İZMİR İZLENİM&ROTALAR


Havası, suyu, toprağı, insanı güzel İzmir…

 

İtiraf ediyorum, yıllardır Alaçatı’ya gidip gelmek için, İzmir havalimanına yüzlerce kez girip çıkmama rağmen, gerçek anlamda hiç İzmir ile tanışmamıştım. Oysa ne doğal ne içten deneyimler sunarmış bu gönlü ferah şehir. Mövenpick Oteli ve değerli dostum köşe yazarı Bahar Akıncının İzmir’i destinasyon olarak tanıtmak için geliştirdikleri #destinasyonizmir projesi sayesinde, güneşli, bereketli, güleryüzlü İzmir’in gerçek güzelliklerine şahit olma fırsatım oldu.

 

 

Güneşli, rüzgarlı, pırıl pırıl, ferah bir günde İzmir’e ayak bastık. Cumhuriyet Meydanında yer alan Mövenpick otelin girişinde bizi otelin güleryüzlü ekibi karşıladı ve hep birlikte Pasaport’ta yürüyerek İzmir turumuza başladık. Kordon ile Konak Pier arasında uzanan Pasaport, ismini 1876’da inşaa edilen Pasaport rıhtımı ve binasından alıyor. 19.yy’da deniz ticaretinin gümrük kapısı olan bölge, şimdi sabah ve akşam Karşıyaka, Göztepe, Bostanlı  vapur trafiğine şahitlik ediyor ve kıyı boyunca dizilmiş kafeler vapur öncesi kahvaltı ve sonrası akşamüstü kahvelerinin uğrak noktası.

 

Mövenpick otelin bizim için İzmir lezzetleri ile donattığı denize nazır masada kahvaltıya oturuyoruz. Bozoy, Gevrek, İzmir tulumu, Ege zeytinleri, Tire’den gelen karadutlu lorlar ile adeta bir ziyafet sofrasındayız. Karşıyaka’ya uzanan ferah deniz manzarası, muhteşem lezzetleri, çıtır çıtır tazecik havası, güleryüzlü garsonları, telaşsız atmosferi minnet ile takdir ederken, İzmirli dostlarımızın neden bu kadar ehl-i keyif ve kalender insanlar olduğunu anlıyorum. Bu  gönlü ferah ve geniş cennet şehrin ruhunu almışlar, hayatı ve güzelliklerini tadına vara vara, sindire sindire yaşamayı prensip edinmişler.

 

Mövenpick otelin müdürü Melik Bey ile yanyana düşüyoruz, ve İzmir’e, işine, oteline, ekibine aşık bu olağanüstü insan ile sohbete başlıyoruz. 30 yıl önce Mövenpick  otelinde bellboy olarak başladığı otelcilik kariyerinin, yurtdışı görevlerinden sonra nasıl tekrar kendisini Mövenpick oteline getirdiğini ve de bu otelin genel müdürü olmaktan nasıl gurur duyduğunu büyük bir içtenlikle anlatıyor. Melik Bey uzun yılların verdiği tecrübe ile misafirlerin bir otelden asıl beklentisinin güleryüz, iyi niyet, empati olduğunu çok iyi kavramış, ağırlama sanatının tüm inceliklerini öğrenmiş bir alaylı. Hizmet sektöründe insan faktörünün önemini ve de bir otelin başarısında ekibin uyumunun payını fark etmiş bir takım lideri. Gün boyu ekip arkadaşlarını nasıl yüreklendirdiğine, yetkilendirdiğine ve de onlar ile nasıl gurur duyduğuna şahit olduk.  Ayrıca tam bir İzmir ve Ege aşığı. Hem bu güzel kenti keşfetmek hem de burayı bir üs alarak civarda yaşanacak farklı deneyimleri bir program haline getirme çabalarını anlattı. Günübirlik  Urla bağ ve şarap üreticileri, Seferihisar ve Sığacık pazarı, Tire turları programlarını konuştuk.  Bir yandan Fransız, İngiliz ve Osmanlı izleri taşıyan tarihi binanın ve de vızır vızır gidip gelen vapurların yarattığı nostaljik atmosferin keyfini çıkartıyorum.

