GÖBEKLİTEPE – TARİHİ DEĞİŞTİREN ARKEOLOJİ HAZİNESİ

 

Dün kadar yakın, 12 bin yıl kadar eski bir parçamız inanç… Her toprak parçasında bir tapınak, kilise, cami veya havrada ışık görülür, görülmeli… ışığın ilk dokunuşu kadar tazedir Göbeklitepe, ilk ibadetin, ilk inanışın heceleri gibi sıralanmış tapınaklar bizi özler bizi bekler…ilk fısıltının 12 bin yıl sonraki yankısını duymak için… Anlatılmalı, konuşulmalı ama en çok derinden bir nefes çekilmeli bu tapınakların başkentinde… Mesut Alp

 

Şanlıurfa’nın kuzeydoğusunda bir dağ sırtında yer alan Göbeklitepe arkeolojik alanı, bilinen insanlık tarihini değiştirmiş dünyanın en önemli arkeolojik alanı. Dünya arkeoloji camiasının yeni gözbebeği 12 bin yıllık Göbeklitepe Tapınağı, tüm avcı ve toplayıcı teorilerini alt üst etti. Dünyanın –şimdiye kadar-bilinen en eski dini yapılarından oluştuğu için, insanlığın ilk kutsal anıtı olarak kabul ediliyor.

 

Göbekli Tepe bugün, üzerinde bulunduğu beyaz kireç taşından oluşan çıplak dağlık araziyle tam bir zıtlık içerisinde kahverengi topraktan oluşan yuvarlak bir tepe görünümünde. Etrafındaki uçsuz bucaksız yemyeşil çayırlar ve sapsarı hardal çiçekleri, tepesindeki masmavi gökyüzü ile tam bir tezat oluşturuyor kahverengi rengi ile. Parlak ve canlı renkler, tazecik kekik ve kahvemsi kokuları, ferah bir hava Rüzgarla salınan başaklar, dalga dalga akan bir çayır denizi gibi. Tepeye yaklaşırken içinizi bir huzur ve huşu kaplıyor, sanki kutsal bir yere geldiğinizi hisssediyorsunuz. Kazı alanın üstündeki tepede yer alan dut ağacına bağlanmış adak kumaşları rüzgarla salınıyor. Bu dilek ağacının yöre halkı için zaten yıllardır kutsal olduğunu ve sıkça ziyaret edildiğini anlıyoruz. Belki de bu tepe 12bin yıldır kutsiyetini hiç kaybetmeden civarda yaşayanların iyilik dilediği, duaları ve niyetlerini akıttığı bir tepe. Zaten enerjisi de bir başka. Püfür püfür esen tepeden seyrettiğiniz 360 derece Urfa ovası manzaraları öyle nefes kesici ki, içiniz huşuu ile doluyor. Sanki kışın miskinliğini silkelenip üzerinden atan Urfa ovasından yükselen hava Göbeklitepe’de doğanın uyanışı olarak sizin içinize doluyor. Sanki içinize rüzgarla hayat üfleniyor, biraz daha kalırsanız havalanıp uçacakmışsınız gibi hissediyorsunuz. Yüreğiniz bir oluyor bu kutsal tepe ile.

 

 

 

GÖBEKLİTEPENİN ÖNEMİ

Göbekli Tepe’de yapılan radyo karbon analizleri, Göbekli Tepe’nin 12 binyıl önceye tarihlendiğini ve en az 1400 yıllık bir süre boyunca kullanıldığını göstermiş. Halbuki bu dönem insan topluluklarının ufak avcı toplayıcı gruplardan oluştuğuna inanılan, inanç kavramının daha gelişmediği düşünülen, ve de kalabalık toplulukların ibadet için bir araya geldiğinin akıl almadığı bir dönem. Halbuki Göbeklitepe’de 300 metre çapında bir alana yayılan tapınakların kalıntıları çok sayıda insanın burada bir araya geldiğini gösteriyor.

 

Şu anda Göbeklitepe’ye gittiğinizde gördüğünüz 30 metre çapında bir bir çatının altında, dairesel çukurların içinde farklı boyutlarda T şeklinde kabartmalı taşlar. Aslında çok büyük ve önemli bir keşif alanında olduğunuzu hissedemiyorsunuz. Ancak arkeolog bir rehberiniz var ise, onun anlatımı ile tüm bu çemberler ve içindeki taşlar büyük bir anlam ve önem kazanıyor. Adeta o dönem gözünüzde canlanıyor.

