HİNDİSTAN

Dünyada gördüğüm ülkeler arasında en çok etkilendiklerimin başında Hindistan gelmesine rağmen, bunca yıldır elim varmadı yazmaya…

 

Ne şanslıyım ki Hindistan ziyaretlerim benim için gerçekten çok ruhani ve duygusal deneyimler oldu… Her hatırladığımda hala tüylerim ürperiyor… Ruhumda bıraktığı izler – üzerinden yıllar geçse de – taptaze duruyor.

 

Öyle derinliği, çeşitliliği, sürprizleri ve yansımaları olan, öyle gerçek bir ülkeki Hindistan, kelimelere sığdırmak mümkün değil.  Tanımlar ve tasvirler sadece soyutlama olarak kalıyor, ne yazık ki somut ve net olamıyorum Hindistan için: Taj Mahal şöyle büyülü, Jaipur böyle pembe, Jodhpur şöyle mavi, Udaipur böyle buğulu demek boş geliyor.

 

Hele birkaç ziyaret ile ‘Hindistan’ı tanıdım, anladım’ demeye  dilim varmıyor.

 

İşte bu yüzden ancak Hindistan’ın bende bıraktığı izleri ve duyguları yazıp paylaşabileceğim.

 

Hindistan’ı bir ziyarette anlamak mümkün değil, hatta kanımca beş sefer bile yeterli değil…

 

Yirmidokuz bölge, onsekiz farklı resmi dil, onbinlerce farklı diyalekt, binlerce Tanrı ve Tanrıça, yüzlerce değişik ritüel ve seremoni… Neresinden tutacağınızı, hangisini kavrayacağınızı şaşırıyorsunuz…

 

Bir Hint deyimi ülkenin keşfinin zorluğunu çok güzel özetliyor: ‘Hindistanı tanımak için en az üç kez reenkarne olmanız lazım.’

 

 

Ayrıca Hindistan sadece ziyaretinize eşlik eden, bir kez görüp, tanıyıp, idrak edip, sonra da unutabileceğiniz bir ülke değil…

 

Sizinle yaşamaya devam ediyor. Dünyaya bakışınızı, algılayışınızı değiştiriyor. İyisi kötüsü, doğrusu yanlışı, utancı onuru ile insan doğasına bakmaya zorluyor sizi.

 

Fark ettiklerinizi sevseniz de, sevmeseniz de kabul etmeye mecbur kılıyor.  Sanki içinize işliyor ve sizi dönüştürmeye başlıyor.  Şahit olduğunuz sahneleri unutmayı, bir hayal olduğuna inanmayı isteseniz de, sizi bir hayalet gibi avlıyor.

 

Hindistan tam anlamı ile ‘ham’ bir deneyim sunuyor. Manikürlü, yapmacık veya mükemmelliyetçi olmaya çalışmıyor.

 

Yollarda arabalar, motorsikletler, ağzına kadar insan ve hayvan dolu otobüsler, caddenin ortasında yürüyen insanlar, inekler ve köpekler,  sokaklarda yalınayak hatta çıplak yaşayan insanlar, uyuyanlar, tuvaletini yapanlar, tapınaklarda oradan oraya atlayan maymunlar, yerlerde koşuşturan böcekler, fareler… Keşmekeş bir trafik, sonu gelmeyen sağır edici kornalar, burnunuzu yakan kesif kokular, gözlerinizi acıtan toz bulutu, kalabalıkta mecburen temas ettiğiniz yapış yapış tenler, göz kamaştıran parlak renkler… Tüm duyularınızı zorlayan Hindistan, sizi allak bullak ediyor…

 

Hindistan tüm ikilemlerini olduğu gibi yüzünüze çarpıyor. Önce bir duvara toslamış gibi hissediyorsunuz, şaşkınlık ve kafa karışıklığı içine düşüyorsunuz.

 

Her köşe başında karşınıza çıkan acımasız fakirliğin, burnunuzun dibindeki merhametsiz açlığın, insafsız talihsizliğin, aslında inkar edemeyeceğiniz kadar yakınınızda olduğunu anlıyorsunuz.