 

Ardından Konak Pier’e doğru yürüyüşe başladık. Hafif bir rüzgar eşliğinde yüzüme çarpan serin ve taze havayı içime çekerek manzaranın keyfine varıyorum: palmiyeler masmavi gökyüzüne uzanıyor, mevsimin ilk çağla ve erikleri tezgahlarda  gururlar kendini sergiliyor, yerlerdeki dalga dalga kıvrımları ile siyah beyaz  hipnozite edici mozaikler Rio de Janeiro’nun Copacabana sahilini andırıyor…


Gustave Eiffel tarafından tasarlanmış taş ve çelik konstrüksüyon bina, 1890’de tamamlanmış. 60 yıl Gümrük Binası olarak hizmet verdikten sonra 1960’da balık haline ev sahipliği yapmış. Ardından özgün mimarisine sadık kalarak renove edilen bina, 2004’de mağazaları, sanat galerileri, restoranları, kafeleri ve sinema salonları ile bir yaşam merkezi olarak yeniden hayata döndürülmüş. Nar Sanat Galerisi, Beymen mağazası, Remzi Kitapevinin yanı sıra 100% Bistro, Adabeyi Restoran gibi İzmir’in en iyi yeme-içme mekanlarına ev sahipliği yapıyor.

 

Ardından Konak meydana yürüyoruz,  Sultan II. Abdülhamit’in tahta çıkışının 25. Yılını onurlandırmak adına 1901 yılında inşa edilmiş Saat Kulesi bizi karşılıyor. Beyaz mermer kaide üzerinde 25 metre yükselen kule kesme taştan yapılmış. Geometrik figürlerdeki ince taş işçiliği, zarif küçük kubbeleri gerçekten hayranlık verici.


Saat Kulesinin çaprazında yer alan 18.yy’dan kalma sekizgen mimarili minyatür Yalı (Konak) Camii ise göz alıcı Kütahya Çinileri ile meydanın başka bir yıldızı.

 

Şimdi istikamet Kemeraltı çarşısı. Labirent gibi içiçe geçmiş sokaklar ve hanlar arasında adeta zamanda bir yolculuğa dalıyoruz. Açık bir çarşıya girmeyeli, tezgahların dibinden yürümeyeli, esnafın kendisini görmeyeli  ne kadar çok zaman geçmiş. Tarihler boyu İzmir’in ticaret sahnesi, İpek yolunun batıya açılan kesişim noktası olan Kemeraltı hala tüm canlılığını koruyor. Kestane Pazarı, tarihi turşucusu, helvacısı, kahvecisi, aktarları, balıkçıları, kasapları, mefruşatçıları, tekstilcileri, gelinlikçileri, kilitçileri, kuyumcuları, beyaz eşyacıları hepsi burada. Birbirine karışan mis gibi kokular, göz alıcı renklerin cümbüşü, esnaf ile pazarlık eden müşterilerin sesleri arasında keyifle yürüyoruz, tüm paslanmış algılarım açılıyor, tüm duyularım bayram ediyor adeta.

 

Bir kahve molasını hak ettik. Kızlarağası Hanı Cuha Bedesteni kapısından girip, bir avlu kahvesinde asmaların altında mini taburelerimize oturuyoruz. Tazecik kahvenin lezzetinin tadına varırken, İzmir’in nabzını tutan Kemerlatı Çarşısının canlı enerjisini, yaşam ritmini içime sindiriyorum.  Alışveriş merkezlerini bize unutturduğu yakın temas,  içiçelik, içtenlik, doğallık duygularını yeniden yaşamanın gülümsemesi yüzümde…

 

Yeni rotamız Agora, çarşının sokakları arasından ilerleyerek, Osmanlı döneminde Portekizlilerin yerleştiği Havra sokağını ziyaret ederek, yolun karşısına geçip Agora’ya doğru tırmanıyoruz. Pırıl pırıl güneşle hava iyice ısınıyor, rüzgarla narenciye ağaçlarının mis gibi çiçek kokuları burnuma çalınıyor.

 

Biraz İzmir’in tarihine dalıyoruz. 8500 yıldır uygarlığın beşiği olmuş İzmir, güneşin ve rüzgarın kutsadığı bereketli topraklarında, birçok farklı din, dil, ırk ve medeniyete ev sahipliği yapmış, bilim, sanat, felsefe, edebiyat, mimari ve psikiyatride gelişmelere damga vurmuş. Bu çok kültürlük sayesinde, herkese kucak açmayı öğrenmiş İzmir… Farklılık ve özgürlüklere saygılı, medeni ve insancıl bir karaktere bürünmüş, uyum ve hoşgörünün şehri olmuş İzmir.

