HASANKEYF, DARA VE YUKARI MEZOPOTAMYA ROTALARI

HASANKEYF

Sular altında kalacak antik şehir ile ilgili o kadar çok resim görmüş, o kadar çok yazı okumuştum ki, tanıdık bir yere gidiyor gibiydim.  Dicle suları üzerinde inşaa edilmiş, döneminin ilim ve mimari harikası köprüsü ve de yükseklerde kurulmuş eski şehir kalıntırları ile bir peri masalını andırdan Hasankeyf, insanı hayran bırakıyor kendine.

 

Hasankeyf ismi güzel taş anlamına gelen ‘Hısn Keyfa’ kelimesinden geliyor. Ayrıca Süryanice kaya ve taş anlamına gelen ‘kifa’ kelimesi bu tezi doğruluyor.

 

Dicle Nehri üzerinde kurulmuş Hasankeyf’in  6000 yıl öncesine uzanan bir tarihi var, sırası ile Med, Pers, Asur, Bizans, Artuk, Eyyübi ve Osmanlı egemenliğinde yaşayan şehir OrtaÇağ’da ticaret yolunun üzerinde iken altın dönemini yaşamış.

 

Şehirliler nehir boyunca yükselen dağlık alanda ve vahşi doğada yaşam alanları yaratabilmek için kalker kayaları oyarak mağaralar yaratmışlar. Yüzyıllar boyunca mağara sayısı 3.000’e ulaşmış. İlçe halkı 1969 yılına kadar bu mağaralarda yaşamış, Hasankeyf  Kalesine çıktığınız zaman mağara evlerin içini rahatlıkla görebiliyorsunuz.

 

HasanKeyf’in en etkileyici özelliği ise El- Rızk Camisi. 1230′lu yıllarda şehri ele geçiren Eyyübiler şehre birkaç harika mimari katkıda bulunmuşlar, El- Rızk Cami bunların başında geliyor. Cami minaresinin en önemli özelliği çift merdivenli oluşu. İşte 1409 tarihinde inşaa edilmiş efsunlu minarenin hikayesi: bir taş ustasının çırağı artık yetiştiğine inanarak kendi ustalığına başlamak ister, kendisinin artık bir önemi kalmayacağından korkan usta çırağa karşı çıkar, karara varabilmek için halka danışır çırak,  halk da ikisinin de ehliyetini ispat etmesi için yarışmalarına karar verir. Çırak kendini göstermek için çıkış ve iniş yolu ayrı çift merdivenli bir minare yapar, ancak bunu bir sır olarak tutar. Ve minareyi ustadan önce tamamlar. Bu sırada kıskanç usta rekabetinden korktuğu çırağı öldürme planları yapmaktadır, minarenin üstünde gördüğünde elinde hançerle tırmanmaya başlar, çırak ise kimseye görünmeden diğer merdivenlerden aşağı iner. Usta tepede kimseyi göremez, bir de bakar çırak aşağıda, ‘nasıl indin?’ diye seslenir aşağıya, çırak da atladım der, usta o an anlar çırağın çift merdiven yaptığını ve boynuzun kulağı geçmesini gururuna yediremeyerek atlar aşağıya…

 

El Rızk Camisinin yanında Dicle üzerinde yer alan eski köprü ayaklarını ve Hasankeyf antik şehrini seyredebileceğiniz bir alan mevcut. Bugün çoğu yıkılmış ve sadece üç ayağı kalmış köprünün boşluklarınızı tamamlayınca, görkem ve heybetini hayalinizde canlandırabiliyorsunuz, zaten  OrtaÇağ’ın en ihtişamlı köprüsüymüş. Dev gibi kesme taşlardan yapılmış köprü zamanının teknoloji ve mimari harikası. 1116′da Artuklu Fahrettin Karaaslan tarafından yapılmış. Köprünün Batman yoluna bakan ilk ayağı üzerine kondurulmuş bir gecekondu ise traji-komik.