 

Bu zorlu gerçekliğinin, aklınızda uyandırdığı soru işaretleri, kalbinizde yarattığı keder ve umutsuzluk, sizi, kendi içinize dönüp, derinlerdeki en büyük korkularınız ve de en vahşi yanlarınız ile yüzleşmeye zorluyor.

 

Ancak tüm bu dualitenin, kendi gerçekliğinizin bir parçası olduğunu kabul ettiğinizde, rahatlayıp kendinizi akışa bırakabiliyorsunuz. İşte ancak o zaman büyüleyici ve sürükleyici bir serüven başlıyor. Çocukların merakını,  kadınların bakışlarındaki haysiyeti,  erkeklerin gülümseyişlerini, dedenin şefkatini, insanların birbirine bağlılığını yakalamaya başlıyorsunuz. Herşeye rağmen umudu  ve sarsılmaz inancı görüyorsunuz. Ganj nehri kıyısında bir ölü yakma törenine şahit olduğunuzda, bir göz açıp kapayıncaya kadar geçen anda sonsuzluğu yaşıyorsunuz.

 

Benim için Hindistanda olmak demek, tüm duyularım ile hayatta olduğumun farkına varmak, hayatın bir paradoks olduğunu kabullenmek demekti. Beni sarmalayan inanılmaz enerjinin farkına varıp, hafızama kazınan deneyimler ve hatırlar sonucu bir daha aynı insan olmamak demekti.

 

 

Doğaüstü Hikayeler ve Mitlerin ülkesi

Hindistan’da yazılı ve somut gerçeklere dayanan bir tarih anlayışı yerine, din, tarih, ve mitolojinin içiçe geçtiği köklü bir hikaye anlatımı geleneği var. Masallar, efsaneler, mitler, baladlar, ritüeller kanalı ile kuşaktan kuşağa aktarılan çok katmanlı hikayeler, mantığınızı ve inanışlarınızı zorluyor. Sebep sonuç ilişkileri ve bilimsel gerçeklikler şartlanmış zihinlerimiz ile çelişen bu hikaye örgülerindeki hayranlık verici insaniyeti, merhameti, hakkaniyeti, doğruluğu duyduğunuzda karşısında duramıyor ve kendinizi kaptırıyorsunuz.

 

 

Tanrıların Çocukları

Her farklı sebep ve durum için farklı bir Tanrı’sı var Hindu’ların. Brahma yaratıcı, Vişnu koruyucu, Şiva ise yok edicidir. Surya güneşi, Hanuman rüzgarı, Rama aydınlığı, Ganeş bilgi ve hikmeti, Krişna ise ilhai enkarnasyonu, Agni evlerin koruyucusunu, Çri güzellik ve sağlıği, Lakşmi servet ve iyi talihi temsil ediyor.  Her bir tanrının varoluşu ve işlevi, sanki bir insamışçasına başından geçen olayları anlatan hikayeler ile  tasvir ediliyor.  Tanrıların reenkarnasyonları ve avatarları da eklenenince ortaya binlerce (30.000’e yakın) tanrı ve tanrıça hikayesi çıkıyor. Her bir Hindu içinde bulunduğu duruma uygun tanrıdan yardım isteyip, ona dua edebiliyor. Eğer Tanrılar durumlar için yetersiz kalıyorsa, yeni bir hikaye ve Tanrı yaratmak mümkün olabliyor. Hintli gurumuz Sadhguru’nun çok güzel bir deyişi var: ‘Sizler Tanrı’nın sizi yarattığına inanıyorsunuz, oysa bizler Tanrı’larımızı kendimiz yaratıyoruz.’

 

Hinduizmin en güzel tarafı öteki dünyanın anahtarını elinde tutan bir ruhban sınıfının olmaması. Evet din adamları olan Brahmanlar mevcut, ancak sadece kişinin kendi yolculuğunu tamamlayabilmesi için yol gösterici olarak, herkesi birbirine benzetmek için değil. Hintliler neden dünyaya geldiklerini irdelemek, yaşamlarının anlamını sorgulamak ve hayat amaçalarını gerçekleştirmek için bir din adamına ve mabede ihtiyaç duymuyorlar. İç dünyalarında kendi hesaplaşmalarını yapmaya yetecek hikayeler, gösterici efsaneler mevcut. Yani herbir Hindu aslında bir mistik.

