havai fişek gösterisini seyretmeye geliyordu.

 

 

2 saat süren bu kutlamada, Zocalo binalarının üzerine yansıttıkları ışık oyunları ve meydanda gerçekleştirilen müzik ve dans showları ile tüm Meksika tarihini yeniden canlandırıldılar. Rengarenk ışıklar ve farklı effektler kullanarak, binaların üzerinde; Maya Tanrılarını ve dini ritüelleri, Azteklerin İspanyollar ile savaşını, anne ve eşlerin yasını, 1810 yılında Rahip Miguel Hidalgo’nun ilk özgürlük çağrısını, kadınlı erkekli bağımsızlık için ayaklanan halkın kahramanlıklarını, binaların yıkılıp tekrar inşaa edilişini, ölüler gününün sembolü olan iskeletlerin dans edişini, Meksikanın kurtuluşunu ve de devrimi izledik resmen.

 

 

 

Diğer yandan meydanda ise kutsal “Fuego Nuevo” ateş seremonisini, ellerinde tütsüler ile Maya Tanrılarına adak adayan şamanların gösterisini, Lucha Libre maskelerine bürünmüş Chinelo’ların yerel danslarını, Quetzalcoatl Tanrısının geri dönüşünü sembolize eden gemiyi, yüksek direklerin tepelerinden aşağıya kendilerini sarkıtan Voladores dansçılarının şovunu, La Catrina kıyafetlerine bürünmüş boynuzlu iskeletlerin ve devrim kahramanı olan Emiliano Zapata’yı temsil eden kuklaların geçit törenini, Mariachilerin müzikleri eşliğinde ikonik ‘sombrero’ şapkaları ve silahları ile erkekler ve rengarenk etekleri kadınların baskıcı yönetime karşı silahlanarak ayaklanışının danslarını, bağımsızlık meleklerinin kendilerini tepeden sarkıtarak Mexico yazısını yazmalarını seyrettikten sonra birdenbire Metropolitan Katedrali ve Palacio Nacional’dan fırlatılan havai fişekler ile gökyüzü yeşil, kırmızı ve beyaza boyandı. Meksika tüm ay süren kutlamalara 40 milyon USD’lik bir bütçe ayırmış, hayatımda gördüğüm en muhteşem görsel şölendi.

 

 

SAN JUAN BAUISTA KİLİSESİNDE MAYA AYİNİ

Tzotzil Mayalarının yaşadığı San Juan Chamula köyündeyiz. Geleneksel el sanatları ürünleri olan kil seramikler, ahşap oymaları, koyun yününden el dokuması Maya kıyafetleri ve çantaları, ve de sebze ve meyvaların satıldığı rengarenk lokal bir pazarın içinden yürüyerek, dışarıdan normal bir kilise gibi gözüken San Juan Bautista kilisesinin önüne geliyoruz.

 

Alışıldık kiliselerden tek farkı kapısının üzerinde rengarenk bir ark olması. Kapıdan girer girmez içime dolan tütsü, çam, reçine ve mum kokuları mistik bir atmosfere yol aldığımı gösteriyor.

 

Perdeleri aralayıp ayinlerin yapıldığı ana bölüme girdiğimde önce gözlerim karanlıktan kamaşıyor, ancak karanlık yukarıdaki birkaç camdan süzülen gün ışıkları ve de yerlerde yakılmış yüzlerce mum alevi ile gizemli bir şekilde yarılıyor. İçeride şaşkınlık verici bir görüntü var: geleneksel bir kilisenin içinde yer alan Hristiyanlıkla ilgili tüm ibareler ve dua sıraları yerinden sökülmüş, bina sadece bir ibadethane çatısı olarak kalmış. Yerler Tzotzil’lerin kutsal gördükleri çam ağaçlarının iğne yaprakları ile döşenmiş, etraf yüzlerce çiçek ile bezenmiş. Çoluk, çocuk, anne baba ve tavuklar ile gelmiş aileler, kümeler halinde yaktıkları yüzlerce mumun önünde yerde diz çökmüş, mır mır sesler ile kendi lisanlarında sağlık, refah veya şans için dua ederek ayinlerini gerçekleştiriyorlar. Bir yandan yeni mumlar yakıyorlar, bir yandan etrafa çiçek yaprakları saçıyorlar, bir yandan da yanlarında getirdikleri şeker kamışı veya mısırdan yaptıkları ‘posh’ isimli içeceği törensel kupalarda içiyorlar.