 

İzmir’in  antik ismi Smyrna. İzmir agorası, MÖ. 4 yy’da antik Smyrna Kenti’nin taşındığı Pagos (Kadifekale)’un kuzey yamacında kurulmuş. Kökleri M.Ö 4.yy’a dayanan bu Agora’nın günümüze kadar ulaşan kalıntıları, M.S 178 depreminden sonra Roma imparatoru Marcus Aurelius tarafından yeniden inşa ettirilmiş bölümler.

 

Dikdörtgen bir forma sahip, ortada geniş bir avlu ve etrafı sütunlu galerilerle çevrilmiş agora, yapıların niteliğinden anlaşıldığı üzere politik ve ticari bir işlev görüyormuş. Görkemli Faustina Kapısı, bazilikası, sütunları, kemerli yer altı galerileri,  tonozları, sarnıçları ile tarihte bir yolculuk yaptığınız agora’da beni en çok etkileyen antik çağlardan beri taş duvarları arasından süzülen sular oldu.

Öğle yemeğini hak ettik. İzmir’in en ünlü esnaf lokantalarının simge isimlerinden Adil Müftüoğlu Lokantası’nda soluğu alıyoruz. 58 yıldır gerçek İzmir ve Ege lezzetleri sunan bu lokantanın, dökme demir fırınında, odun kömürü ateşinde pişen tüm yemekleri gerçekten muhteşem. Zeytinyağlılar, yöresel otlar ve pazı sarması ile başlayan ziyafetimiz, lor tatlısı ile son bulduğunda, tattığımız 15 çeşidin her birinin tadı hala damağımda. 22 yıldır müessesenin şefi olan Muhammer ustaya binlerce teşekkürler sunarak çıkıyoruz sokağa.

Karnımız ve ruhumuz tok yollara dökülüyoruz yine. Kemeraltının biraz daha tavaf ettikten sonra, sahilde yapacağımız fayton turu için Konak Pier’e geri yürüyoruz. Mövenpicik Otelin İzmir gezisi programına katılacak herkesin tadacağı şampanya ve çilekten biz de tadıyor ve elimizde kadehler ile İzmir Kordon boyunca etrafı seyrederek ilerliyoruz.

 

Gündoğdu Meydanı’nda turumuz sonlanıyor ve Alsancak keşfimiz başlıyor. Hem öğle yemeğinin muhteşem lezzetleri, şampanyanın çakır keyfi, sokaklara yayılan limon çiçeği kokularının etkisi ile mutlu bir tebessüm ile Alsancak ara sokaklarını, kafe ve butiklerini keşfe çıkıyorum.

Ardından sahile inip gün batımında Kordon boyunca yürüyorum, bir tarafımda güneş denize doğru alçalıyor, diğer tarafımda Osmanlı ve Levanten izleri taşıyan neo klasik binalar kızıla çalıyor, yüzüme imbatın serinliği çarpıyor… İzmir’i doya doya yaşamanın mutluluğu ile gülümsüyorum.

 

 

 

İzmir otel, restoran ve alışveriş rehberi için:  http://www.yolculukterapisi.com/izmir-rehber-otelrestoranbaralisveris/

 

 