 

 

Ganj kıyısında ölü yakma Seremonisi

Doğum – Ölüm – Doğum döngüsüne çok yakından şahit olduğunuz bir kültür. Bizde ölüm ne kadar kapalı kapılar, tabut ve mezar ile gözlerden uzak tutuluyorsa, Hindistan’da da o kadar hayatın içinde.  Hindu inanışına göre ölüm hayatın sonu değil, yeni başlangıç. Reenkarnasyona, yani ruhun ölmeyip tekrar yeryüzüne döneceğine inanıyorlar. Ölünün ruhunun temizlenerek bir sonraki hayatına geçişi yapabilmesi için yakılarak küllerin Ganj’a karışması gerekiyor. ‘Hayatın Hediyesi Ganj Ana’ diye tanımladıkları Ganj nehri, Hintliler için çok kutsal. Etrafına yaydığı verimlilik, sağladığı elektirik, taşımacılık ve haberleşme gibi somut faydaların yanı sıra, efsaneye göre koruyucu Tanrı Vishnu’nun kafasından doğarak ayaklarından akan bu saf ve ilahi nehir ile sadece temas etmenin bile insanı günahlarından arındıracak güçte olduğuna inanıyorlar.

 

Ölüm gerçekleştikten kısa bir süre sonra cansız beden Ganj kıyısına getiriliyor, nehir kıyısında yer alan sunaklardan birisine çıplak bir şekilde yatırılıyor, Ganj’dan alınan suyla yıkanıyor. Üzerine renki örtüler örtülüyor, çiçekler ve boyalar serpiliyor. Ölünün oğlu, yoksa da ailenin diğer erkeği , sermoninin lideri olarak sunağın altına odunlar yerleştiriyor ve ateşe veriyor. Göz açıp kapayıncaya kadar kısa bir sürede bedenin küle dönüşmesine şahit oluyorsunuz, ancak sonsuzluk gibi geliyor insana.

 

 

Günlük Hayattan Sahneler

Hindistan’da absürd diye nitelendireceğiniz o kadar çok sahneye şahit oluyorsunuz ki, şaşıp kalıyorsunuz. Yol kenarında yemek yiyen bir adamın yanına yaklaşan ve yemeğine bakan bir inek, tapınaklarda oradan oraya atlayan maymunlar, otobüsler geri geri park ederken, diğer araca yakınlığını otobüsün kasasına vuruş hızı ve şiddeti ile belirten, arka sensörü görevi gören muavinler,

 

Yollarda arabalar, motorsikletler, ağzına kadar insan ve hayvan dolu otobüsler, caddenin ortasında yürüyen insanlar, inekler ve köpekler,  sokaklarda yalınayak hatta çıplak yaşayan insanlar, uyuyanlar, tuvaletini yapanlar, tapınaklarda oradan oraya atlayan maymunlar, yerlerde koşuşturan böcekler, fareler…

 

 

Parlak, çarpıcı, göz alıcı renkler

Rajastan’da kadınlar neredeyse fosforlu renklerde ipek dokuma ve keten kumaşlardan ‘sari’ ler giyiyor. Sadece beş metrelik bir kumaştan ibaret bu giysiyi vücutlarına özel bir şekilde sarıyorlar. Turuncu, Pembe, Kırmızı, Sarı, Turkuaz, Mor renklere bürünmüş kadınlar sokaklarda çarpıcı bir renk cümbüşü yaratıyor.

 

Nerelere uğrayalım derseniz?

Mumbai‘de Leopold Cafe Shantaram romanının bir sahnesi gibi! Jaipur‘da Narain Niwas Palas otelin barı Palladio Bar mutlaka bir içki molasını hak ediyor. Yine Jaipur’da şehrin dışında dağların tepesinde yer alan Samode Palace otel, tarihi bir sarayda oryantal ancak asilzadelere layık soylu bir konaklama deneyimi  sunuyor.

 

 

 

 

Yazının başına dönmek için tıklayınız

 

Zeynep Atılgan Boneval