 

 

Bir yandan da önlerindeki sunaklara şifalı olduklarına inandıkları Coca Cola adıyorlar. Maya’lı Şamanlar, kendilerinden şifa almak için gelmiş köylülerin vücutlarına kemikler, yumurtalar ve haçlar sürerek, yüksek sesle dualar ediyorlar. Köylülerin yanlarında getirdikleri tavukları önce anlayamıyorum, ancak aradan biraz zaman geçince şahit olduğum bir ritüel konuya açıklık getiriyor. Şaman bir kadına defalarca yumurtayı sürttükten sonra yumurtayı bir çanağa kırıyor, yumurta sarısının şekli ıstırabı ortaya çıkartıyormuş. Ardından şaman kadının elinde tuttuğu tavuğa büyüler yaparak, hastalığı yumurtaya transfer ediyor, ve de tavuğun boynunu ‘çat’ diye kırarak kurban ediyor. Böylece kadın hastalıktan tamamen kurtuluyor. Şimdi etraftaki diğer ailelerin yanlarındaki canlı tavuklara yaklaşan sonlarını öğrendiğim için acıyarak bakıyorum. Şamanın elinde farklı yaş grupları için farklı Maya haçları var; siyah haçlar yaşlılar, beyazlar çok genç olanlar ve de maviler orta yaşlılar için. Duvarlarda hala azizlerin resimleri duruyor, ancak Tzotzill’ler bunların hepsini kendi tanrıları ile değiştirmişler, kimilerine dua ediyorlar, kimilerine dileklerini kabul etmedikleri için söverek cezalandırıyorlar, kimilerini de camlı bölmelerin arkasında şeytanı yansıtacak şekilde aynalar ile kaplamışlar. Kiliseden çıkarken dışarıdan gözüken ile, içeride yaşanılanın akıl almaz farkı düşünüyorum, tıpkı hayat gibi…

 

 

 

 

Meksika otel, restoran ve alışveriş rehberi için: http://www.yolculukterapisi.com/meksika-rehber-otelrestoranbaralisveris/

 

 

KOZMOLOJİ, DOĞA, EVREN ANLAYIŞI VE MAYA TAKVİMİ

Mitolojiye ve kültürel antropolojiye olan merakım, eski medeniyetlerin izinden sürüklüyor beni. Meksika barındırdığı eski uygarlıkları ile bu merakı gidermek için derya deniz bir ülke. Meksika topraklarında yaşamış tüm MezoAmerika kültürlerinin hepsinde doğa ile inanılmaz mistik bir bağlantı var. Bu kültürlerin hepsi insanın yaşantısını düzenlemek, insanoğlu ve kosmos arasındaki ilişkiyi tanımlamak için doğadaki herşeye farklı anlamlar yüklemişler ve Tanrılaştırmışlar. Güneş, Ay, Venüs, samanyolu, dağlar, yıldırımlar, bulutlar, yağmur, rüzgar, hayvanlar… hepsinin kozmik düzende ortaya çıkışlarının ayrı efsaneleri var, ve de hepsi kutsal bir anlam taşıyor. İnsanın doğum, ergenlik, evlilik, ölüm gibi yaşam döngüsünü, efsaneleri yansıtan ritiüeller ve törenler düzenleyerek kozmik güçler ile uyumlamaya çalışmışlar.

 

Tüm bu uygarlıklar arasından en gelişmiş medeniyete sahip olan Mayalar. Maya’yaların en şaşırtıcı özelliklerinden birisi inanılmaz gelişmiş bir astronomi bilgisine sahip olmaları. Sadece gözün görebildiği Güneş, Ay ve Mars gibi yakın gezegen ve uyduları değil, neredeyse bütün uzak yıldızları, yıldız gruplarını ve bunların hareketlerini gözlemleyebilmişler. Ve de bu gözlemleri sayesinde bundan 5000 yıl önce bir yılı bizim hesapladığımızdan daha doğru şekilde hesaplamışlar. Hassas hesaplamalar sonucu iki ayrı takvimden geliştirmişler. Biri kutsal takvim olan 20’şer günlük 13 aydan oluşan “Tzolkin” (Gün Sayımı) takvimi. Tzolkin 13 rakam ve 20 ismin oluşturduğu kombinasyonları içeren kutsal bir döngü. “Haab” isimli ikinci takvim ise bugün bizim kullandığımız güneş takviminin çok benzeri.