DİĞER İZMİR ROTALARI

  • Kadifekale manzaraları: Agora’ya kadar gitmişken, biraz daha yukarıda yer alan Kadifekale’ye tırmanıp, İzmir’i ve körfezi ayaklar altına alan manzaranın keyfine varabilirsiniz.
  • Asansör ve Dario Moreno Sokağı: Levantenlerin İzmir’e kattığı renk ve dokular mimaride kendini gösterirken, şehre hediye ettikleri en büyük armağan ise Asansör. Halil Rıfat Paşa semti ile Mithat Paşa Caddesi arasındaki ulaşımı kolaylaştırmak amacı ile 1907 yılında Musevi iş adamı Nesim Levi tarafından yaptırılan asansör, 155 basamağı tırmanmak zorunda kalmayan halka adeta nefes aldırmış. Asansörün Halil Rıfat Paşa sokağına ulaştığı yerde, demir konsollar üzerinde yer alan ahşap balkondan İzmir’in kuşbakışı manzarası son derece keyif verici.  Asansöre ulaşmak için girilen Dario Moreno sokağı bugün kafe ve restoranlar ile tam bir keyif merkezi.
  • İzmir Arkeoloji Müzesi: İzmir Agorası kazısında ortaya çıkartılan Artemis-Poseidon-Demether kabartması, Nehir Tanrısı Kaistros Heykeli, Teos Dionysos Tapınağı’na ait frizler ile Miletos Tiyatrosu’nun kabartmaları, İasos (Güllük), Phokaia (Foça), Klazomenai (Urla), Kyma (Aliağa), Erythrai (Ildırı) ve Pitane (Çandarlı) antik kentlerinin seramikleri gibi İzmir ve çevresindeki antik uygarlıkların yazıtları,  heykelleri, sunakları, mezar taşları, mozaik ve kabartmaları sergileniyor.
  • Tarihi Alsancak Garı, İzmir’in tam merkezinde bulunan, 1858’de inşaa edilen Alsancak Garı, Türkiye’nin Kemer istasyonundan sonra en eski ikinci tren istasyonu.
  • Arkas Sanat Merkezi 1. Kordon’da 1800’lü yıllarda inşa edilen, uzun yıllar Fransız sefareti olan tarihi bina, Arkas Holding’in sanat ve sosyal sorumluluk merkezi haline getirildi, ve çok güzel sergi ve etkinliklere ev sahipliği yapıyor.
  • Arkas Müzesi Bornova’daki Deniz Tarihi Merkezi’nde bulunan 89 gemi maketi, 126 parça gemi antikası ve 67 tablo koleksiyonu inanılmaz güzel. Salı – Perşembe – Cumartesi günleri açık.
  • İzmir Etnoğrafya Müzesi: 18.yy sonu inşaa edilen neo-klasik binada dokumacılık, çömlekçilik, urgancılık gibi yöresel ve geleneksel tarihi el sanatları örnekleri sergileniyor.
  • Latife Hanım Köşkü: Göztepe’de yer alan köşk hem okul hem de müze olarak hizmet veriyor.
  • Yunan Konsolosluğu Binası: Kordon’da yer alan bembeyaz neo-klasik bina gün batımında renklerin oyununa adeta perde oluyor.
  • Kültürpark: İzmir’ın fuar alanı olan kültürpark binlerce ağacı, manolyaları ve çiçekleri ile İzmir’in akciğeri.
  • Pırlanta Üçgeni: İzmir Musevilerinin kutsal rotası en büyük sinagog Beth Israel, Beth İllel sinagogu, Gür Çeşme mezarlığı ve kutsal havuzu

 

 

İZMİR CİVARINDAKİ KEŞİFLER

En büyük ozan Homeros’un vatanı, ilk kent planlamacılığın uygulandığı şehir İzmir’in yakınlarında da keşfedilecek birçok antik şehir, üzüm bağları, sayfiye kasabaları gibi alternatifler var:

  • Parşömenin keşfedildiği ve psikiyatrinin ilk adımlarının atıldığı Bergama
  • Denizaşırı ticaretin beşiği Akdeniz foklarının yurdu, İonyalıların 12 antik şehrinden birisi olan Foça,
  • Dünyanın yedi harikasından birisine ev sahipliği yapan Efes,
  • Türkiye’nin ilk ‘citta slow’ kasabası Seferihisar,
  • Yerel ve organik pazarı ile ünlü Sığacık,
  • Menderes nehrinin ağzında kurulmuş antik şehir Milet,
  • Eski taş evleri ile pitoresk Rum köyü Alaçatı, rüzgarı ile sörfün cenneti Alaçatı koyu
  • Yemyeşil tepelerde inşaa edilmiş orjinal mimarisini koruyan  Rum köyü Şirince,
  • pırıl pırıl suları ile Dikili ve Çeşme,
  • şarap bağları, enginar ve kavun tarlaları ile bezenmiş Urla ve Ovacık.

 

 

 

Yazının başına dönmek için tıklayınız

 Zeynep Atılgan Boneval