 

Göbeklitepenin çok önemli olduğunun ilk ipucu, ilk kazılarda bulunan 8 – 10 ton ağırlığında Pre-Paleolithic döneme ait taş heykeller. Bu dönem arkeolojide avcı insanların sadece gıda ve üremek için bir araya geldiği, kimsenin kimseye ihtiyaç duymadığ ve dolayısı ile toplu halde bulunmadığı bir dönem olarak biliniyor. Oysa 10 tonluk bir taşı taşımak için onlarca insanın bir araya gelmesi gerektiği düşünülürse, bu insanların neden bir araya geldiği ve bu taşları taşıyıp diktiği merak uyandırıyor. Devasa taşları kesip, bir yere taşıyıp dikmesi için yüzlerce insanın bir arada barınması ve yemek yemesi anlamına geliyor. Ve sadece bir taştan bahsetmiyoruz, onlarca taş söz konusu. Ve sadece taşları getirmekle kalmamışlar, insanlığın daha taşı yontmayı bilmediği bir dönemde taşların üzerine yılan, turna, keçi, boğa, yaban domuzu, kurt, tilki, leopar gibi hayvan figürleri yapmışlar. Bu kadar çok dekoratif unsuru ortaya çıkartabilecek bir sanat anlayışının o dönemde olması başlı başına hayret verici.

 

Bu insanlar nasıl bir araya geldi? Bir araya geldi de nasıl bu kadar büyük yapıları niye yaptılar? Bu tapınakların bir kısmının sadece bir tören için kullanıldığının keşfi ise daha da hayret verici. Yıllarca yapımı için uğraşılan bir alanın bir tören için kullanılıp, tören bitince kapatılmasını –binayı defnediyor – insanın aklı hayali almıyor. Ortadaki tapınak yanlardaki diğer tapınakları yöneten merkez konumunda olduğu için onun çok uzun yıllar kullanıldığı biliniyor.

 

Taşların üzerine oyulmuş figürler ise bereketi sembolize eden keçi, yılan ölüm ve deri değiştirmesi sebebi ile yeniden doğuş olarak çift anlamlı bir sembol, uçabilen ve dünyalar arası gidip gelebilen dönüştürücü gücü ile turna, ve zekası ile tilki. (Keçi hakkında minik bir bilgi: Hitilerde tarlalarda bereket ve bolluk için kurban kesilirmiş, ancak hergün kurban kesilemeyeceği için, küçük bir el arabasına çamurdan keçi heykeli konup dualar okunarak tarlada dolaştırılırmış. Tüm günahlar ve tüm kötülükler onun üstüne yüklenip tarladan ve aileden uzak olsun denirmiş. Tarlanın dışına çıkarılıp kafası kırılıp atılırmış. İşte size günah keçisi kavramının kaynağı.) Daha mağara resimleri döneminden yeni çıktık derken, hayvan figürlerinin hat ve hareketlerini bu kadar düzgün betimleyen taş oymacılığı herkesi şaşırtıyor.

 

Şimdi bu dairesel tapınakların ve içlerindeki dev heykellerin yapımı için harcanan emek göz önüne alınınca, bugüne kadar yerleşik düzene geçmediği düşünülen insanlar hakkında yanıldığımız ortaya çıkıyor. Eğer insanlar hem tapınak yapmak hem de tapınmak için bir araya geliyorlarsa, bir toplum kavramı, toplumun bir düzeni ve katmanları var demektir? En azından törenleri planlayan ve yöneten bir ruhban sınıfının olması lazım? Yerleşik hayat yok ve ortaya böyle bir tapınak var, ve böyle bir ibadet şekli var? Bütün bu sorular hala cevap bekliyor.

 

Bilinen şu ki, günlük yaşama dair hiçbir bulgu, ya da mezarlar ve gömülmüş cesetler olmadığı için, Göbeklitepe’nin sadece ibadet ve törenler için bir araya gelinen bir tapınak olduğu.

 

 

GÖBEKLİTEPE’NİN BABASI AREKOLOG PROFESÖR KLAUS SCHMIDT

Göbekli Tepe’nin olağanüstü önemini fark ederek ortaya çıkartılmasında en büyük rolü oynayan arkeolog Prof. Schmidt, alandaki araştırmalarına 1994 yılında, Urfa Müzesi ve Alman Arkeoloji Enstitüsü tarafından ortak yönetilen araştırma projesi ile başlamış. Ve kazılar sonrası ortaya çıkan heykel ve yapılar Neolitik Dönemle ilgili tüm bildiklerimizi alt üst etmiş.

 

Aslında Göbeklitepe haricinde Türkiye’nin arekolojik bulgularında çok değerli emeği geçmiş Türkiye aşığı bir isim Klaus Schmidt. Türkiye’ye ilk kez 1985’de Keban Barajı’nın yapımı öncesinde Fırat Vadisi’nde su altında kalacak olan Norşuntepe kazısında Prof. Hauptmann’ın ekibinde yer alarak gelmiş. Ardından Atatürk Barajı’nın yapımı öncesinde Nevali Çori Neolitik yerleşmesinde kurtarma kazısında görev almış. Nevali Çori kazılarında, normal konut yapılarının yanında, ortada bir çift dikilitaş ve çevresinde bir taş duvar ve seki içerisine yerleştirilmiş dikilitaşlar bulunan özel bir tür yer altı yapısına rastlamış. Anıtsal taş çemberlerinin her birinin merkezinde, bir çift, daha büyük boyutlu serbest duran dikilitaşlar yer alıyormuş. Insanı stilize eden bu T biçimli dikilitaşlar ve sıra dışı taş heykeller, Klaus Schmidt’in Şanlıurfa bölgesinde benzer yapılar aramasına ve Göbekli Tepe’yi keşfetmesine yol açmış.