 

2014-2015’de faaliyete geçmesi beklenen baraj gölü suları altında kalacak olan Hasankeyf, Raman dağı eteğindeki yeni yerleşim alanına taşınmaya başlamış bile. İleride antik Hasankeyf’ten geriye ne köprü, ne cami, ne de minare kalacak. Halfeti baraj suları altındaki minare görüntüsüne benzer bir görüntü ile yetinmek durumunda kalacağız. Yazık…

 

Bir sonraki istikamet kale. Kaleden Hasankeyf’in manzarasına doyum olmuyor. Eyyübler 1328′de Hasankeyf kalesinin içinde küçük bir saray da inşaa etmiş. Kireç ve kalkerden yapılan kale baraj sularının üzerinde kalacak ancak zamanla suyun rutubeti ile eriyip yok olma tehlikesi de taşıyor.

 

Hasankeyf çıkışında Batman yolu üzerinde Akkoyunlular tarafından inşaa edilmiş Zeynel Bey Türbesi görülmeye değer bir tarihi eser. Sapsarı çiçek tarlasının ortasında tek başına duran silindir şeklindeki türbe  turkuvaz ve lacivert çini bezemeleri ile gerçekten büyüleyici. İçine girince de beklemediğiniz bir sekizgen yapı ile karşılaşıyorsunuz. Türbeden Hasankeyf kalesine doğru baktığınızda ise zamanla aşınan taşın arkasından ortaya çıkan, dağın tepesine kadar çıkan zig zag gizli tüneller.  Kaleyi ve şehri akınlara karşı korurken kullanılmış bu gizli tüneller.

 

 

DARA ANTİK ŞEHRİ

Mardin il merkezinin 30 km. doğusunda Oğuz köyünde yer alan Dara öyle bir antik yerleşim alanı ki, eğer antik kazılar yapılarak ortaya çıkartılsa Efes’i gölgede bırakacak bir ihtişama sahip. Antik bir yerleşim bölgesi olan Dara, kalesi, surları, sarnıçları, su yolları, agorası, tiyatrosu ile hayranlık verici bir garnizon şehriymiş.

 

Yukarı Mezopotamya bölgesinin en önemli merkezlerinden birisi olan Dara’nın kalesi, harabelerinin bulunduğu yerdeki yığma bir tepede yer alıyor. Kalenin tarihi bazı kaynaklara göre Pers hükümdarı Darius’a kadar uzanıyor.  Dara Antik Kenti’nde, Geç Roma, Erken Bizans, Selçuklu ve Osmanlı yapılarını bir arada görmek mümkün. Bu yapılar arasında, şehrin surları, kapısı, agora ve sütunlu caddesini, tarihi köprüsü, sarnıçlarının yanı sıra mozaikli yapı, Perslerle yapılan savaşta kullanılan surun dışındaki hendek, nekropol alanı ve mezarlık alanındaki kümbet yer alıyor.

 

Doğu Roma İmparatoru Anastasius döneminde, Mardin bölgesini Sasaniler’e karşı korumak için bir ordugâh şehri haline getirmek üzere, üç yıllık bir çalışmanın ardından 507 yılında şehrin inşası tamamlanmış. İmparator Justinianus  zamanında ise Dara’ya su sarnıçları inşaa ettirilmiş,  kerpiç ve tuğladan yapılmış mevcut surlar daha sağlam malzemeyle yenilenmiş, 4 kilometre uzunluğunu bulan surlar üzerine küçük garnizon kaleleri olan 28 adet burç inşa edilmiş.