 

Haab 20’şer günlük 18 ay ve Wayeb adı verilen sadece dini seramonilerin gerçekleştirildiği 5 tehlikeli günden oluşuyor. Her iki takviminde gün sayıları 52 güneş yılı sonra eşitlenir. Her 52 yılda bir yeni bir doğum, yaşam ve ölüm döngüsünün başladığına inanan Maya’lar, bu döngünün başlangıcına denk gelecek şekilde kralları için yeni bir piramit inşaa ederlermiş.
Tzolkin ile Haab’ın bitişleri aynı güne denk geliyor: 21 Aralık 2012. Maya kehanetine göre büyük bir tufanla içinde yaşadığımız çağ sona ererek ‘Büyük Devir’ denilen 5. bir çağ başlayacak.
Meksika Teotihuacan zeynep boneval 7

 

MEKSİKAYA İSMİNİ VEREN AZTEKLER VE ACIMASIZ EFSANELERİ
Meksika ülkesi adını Azteklerin kendilerine hitap ettiği Mexica (Meşika) hitabından alıyor ve Meksikalılar Aztek kültürünü bayraklarında, milli takımlarında, banka ve TV isimlerinde yaşatmaya devam ediyorlar. Fakat Meksika’da hala yaşayan halkın bir çoğu Aztekler yerine, Maya altsoylarından geliyor. Aztekler, Avrupalı istilacılar tarafından yok edilmesinden önce kurdukları Tenochtitlan, Texcoco ve Talcopan’ın üçlü birliğinden oluşan imparatorluklarını sadece iki yüzyıldan daha kısa süre devam ettirebilmiş bir imparatorluk.

 

 

Ancak Aztekler en acımasız ve şiddet dolu hükümdarlık olarak tarihe geçmiş durumda. Bugüne kadar okuduklarım arasındaki en vahşi medeniyet Aztekler, bunun sebebini uzun zamandır merak ediyorum. Okuduklarımdan bildiğim kadarı ile o çağlarda MezoAmerika’daki tüm uygarlıklarda kurban vermek dini ritüellerin vazgeçilmez bir parçası olmuş. Çünkü doğal felaketler karşısında çaresiz olan insanlar, tanrıların memnun edilmesi için insan kurbanını talep ettiği inancına dayanan inanç sistemi ve mitler kurgulamışlar. Ancak Aztekler’inki biraz daha farklı: diğer kültürler tanrılara kendi halklarından kurbanlar adarken, Aztekler diğer şehirlerdeki halkları tutsak ederek, topluca kurban seramonileri gerçekleştirmişler ve etrafa korku saçarak dini seramonileri en vahşi boyuta taşıyan kültür olmuşlar. Bunun sebebini araştırırken öğrendiğim bir efsane, Azteklerin hem savaşta olmayı meşrulaştırmasını hem de ‘kötü ve karanlık’ olana verdikleri payeyi açıklığa kavuşturuyor.

 

 

Azteklerin en önemli tanrısı ‘Quetzalcoatl’mış. Yeşil tüylerle kaplı kanatlı bir yılan olan Quetzalcoatl: toprak, su ve havayı birleştiren efsanevi bir varlık. ‘Quetzal (Yeşil tüylü kuş) hafifliğin ve göğe yükselmenin sembolü, ‘Coatl’ (yılan) bilginin, doğruluğun ve hakikatin sembolüymüş. Ölümün ve dirilişin tanrısı olan Quetzalcoatl insanlarla doğru yolu ve uygarlığı öğreten kuş-yılan-insan olarak temsil edilirmiş. Quetzalcoatl’ın en büyük rakibi ise korkunç bir savaş tanrısı olan ‘Tezkatlipoka’ (Vahşi Ayna) imiş. Tüm ahlak yapılarını zorlayan Karanlıkların ve kötülüklerin tanrısı Tezkatlipoka, kendisine ibadetin bir parçası olarak canlı insan yürekleri ve sıcak insan kanı isteyen bir tanrıymış. Aslında ‘Tezkatlipoka’, ‘Quetzalcoatl’ın karanlık yönünü, alter egosunu yani insanın içindeki dualiteyi temsil ediyormuş. Efsaneye göre Tezkatlipoka, Quetzalcoatl’ı sarhoş edip baştan çıkararak kendisine aykırı davranışta bulunmasına, ve de halkının kendi kendisini yok etmesine sebep olur. Kendi zayıflığını ve kötülük yapma eğilimini kabul edemeyen Quetzalcoatl doğu sahillerinden bir gün geri döneceği kehaneti ile güneşe yükselir. Sonuçta savaş sever taraf kazanır.