 

Aslında 1957’lerde Sultantepe Höyüğü kazısı İngiliz arkeologlar tarafından yapılırken, 1960’lı yıllara kadar içinde Türk Arkeolog Halet Çambel’in de bulunduğu bir ekiple Urfa ve özellikle Haran Ovası’ndaki bütün höyükler teker teker tespit edilmiş, haklarında raporlar düzenlenmiş. Ve bu raporların içinde Göbeklitepe Höyüğü yer alıyormuş. Ancak önemli bir höyük olarak görülmediği için arkeolojik kazı yapılmasına dair bir öneri verilmemiş.

 

Prof. Schmidt bir yandan Fırat Vadisi’nde kazı yaparken bir yandan da höyükler hakkında tutulan bu raporları inceliyormuş. Göbeklitepe Höyüğünün bir dağın başında olması ilginç gelmiş. Çünkü höyükler genel olarak ovalık yerlerde bulunur, yüzyıllar içinde yapı yıkıntı katmanlarının üst üste yığılmasıyla büyüyüp höyük halini alırlarmış. Yani çevresinde hiç su kaynağı bulunmayan bir dağın başında böylesine büyük bir höyüğün oluşması genel höyük teorisine uymuyormuş. Oysa Göbeklitepe Höyüğünün kapladığı alan yaklaşık 90 dönümdür, ki bu bir höyük açısından inanılmaz bir büyüklükte bir alan.

 

Profesör, Fırat vadisindeki kazıları bittiğinde Göbeklitepe höyüğünü görmeye gitmiş. İlk dikkatini çeken höyükte hiç kiremit kırıntılarının olmaması olmuş. Arkeoloji bilgisine göre tarihi kalıntı olan bir yerde kiremit yoksa o höyük en az 9 bin 500 yıl öncesine ait demekmiş. Ayrıca etrafta gördüğü bol sayıda yongalar (taşlar kazındıktan sonra kalan artıklar) ve keskin yüzeyli keski taşları, kendisine burada taş heykeller yapıldığına dair ilk ipuçlarını vermiş. Ön bir kazı ile yüzeyde görünen Erken Neolitik Döneme ait heykel parçaları ve büyük T biçimli dikilitaşların tepeleri, onu bu alanın sıradışı bir yer olduğuna ikna etmiş. Kendi anlatımına göre o anda “neolitik çağa” ait büyük bir hazinenin üstünde durduğunu anlamış. Ardından Alman Arkeoloji Enstitüsü’nden ve Alman devletinden büyük ısrarlar ile gerekli mali ve teknik desteği sağlayarak 1995’de kazıya başlamış.

 

Klaus Schmidt Göbekli Tepe’ye ilk geldiği gün, bu alanın onun bir arkeolog olarak hayatının geri kalanını meşgul edeceği yer olduğunu söylemiş. Gerçekten öyle olmuş. Ayrıca bu öngörüsü ve azmi sayesinde Prof. Schmidt’in isminin arkeoloji tarihine altın harfler ile yazıldı.

 

Klaus Schmidt’in Göbekli Tepe’de yaptığı keşifler arkeoloji dünyasında duyulduğunda, pek çok arkeolog kendi gözleriyle görmek için alanın yolunu tutmuş. Klaus Schmidt her seferinde ziyaretçilerle birlikte alanı gezerek, onları kazı hakkında bilgilendirip, sorularını yanıtlamış. Göbekli Tepe dünyaca ünlü bir alan haline geldiğinde, Klaus Schmidt dünyanın dört bir yanında konferans vermeye ve her türden dergi ve gazetede Göbekli Tepe hakkında yazmaya başlamış, çekilen belgesellerde yer almış.

 

Göbeklitepe’nin ünü her geçen gün daha da arttıkça, sıra dışı keşifler de çoğalmış. Kazı alanının üzerine bir çatı inşaa ederek tapınak ve heykellerin korunması için ön ayak olan da Prf. Schmidt olmuş. Fırat vadisinde geçen yılları saymazsak sırf Göbeklitepe’de geçen 20 yıl ve son gününe kadar hayatını adadığı bir kazı macerası sayesinde bize böylesine eşsiz bir arkeolojik alanı kazandırdığı için hepimizin Klaus Schmidt’e büyük bir şükranlık borcu var.

 

Göbeklitepe’ye bu kadar emeği geçmiş Klaus Schmidt 2014 yılında kalp krizinden vefat etmiş, bu bölgede kaldığı süre içinde yöre halkı ile öyle iyi ilişkiler geliştirmiş ki, özellikle Xerabreş köylüleriyle kurduğu sevgi ve saygı diyalogu ayrıca anlatılmaya ve görülmeye değer, kimse ismini anmadan geçmiyor.

 

 

YOLCULUKTERAPİSİ URFA – GÖBEKLİTEPE – HARRAN – HALFETİ YAZILARI

 

 

Zeynep Atılgan Boneval