 

Dara’nın çok önemli iki özelliği var. Birincisi ilk biyolojik savaşa sahne olması. Şehir sürekli Sassani akınlarına maruz kalmış. Sassani’lerin sur duvarlarını yıkmak için akıllı bir hamlesi olan barajı yıkarak surları patlatma stratejisine, Roma’lılar gizlice inşaa ettikleri ikinci sur duvarlar ile karşılık vermiş ve şehir düşmemiş. Sassaniler daha haince bir fikir geliştirerek binlerce küp akrep ve yılanı toplayıp mancınıklar ile şehri bombardımana tutmuş ve bu ilk biyolojik savaşa direnemeyen şehir düşmüş.

 

Diğer önemli özelliği ise su sarnıçları. Birisi 13 metre derinliğindeki 10 gözlü temiz su sarnıcı, diğer ise yerin altına inşaa edilen 20 metre derinliğindeki su sarnıcı. Ancak sarnıç kullanılamadan şehrin düştüğü tahmin ediliyor. Daha sonra bu ikinci sarnıç alanı zindan olarak kullanılmış.

 

Dara’nın çıkışında yer alan kaya mezarları ise gerçekten görülmeye değer. Şu ana kadar sadece %30′u ortaya çıkartılabilmiş.  Eğer devlet konuya eğilir ve bütçe yaratabilir tüm antik şehir ve kaya mezarlığındaki  kazılar tamamlanabilir ve Türkiye bir başka antik şaheser kazanabilir.

 

Bu arada rotaları izlerken karşınıza göçebe sürüler çıkacak, baharlarda taze otları takip eden göçerler, koyun keçi eşek ve köpekleri ile, en kestirme olan asfalt yolları kullanıyor.

 

Bahar aylarında ise yeşil sarı ekinlerin arasında ortaya çıkan gelincik tarlalarını seyretmeye doyum olmuyor.

 

 

 

 

DİĞER GÖRÜLECEK YERLER

 

SAVUR

  • Hacı Abdullah Konağı / İki derenin ortasındaki bir tepeye kurulmuş Savur köyü eski Mardin Midyat yolu üzerindeyken ticari bir öneme sahipmiş, şimdi sessiz ve sakin pitoresk bir köy. Tepesinde yer alan 250 yıllık Abdullah Bey Konağından derenin ve rüzgarın sesini dinlerken, karşı tepede yer  alan Savur Kalesi ve tepeden aşağı inen evlerin teraslarını semalarda süzülen güvercin, atmaca ve şahinleri seyredebiliyorsunuz.
  • Mor Dimet Manastırı / Mardin Savur ilçesi Dereiçi Köyü’nde bulunan, kesme ve moloz taştan yapılmış, inanışa göre romatizma hastalarının şifa bulduğu manastır.

 

 

NUSAYBİN

  • Mor Yakup Manastırı ve Okulu / Mardin’in Nusaybin ilçesinde bulunan Mor Yakup manastırı Yukarı Mezopotamya bölgesindeki kiliselerin en eskisi ve de bazı kaynaklara göre ilk üniversite. Manastır, Mor Yakup’un 328 yılında öldürülmesi üzerine aynı yerde bulunan bir mecusi mabedi üzerine inşaa edilmiş. Episkopos Mor Yakup ile öğrencisi Mor Efram Nikeia’da Hıristiyanlığın konsil toplantılarına katıldıktan sonra Nusaybin’e döndüklerinde burada Nusaybin Okulunun yapımına başlamışlardır. Bu okulu 326’da açmışlar, felsefe, mantık, edebiyat, geometri, astronomi, tıp, hukuk eğitimi veren okulu 38 yıl boyunca Mor Efram yönetmiş. Okuldaki çalışmalar sonunda Grekçe’den birçok yazma eser Süryanice’ye çevrilmiş. 
  • Mor Evgin (Augen) Manastırı / Mardin Nusaybin ilçesi, Girmeli Bucağının 7 km. kuzeyinde, Tur Abidin Dağı yamacında 500 metre yüksekliğinde kayalara oyularak 3.yy’da inşaa edilmiş kilise  en eski Süryani kiliselerinden birisi. Hıristiyan azizlerinden Mor Augen anısına yapılmış bu manastır, adeta bu diyarların Sümela’sı.
  • Gırnavaz Harabeleri / Nusaybin’in 4 km. kuzeyinde, Habur Nehri kollarından biri olan Çağçağ Deresinin doğusunda, takriben 300m. Çapında ve 24 m. yüksekliğinde önemli bir höyük alanı.Arkeolojik kazılar sonucu Girnavaz’ın MÖ. 4000lerden MÖ. 2. yüzyıla kadar sürekli olarak iskân edildiği anlaşılmıştır.Çivi yazılı belgelerden bir tanesi tarihi coğrafya açısından büyük önem taşır. Bu belgede Gimavaz Nabula eski adıyla ifade edilmektedir. Yerleşimin ulaşılabilen kültür tabakasını M.Ö.4000 sonlarına tarihlenen genç Uruk devri oluşturmaktadır. Bu kültür tabakasının üzerinde yer alan MÖ.3000 ortalarında yerleştirildiği sanılan Er Hanedanlar devri mimari tabakaları daha çok ölü gömme adetleri açısından araştırılmış ve değerlendirilmiştir. Er Hanedanlar devrinden sonra Girnavaz, M.Ö.2000 başlarına tarihlenen Eski Asur. MÖ.2000 ortalarına tarihlenen Hurri-Mittani ve M.Ö.2000 sonlarına tarihlenen Orta Asur devirlerlerinde de yoğun bir şekilde iskân görmüştür.

 

 

5 GÜNLÜK ROTA

Gün 1: Öğleden sonra İstanbul’dan Mardin havalimanına iniş, Mardin Kasımiye Medresesi ve Sabancı Müzesi gezisi, Sabancı Müzesi Terasından gün batımı, Cercis Murat Konağında akşam yemeği, Maridin Otel’de konaklama

Gün 2: Mardin’den Hasankeyf’e hareket, Hasankeyf antik şehri ve Zeynel Abdin türbesi gezisi, Hah (Anıtlı) Köyü Meryem Ana Manastırı ve Mor Sobo ziyareti,  Savur’da Abdullah Paşa Konağı ziyareti ve öğle yemeği, Midyat yolunda Deyr-ul Umur (Mor Gabriel) Manastırı ziyareti, Midyat Konukevi terasında gün batımı, Midyat Kasr-ı Nehroz’da konaklama

Gün 3: Midyat sokakları gezisi, Gelüşke Hanı, Gümüşçüler Çarşısı, Estel Hanı

Beyaz Su’da öğle yemeği, Dara Antik şehri ziyareti, Nusaybin’de Mor Yakup Manastırı ziyareti, Nusaybin Şırnak yolu üzerinde Tur Abidin Dağı yamacında Mor Evgin (Augen) Manastırı ziyareti, Midyat Kasr-ı Nehroz’da konaklama

Gün 4: Midyat’ın Altıntaş (Keferze) köyündeki İzozoel Kilisesi, Midyat’ın Güngören (Keferbe) Köyünde Mor Estafanos Kilisesi ziyareti, Mardin’e hareket, Antik Şarap Fabrikası ziyareti, Deyrul Zaferan Manastırı ziyareti, Mardin Müzesi ziyareti. Mardin’de gün batımı ve Şahin Tepesi Beşir’in yerinde akşam yemeği. Maridin Otel’de konaklama

Gün 5: Özel izin ile Mardin Kale’si ziyareti, Zinciriye Medresesi, Şehidiye medresesi, Kız Meslek Lisesi kapısı ve binası, Ulu Camii, Tokmakçılar Konağı, Kırklar Kilisesi, Bakırcılar Çarşısı, Revaklı Çarşısı gezileri… akşamüzeri uçağı ile İstanbul’a dönüş.

 

 

Mardin izlenim ve rotaları için: http://www.yolculukterapisi.com/mardinmidyat/

Mardin otel, restoran ve alışveriş rehberi için: http://www.yolculukterapisi.com/mardin-rotalari-ve-rehberi/

Midyat izlenim, rota ve rehberi için: http://www.yolculukterapisi.com/midyat-izlenimrota-ve-rehberi/

Hasankeyf, Dara ve Yukarı Mezopotamya izlenim ve rehberi için: http://www.yolculukterapisi.com/hasankeyf-dara-ve-yukari-mezopotamya-rotalari/

 

 

YÖRESEL LEZZETLER 

Arap ve Süryani etkileri Mardin Mutfağında kendisini gösteriyor. Osmanlı’nın Halep ilinin yemeklerinin yanı sıra çeşitli baharatlar ile lezzetlendirilmiş çorbalar, etler, tatlılar yörenin tatları arasında yer alıyor. Baharat Mardin mutfağında çok önemli bir yer tutuyor, Otaçağ’da İpek Yolu üzerinde bulunan Mardin’in, baharat yolunun yöreye kazandırdığı Tarçın, kişniş, mahlep, zencefil, pul biber, yenibahar ve sumak gibi tatların yanı sıra yeşil nohut ve kenger kökü gibi yöresel ot ve baharatlar tüm mezelerde ve yemeklerde kullanıyor. Ayrıca Mardin’de enteresan meyve-et ortaklığı lezzetleri tatmak mümkün.

 

Yörenin baharatları ile lezzetlendirilen lokal yemekleri:

  • yoğurtlu nohutlu etli çorba Lebeniyye,
  • haşlanmış içli köfte İkbebet,
  • kızarmış içli köfte Irok,
  • Süryani içli köftesi Kitel Raha,
  • tarçınlı kapalı lahmacun Sembuse,
  • ekşili erik yahnisi Alluciye
  • pekmezli erik tavası İncasiye,
  • ekşili bir nohut yemeği Hımmısiye,
  • işkembe dolması Kibe,
  • bol tarçınlı biber ve patlıcan dolmaları,
  • kuzu çevirme ve kaburga dolması,
  • yufkaya sarılı peynirli börek tatlısı Kahiyat,
  • şekerli pirinç peltesi Zerde,
  • Mahlep ağacı aşınarayak yetiştirilen Kiraz,
  • şekerle veya tarçınla kaplı, kavrulmuş taze badem şekeri Milebbes,
  • Müslüman ailelerin bayram ve mevlüt çöreği olan mahlep’li Kiliçe çöreği (Ortodoks Süryanilerin düğün ve taziyelerde pişirdiği Paskalya Çöreği ile neredeyse aynı lezzete farklı görüntüde)
  • Yabani fıstık Bıttım (aşılanınca Antep Fıstığı oluyor)

Bir lezzet varki tadı hala damağımda. Bize eşlik eden Mesut’un Suriye sınırından bulduğu Domalan mantarları (bir çeşit trüf) ile Beşir Abi’nin yeri Şahin Tepesinde özel pişirttiği trüflü kavurma ve de  trüflü kebap. Yurtdışında el değmez fiyatlara satılan trüfü, Mardin’de çok daha uygun fiyata bulabilme imkanınız var, ve de kebabın ince kıyım etine karıştırılan ince kıyım trüf, şişte pişince öyle lezzetli bir kıvama geliyorki, benim gibi et konusunda çok seçici olanlar bile parmaklarını yiyor.

 

 

YÖRENİN TÖREN GELENEKLERİ

Kutlama ve yas günleri toplum dinamiklerinin aynasıdır, bu yüzden gittiğim her yerde düğün geleneklerini sorarım, mümkünse bir düğüne gitmeye çalışırım… Mardin’de çok farklı kültürler içiçe olduğu için düğün seremonileri de biraz farklılık gösteriyor, ancak hepsinde yaşamın ‘biz’ merkezli olduğunu görüyorsunuz, bireyler değil aileler elveniyor aslında… Nasıl mı? Önce kız ve oğlan birbirini beğenir ya da aile birbirine uygun görür, bir tanışma yemeği için aileler bir araya gelir. Ardından isteme yemeğinde söz kesilir, hayırlara vesile olsun diye el fatiha okunur. Bu arada her gidiş geliş birkaç altın demektir, oğlanın ailesi altınları kızın ailesine sunar. Düğünde karar kılınca davetiye yerine kadın elbisesi veya erkek gömleğine yetecek kadar kumaş gönderilir. Hali vakti yerinde olan taki merasimi yapilmaz.Sırada adeta bir Halil İbrahim sofrasını andıran damadın yolunu açma yemeği vardır. Kızı oğlana helal etmek için imam nikahı kıyılır. Düğünden bir gün önce kız tarafı kına gecesini organize eder.

Damadı da işaretlemek için serçe parmağına kına yakılarak para bağlanır. Düğün günü gelir çatar, erkek dev bir çadır yapar, aşireti ağırlar, pişen koyun kuzu herkese dağıtılır, hayırlara vesile olması için mevlüt okunur. Düğün günü kornalar eşliğinde konvoy yapılır, kim evleniyor herkesin haberi olsun diye. Gelin düğün alanına geldiği an silahlar çekilir. Mertliği yiğitliği göstermek, kan davalıların gözünü korkutmak için. Düğün gecesi davul zurna çalınır halaylar çekilir. Bereket olsun, mutlulukla gelsin diye damat gelin için, içi şeker ve para dolu bir küp kırar Düğünde gelin ve damat çok fazla oynamaz, ancak yakınları kaldırırsa nazlı nazlı oynar… Hem nazar değmesin hem de ayıp olmasın diye.. Kız tarafı da çok fazla oynamaz, ‘Hem kızı verdin bir de üstüne halay mı çekeceksin’… Düğün alayının yarısından fazlası gittikten sonra ilerleyen saatlerde takı seremonisi başlar. Yeni çifte geleceklerini kurmaları için altınlar ve takılar takılır. Eve giderken bir küp su kırılır, yaşamları su gibi aziz ve temiz olsun diye. Bekaret hala önemli olduğu için gerdek gecesi önemlidir, damat kanlı çarşafı anneye gösterir. Düğünün 2.-3. günleri Sabahiye başlar. Kapılar açılır herkese çerez, çay ve şeker ikram edilir, hali vakti yerinde olamayıp düğüne gelememişler yeni evli çiftin evine tabak çanak gibi ev eşyaları hediye eder. Gelin de çorap, havlu, seccadiye hediye eder gelenlere. Kız tekrar babasının evine gider, birkaç gece orada kalır, damat yine hediyeler ile gelir ve kızı son ve kesin olarak alır. Ve de ‘Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine’ hayat tekrar normale döner.

 

Süryanilerin cenaze ve taziye gelenekleri ise çok enteresan. Süryaniler için taziye evi kilisedir, her bireyin vaftiz suyu saklanir cenaze töreninde defnedilmeden önce cenazenin yüzüne sürülür, koro ilahiler okur, ziyaretçilere kutsal ekmek ve kahve ikram edilir. Defin töreninden sonra kilisede 3-4 gün taziyeler kabul edilir. Birkaç sene cenaze yakınları bayramları kutlamaz ancak Suriye Süryanilerin Yas Kaldırma Günü vardır, herkes cümbüş ve halay eşliğinde cenaze ailesini sevindirip evin yasına son verir, herkes gülmeden evden çıkılmaz.

Ezidiler de ise kişi başka yerde yaşasa bile, doğduğu köye defnedilir, birey böylece ‘ait olduğu yerin kucağına döner’. Ezidi din adamı olan  Pesimam cenaze için dualar eder, siyah kesilir, kurban kesilir, ağıtçı kadınlar ağıtlar yakar, taziyeleri 3-4 gün sürer, ve de ezidi aile o güne kadar gözyaşı dökmez, taziyeler bittikten sonra evine çekilnce yasını ve ağıtlarını akıtır.

 

Arap Kürtlerinde ise kadınlar saçlarını örük yapıp kökten keserler ve mezarın etrafına asarlar, ya da heybenin içine koyup mezar yakınına gömerler. Yası yürekten yaşadığını göstermek ve ölüyü onurlandırmak için en kıymetli varlıklarını feda ederek sunarlar.

 

 

Yöre Efsaneleri: Şahmaran Efsanesi

Fars-i ‘İranin Şahı’ anlamına gelen Şahmaran’ın özlü bir efsanesi var. Avlanmaya giden 4 arkadaş tüm gün hiçbirşey avalayamadan evlerine dönerken ağzı bal dolu bir kuyu ile karşılaşıyor. Balı çıkartıp dönünce satmak üzere kuyuyu boşaltmaya girişiyorlar, kuyunun derinlerine geldikçe balı çıkartmakta zorlanınca içlerinden Camsat’ı iple aşağıya sarkıtıyorlar, ve aşağıdan yukarı çekiyorlar balı. Kuyu boşalınca arkadaşın yukarı çekilme zamanı geliyor ancak 3 arkadaş balın gelirlerini aralarında paylaşmak üzere ipi aşağı atarak Camsat’ı kuyuda terk ediyorlar. Yavaş yavaş duvarlardan içeri yılanlar süzülüyor ve kuyudaki Camsat’ı toprağın içlerine sürükleyerek Şahmaran’a getiriyorlar. Şahmaran ‘ne çektiysem bugüne kadar Adem oğlundan çektim, nereden çıktın başıma, seni serbest bırakırsam yerimi söylersin, bu yüzden burada benim tutsağım olacaksın’ diyor Camsat’a. Ancak Camsat zaman içerisinde aile özlemi ile harap düşüyor, Şahmaran’a ‘yılan yılanla, insan insanla yaşayabilir, özlemimden öleceğim, ne olur beni bırak, kimseye söylemeyeceğim yerini’ diye yalvarıyor Şahmaran’a. Şahmaran ‘ne yaparsam bu adem oğlu benim yerimi söylemez’ diye eni konu düşündükten sonra, insanın en büyük zaafiyetinin açgözlülük olduğunu düşünerek Camsat’ı öyle bir  servet ile donatıyorki, herhangi bir mal mülk vaadi karşılığında kendisinin yerini söylememesini garanti ediyor. Camsat yıllarca bu sırrı gizli tutmayı başarıyor. Taki ülkenin Kralı amansız bir hastalığa yakalanana kadar. Sadece Şahmaran etinin iyileştirebileceği Kral kendisine Şahmaran’ın yerini söyleyecek kişiye kızını ve krallığını vaat ediyor. Ülke kralı olmak gibi bir güç vaadi ile baştan çıkan Camsat dayanamayıp Şahmaran’ın yerini ele veriyor. İfşaa olan Şahmaran kralın askerleri tarafından saraya sürükleniyor, Şahmaran Camsat’ı görünce ‘Kral seni kandırdı, önce sana yedirecek ve seni öldürecek, kuyruğumdan ye, başım zehirli diyor’ Kral gerçekten Camsat’a önce sen tat bakalım diyor, kuyruğundan kesip yiyen Camsat Kral’a Şahmaran’ın başından kesip bir parça veriyor. Kısa bir süre içerisinde ikisi birden ölüyor. Şahmaran hem iki yüzlülüğü cezalandırmış hem de intikamını almış oluyor. Bu efsanenin etkisi ile hala yakalanan yılanların zehiri geçmesin diye kuyruk ve başından 4’er parmak kesilirmiş..

 

Zeynep Atılgan Boneval