 

Aztekler törel ve tinsel değerleri bir kenara bırakarak kazanan tanrı Tezkatlipoka’ya hizmet ederler. Tezkatlipoka güneşin sussuzluğunu gidermek için sürekli insan kurban talep etmektedir. Eğer güneş susuz kalırsa hareketsizleşecek, günlük yolculuğunda duran güneşin ateşli ışıkları dünyayı yok edecektir, işte bu yüzden insanlar kurban edilmeli, yürek ve kanı güneşe sunulmalıdır. İşte bu sebeple Aztek kalıntılarındaki sunaklarda bolca kan izlerine, kurban bıçaklarına ve kurban gömülerine rastlanıyor. Aztekler ele geçirdikleri şehirlerde yüzlerce insanı kurban etmek üzere esir alıyorlarmış. Tanrı’ları memnun etmek üzere düzenledikleri törenlerde, kutsal piramitlerin sunaklarında bu kurbanların önce yüreklerini çıkartıp, daha sonra piramitlerin merdivenlerinden aşağı yuvarladıkları, daha sonra da kurbanların kanlarını içetikleri biliniyor.
Normalde halkların yaşamına ve ahlakına yön veren dünyadaki tüm efsaneler, ‘iyi’ kahramanları engeller ve sınavlar ile karşılaştırdıktan sonra tüm zorluklara rağmen sonunda hep iyi olan kazanır. Oysa, insanın içindeki kötünün kazandığına şahit olduğum bu efsane Aztek yaşamının temelinde savaşta ve kötü olmayı meşrulaştırıyor.

 

 

YAĞMUR ORMANLARI ARASINDA BÜYÜLÜ BİR MAYA ŞEHRİ: PALENQUE
Yağmur ormanlarının içinde yer alan büyüleyici ve esrarengiz Palenque antik şehrine akşamüstü gün batımından önce ulaşıyoruz. Palenque en ihtişamlı Maya şehir devletlerinden birisi. Milattan önce 300’den beri yerleşim kalıntılarına rastlanan şehir, asıl ihtişamlı dönemini 7. Ve 10. Yüzyıllar arasında yaşamış. Mayaların en kuvvetli krallarından birisi sayılan Büyük Pakal döneminde inşaa edilen piramitler ve saray hala dimdik ayakta. Sık ağaçlar ile kaplı bir ormanın içinde yer aldığı için günümüze kadar korunarak gelebilmiş. Hele ağaçların arasında zehirli dikenlerine dokunulduğunda insanı 20 dakikada felç eden bitkileri görünce nasıl bu kadar iyi korunuğunu anlıyoruz.

 

Sırtını ormana dayamış bir tepenin üzerine kurulmuş şehirde, Güneş Tapınağının tepesine çıkıyoruz, pirmatilerin arasından taa denize kadar ulaşan ovaların ihtişamlı manzarası karşımızda. Güneşin alçalan ışıkları kireçtaşı binaları kızıla boyuyor, bir zamanlar gökuşağının pastel renkleriyle boyalı piramitleri hayal edip, o günkü manzaranın muhteşemliğini hissediyorum. Birden çok yakından gelen uğultu gibi sesler ile irkiliyoruz. Öğreniyoruz ki bu sesler ormanda yaşayan maymunların bağırışları. Antik şehirde sadece biz ve maymunlar kaldık, antropolog rehberimiz Fernardo bize muhteşem Pakal’ın hikayelerini birer peri masalı gibi anlatırken zaman kavramını kaybediyoruz, adeta fantastik bir dünyadaymışız hissi uyanıyor içimde.

 

Ve güneşi 15 yy. Aztek şairi Nezahualcoyotl’un şiiri ile batırıyoruz;

Yeşim taşı bile kırılır,
Altın bile ezilir,
Yeşil kartalın kanatları bile parçalanır,
Kimse bu dünyada sonsuza tek yaşamaz,
Sadece bir anlık var oluruz.

 

Chichen Itza, Uxmal, Tulum, Teotihuacan gibi Aztek ve Maya antik şehirleri yanında Palenque gerçekten farklı bir büyüye sahip.

13 günlük yoğun bir tarih ve kültür bombardımanın ardından son 2 günümüzde Playa Del Carmen’in deniz ve kumsalına kendimizi bırakıyoruz.

 

 

 

Yazının başına dönmek için tıklayınız

 

Zeynep Atılgan Boneval

1 comment

  1. Pingback: Yolculuk Terapisi | Yolculuk Terapisi

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir