DUBROVNİK İZLENİM & ROTALARI

ADRİYATİĞİN İNCİSİ

 

Dubrovnik’in Ortaçağdan kalma eski şehri, etrafını çevreleyen kabuk gibi surların içinde, yüzlerce irili ufaklı taş binalardan oluşan bir hazine çanağı. Dışardan baktığınızda, sadece yüksek duvarlar gördüğünüz bu ufacık çanağın size böyle sürprizler sunacağını hayal bile edemiyorsunuz. Oysa içine girince tarihin izlerini taşıyan labirent gibi daracık sokaklarda, adeta zamanda asılı kalmış binalar karşınıza çıkıyor. Şehrin tam ortasında boydan boya uzanan Stari Grad caddesinin iki tarafından yükselen daracık sokaklar ve merdivenlerden tepelere tırmanırken, sağlı sollu taş evlerin merdiven kenarlarında yetiştirilen çeşit çeşit bitkiler ve çiçekler, evlerin yoldaşı köpekler ve kediler, minicik balkonlar, taş duvarlara asılmış ferforje fenerler, karşı evlere aslımış iplerde kurutulan çamaşırlar sizi selamlıyor.

IMG_7763

 

Dubrovnik hem tarihi bir antik kent, hem de hala denizle içiçe yaşayan bir sahil beldesi. Aynı gün içerisinde size birçok farklı deneyimi ve duyguyu yaşatabiliyor: sabahları gökyüzünde oynaşan kırlangıçların sesleri ile uyanmak, hemen şehir surlarının dibindeki tertemiz denizin sularına kendinizi bırakmak, sabah Gunduliç meydanında kurulan pazarı ziyaret ve cıvıl cıvıl meydanlardaki kafelerden birisinde kahvenizi yudumlamak, öğlenleri eski şehirdeki birbirinden güzel mimari yapılar ve müzelerde tarihi cevherleri keşfetmek ya da yakınlardaki plaj kulüplerinde denize girmek, akşamüzeri şehri çepeçevre dolaşan surlarda eski şehri ve manzaraları izleyerek dolaşmak, ardından surların deniz tarafında taraça taraça yükselen bir kafede güneşi batırmak, ve de gece birbirinden lezzetli deniz mahsülleri ile damak tatlandırmak… Tüm bu deneyimleri bir gün içerisinde Dubrovnik’te yaşayabilmek mümkün.
IMG_7767

Başta dört bir tarafı çevrili ağaçsız taştan bir şehirde zamanla daralacağınızı düşünüyorsunuz, ancak hem aralara serpiştirilmiş irili ufaklı meydanlar size nefes aldırıyor, hem de surların üzerine çıktığınızda bir yanda masmavi uçsuz bucaksız denizi, diğer tarafta yemyeşil fıstık çamları, zeytinler ve selviler ile kaplı tepeleri, ve de tepenizde kırlangıçların kol gezdiği pırıl pırıl masmavi gökyüzünü görünce ferahlıyorsunuz.

 

IMG_7646

YAŞAYAN FİLM SETİ – DUBROVNİK ESKİ ŞEHİR ROTALARI

Dubrovnik’in kalbi, kaleiçi eski şehir ‘Grad’ da atıyor. Tarihi taş binaları ve mermer zeminleri ile adeta Ortaçağ’da yaşayan bir film seti gibi Grad. Tüm şehri çevreleyen kale duvarlarından içeriye beş farklı kapıdan giriliyor: havalimanından gelirken sıralanmış deniz manzaralı şık otellerin olduğu Frana Supila’ya yakın Ploçe kapısı, Lapad yarımadası tarafında Pile kapısı, dağa tırmanan teleferik istasyonunun önündeki Buza kapısı ve şehrin eski limanı Stara Luka’ya çıkan Ribarnica(Balık Pazarı) ve Ponte(liman) kapıları. Pile kapısı ile Ploçe kapası arasında tüm eski şehiri ikiye bölerek boylu boyunca uzanan geniş cadde Stradun, şehrin can damarı. Eski bir kanalın doldurulması ile oluşturulmuş cadde zamanında görkemli Rönesans binalarına evsahipliği yapıyormuş, ancak 1667’deki korkunç deprem sonrası binaların çoğu hasar görmüş veya yıkılmış. Yenilenirken hepsi aynı yükseklikte, tek tip Barok stilde, yeşil ahşap panjurlar ile inşaa edilmiş. Caddenin zemini Korçula adasından gelen bir mermerle kaplı. Her daim parlak zemin, sanki biraz önce yağmur yağmış da ıslanmış gibi bir görünüm sunuyor. Ploçe Kapısından girdikten sonra sağda Dominiken Manastırı yer alıyor, manastırda 15. ve 16.yydan kalma resimler yer alıyor. Manastırdan şehrin içine doğru devam edince karşınıza çıkan Luza Meydanı’nda Sponza Sarayı, Aziz Vlaho Kilisesi, Çan kulesi, Küçük Onofrio Çeşmesi, güneye doğru ise belediye binası ve tiyatro, Rektör Sarayı ve Dubrovnik Katedrali yer alıyor.

IMG_7039

Eski gümrük binası olan Sponza Sarayı şehrin depremden en iyi korunabilmiş binası: ilk katı orjinal Venedik Gotik mimarisinde, ikinci katı ise geç Rönesans mimarisinde. Rektör Sarayı’nın rönesans mimarisini yansıtan arklar üzerine oturmuş ilk katı da depremi atlatabilmiş. Rektörler elit tabaka arasından seçim ile başa gelen şehir yöneticileriymiş. Ancak Dubrovnik yüzyıllar boyunca çok ilginç bir yönetim uygulamasına şahit olmuş; rektörlerin hiç birisi iktidara alışmasın ve gücünü kötüye kullanmasın diye sadece bir aylığına ve de ailesi yanında olmadan Rektör sarayına yerleşebiliyor ve şehri yönetebiliyormuş. Arından bir sonraki ay yeni bir seçim ile yeni bir rektör seçiliyormuş. Aynı kişinin 2 sene boyunca tekrar seçime girmesine de izin verilmiyormuş. Kişisel gücün ön plana çıkmasına o kadar karşılarmış ki, şehirde hiçbir şahsa ait anıt veya kule inşaa edilmemiş. Rektör Sarayının giriş katında zindanlar ve de müze kısmında Rokoko ve Barok döneminden kalma mobilyalar, antikalar, objeler ve tablolar yer alıyor. Sarayın çaprazında yeralan şehrin en yüksek binası Dubrovnik Katedrali ise surları dolaşırken hep gözünüze çarpacak tek kubbeli bina. Eski bir Bizans bazilikası üzerine inşaa edilen Katedral, Titian’ın orjinal tablosuna evsahipliği yapıyor.

IMG_7464

Katedral’den sağa sahile doğru ilerlediğinizde Ponte kapısından çıkarsanız eski liman Stara Luka’ya çıkıyorsunuz. Tarihi silah deposu Arsenal ve Akvaryum burada yer alıyor. Kapıdan çıkmadan eski şehir içinden sağa doğru ilerlediğinizde ise az ileride Denizcilik Müzesi ve yer alıyor. Hayatı Akdeniz deniz ticareti üzerine kurulu bu şehir devleti için denizciliğin önemi büyük, müzede gemi inşaası, önemli gemilerin plan ve fotoğrafları ve de antika gemi aksesuarları yer alıyor. Luza meydanından yukarı Stradun boyunca ilerlerken, iki tarafında yamaçlar üzerine kurulu eski şehir evlerinin ortasından ilerliyorsunuz. Yamaçlar gittikçe dikleşerek daracık merdivenlere dönüşüyor. Caddenin sonuna vardığınızda ise sizi dev bir sarnıç karşılıyor. Etrafında 16 çeşmenin bulunduğu bu yuvarlak kubbeli yapı, 1438’de Onoforio della Cava tarafından şehrin 12kilometre ötesindeki bir nehirden kemerler ile taşınan suyun depolanması için yapılmış. Büyük Onoforia Çeşmesi hala soğuk kaynak suyunu şehre taşımaya devam ediyor, ve de etrafındaki basamaklar herkesin oturup serinlediği bir mola durağı. Sağ tarafta ise Fransisken Manastırı yer alıyor. Manastırın ortasındaki avlu meyve ve zeytin ağaçları ile kaplı bir cennet bahçesi. Ayrıca manastırın içinde Avrupa’nın en eski eczanelerinden birisi ve de tarihi eczanenin orjinal mobilyaları ve reçetelerini sergileyen bir eczane müzesi yer alıyor.
IMG_7487

Bu hızlı keşiften sonra kendinizi masal şehrin labirent gibi inişli çıkışlı daracık sokaklarına, merdiven tırmanışlarına bırakmanız yeterli. Her adımınız fotoğraf karesi keşifleri sunuyor: sabahları erken saatlerde meyve ve sebze pazarı kurulan Gunduliç Meydanı, meydandan yukarı çıkan Roma’daki İspanyol merdivenlerine benzeyen merdivenler, Avrupa’nın en eski ikinci Sinagogu, kayalara oyulmuş Etnoğrafya Müzesi, minik kiliseler, manastırlar ve meydanlar… Hele bir de Dubrovnik’i müzik festivali döneminde ziyaret ediyorsanız, akşam vakti dört bir köşeden canlı caz, klasik müzik ve rock orkestralarının müzikleri size eşlik ediyor.
IMG_7453

Ancak şehrin asıl tadı akşamüzeri surların üzerinde yapacağınız yürüyüş sırasında çıkıyor. 1500’lerde inşaa edilmiş yaklaşık iki kilometre uzunluğunda şehri çepe çevre saran bu surları adım adım arşınlarken, şehrin her açıdan manzarasını görebiliyorsunuz. Tarihi sarı taş binalar, kızıl kiremit damlar, heybetli surlar, yemyeşil Lokrum adası ve masmavi Adriyatik denizinin, güneşin batışı ile değişen renklerini izleyebiliyorsunuz. Surlara çıkış üç noktadan yapılıyor, Pile kapısının altından, Dominikan manastırının önünde St Luke şapelinin yanından ve de Denizcilik müzesine giden Od Pustijerne sokağı üzerinden. Yaz aylarında oradaysanız, güneşin kavurucu ışıklarının çekilmesini beklemek şart, ilkbahar ve sonbaharda her saat yürüyüşü yapmak mümkün. Surlar 09:00-18:30 (yazları 19:30) saatleri arası ziyarete açık.

 

IMG_7366

Tabi bir de kartal başı gibi denize uzanan eski şehri ve Adriyatiğin berrak suları üzerinde benek benek dizilmiş ufacık adacıkları en tepeden görmek isterseniz, teleferik ile dağa çıkabiliyorsunuz. 413 metre yükseklikte bir manzara noktasına size ulaştıran teleferikten indikten sonra, Panaroma kafenin içinden geçip, anıtın bulunduğu alanda demirlere yaslanın; eski şehir Grad, hemen önündeki doğa cenneti Lokrum adası, solda Frana Supila sahili, sağda yeni şehir Gruz ve de Lapad yarımadası, az ileride Elafiti adaları ve de uçsuz bucaksız lacivert Adriyatik denizi ayaklarınızın altında.
IMG_7029

 

TARİHİNE, DOĞASINA VE ÖZGÜRLÜĞÜNE SAHİP ÇIKAN HALK

Romalılar, Gotlar, Bizanslıların yerleşiminde olan topraklar Kavimler Göçü esnasında Slav beyliklerinin eline geçmiş. 13.yy’da varlıklı tacirler birleşip şehir surlarını inşaa ettirmeye başlayarak Ragusa Cumhuriyetini ilan etmiş. Ragusalıların bir sözü var: ‘hiçbir altın, özgürlükten değerli değildir’ Bu ufacık şehir devleti, yüzyıllar boyunca ticari ve diplomatik zekasını kullanarak, Akdeniz ve Avrupa’nın büyük güçlerine vergi vererek bağımsızlıklarını satın almayı başarmış. Rönesans döneminde altın çağını yaşayan Ragusa (Dubrovnik), Venediklilere, Macarlara, Osmanlıya vergi vererek 400 yıl süresince özgür kalmayı başarmış. O döndemde sahip olduğu tuz kaynakları ve eczacılık, şehrin özgürlüğü için takas edebileceği değerleri olmuş. İşte bu sıralarda şehir, muhteşem mimaride Rönesans sarayları, kiliseleri ve binaları ile donatılmış. Avrupa’nın aydınlanma çağı Rönesans, Dubrovnik için de serpilme zamanı olmuş, sanat ve eğitimin yeşerdiği şehir ‘Dalmaçya’nın Atina’sı, ‘Doğu’nun Venediği’ olarak anılır hale gelmiş. Ancak 1667’de yaşanılan deprem şehrin nüfusunun yarısını ve binaların yarısından fazlasını silip süpürmüş. Bu felaket sonrası şehri yeniden eski ihtişamında inşaa edecek kaynakları olmayan Ragusa’lılar, binaları onarırken bir örnek barok cehpheler ile yetinmek zorunda kalmışlar. Tüm bu onarım masrafları sonrası iyice güçten düşen Ragusa, 1800’lerde Fransa – Rusya savaşının ortasında bulmuş kendisini ve bağımsız yaşamları Napolyon’un istilası ile sona ermiş. Ancak Dubrovnikliler Napolyon’un hükmündende epey faydalanmış; günümüzde kadar gelen tüm siyasi ve askeri sistem ve düzen Napolyon döneminden kalma. 1918’de I. Dünya Savaşı sonrası Slavların topraklarını birleştiren Yugoslav birliğine dahil olan Hırvatistan, 1991’de kendi bağımsızlığını ilan etmek isterken Sırp’lar tarafından kuşatma altına alınmış. 1 yıl süren kuşatma sırasında 2000 kez bombalanan şehir, 1992’de Hırvatistan’nın ayrı bir devlet olarak bağımsızlığına kavuşması ile kuşatmadan kurtulmuş. Hasarın çoğu telafi edilmiş. Günümüzde en bozulmamış Ortaçağ antik şehirlerinden birisi olan Dubrovnik eski şehri, 1979’dan beri UNESCO kültür mirasları arasında yer alıyor.

IMG_7771

Çalışkan, eğitimli ve temiz bir halk Hırvatlar, zamanında atalarının özgürlüklerine sahip çıktığı gibi, en büyük hazineleri olan doğalarına ve tarihlerine sahip çıkıyorlar. Şehrin hemen yanı başında ormanlar ile kaplı adalar, yemyeşil sahil köyleri yer alıyor. Ve buraları komşu ülke Karadağ (Montenegro) gibi Ruslara, Araplara satmak yerine ‘milli park’ ilan ederek koruma altına alıyorlar. Birkaç yıl önce yapılan referandumda ‘Hırvatistan büyük turizm yatırımlarının yapıldığı bir ülke mi olsun, yoksa doğa cenneti mi olsun diye’ sorulmuş, ve halk oylamasından ‘doğa’ önceliği çıkmış. Kapitalizmin her türlü değeri yutup tükettiği bu devirde, Hırvatların bilinci, iradesi ve dik duruşu takdire şayan gerçekten.

 

Çok uzun boylu ve iri bir ırk Hırvatlar. Zaten dünyada ortalama boyun en uzun olduğu bölge Hırvatistan ve Karadağ. Dayanıklı, kuvvetli ve cüsseli yapıları ile zamanında Osmanlı’nın yeniçerilerileri en çok seçtiği topraklarmış. Şehirde kominist dönemin ve yakın dönemdeki savaşın etkilerini hissediyorsunuz. Bir yandan çok iyi eğitim görmüş (%70’i İngilizce konuşuyor), kurallara uyan, sistematik, kendine ve çevresine özen gösteren, temiz (sokaklarda tek bir çöp görmedik günler ve geceler boyu) ve son derece medeni bir halk. Diğer yandan savaşın travmaları sonucu biraz içine kapanık, biraz sert mizaçlılar. Savaş döneminde kayıpların çoğunun askere giden erkekler olması sonucu, uzun bir dönem ekonominin ana motoru kadınlar olmuş, kadınlar son derece becerikli, alımlı ve üretkenler.
IMG_7455

Hırvat lisanında Türkçe birçok kelimeye rastlıyorsunuz. Venedik emperyalizminin tehdidi sırasında, Osmanlı ile vergi karşılığı koruma sağladığı anlaşma sonrası, birçok Türkçe sözcük lisana karışmış. Ayrıca sokakataki herkes Türk dizilerinin hayranı.  Böylece Türkçe kelime dağarcıklarını arttırmayı başarmışlar.

 

Dubrovnik’in asıl ismi Latince Ragusa. Dubrovnik isminin nereden geldiğine dair iki rivayet var; birincisi Osmanlılara vergi verdiği dönemde ‘Güzel Venedik’ anlamına gelen ‘Dobro Venedik’ teriminden geldiği, diğer ise meşe ormanlarının lokal isminden geldiği yönünde.
IMG_7742

DUBROVNİK’TE HAYAT VE GASTRONOMİ

Dubrovnik için pek el değmemiş demek mümkün değil, bir yandan tarihi dokuyu koruyarak size geçmişte yaşıyormuşsunuz hissini verirken, diğer yandan her konoba(orjinal olarak şarap mahseni demek ancak restoran anlamında kullanılıyor)nın kapısındaki İngilizce, Almanca, İtalyanca menüler, Ortaçağ binalarında Benetto n, Diesel gibi mağazalar biraz turistik bir atmosfer yaratıyor. Şehrin Temmuz ve Ağustos aylarında çehresi biraz daha da karmaşık bir hal alıyor. Dev ‘cruise’ teknelerinden günübirlik ziyarete gelenler ile 10:00-18:00 arası epey kalabalıklaşıyor sokaklar. Ayrıca Avusturalya’dan, İngiltere’den Kanada’dan Almaya’dan gelen genç turist kitlesi, geç saatlere kadar çılgın eğlence peşinde koşuyor. Ana cadde Stradun her gece insan cümbüşüne sahne oluyor: ellerindeki plaj kovalarından pipetle kokteyl içen yanık tenli sarhoş gençler, flip floplu cruise yolcuları, şık İtalyan yat sahipleri, son derece şık giyimli yaşlı Hırvat çiftler, mini dekolte elbiseli yüksek topuklu upuzun bayanlar, saçları beyazlamış rahibeler… Hepsine aynı sokakta rastlayabiliyorsunuz.

Bu sebeple Dubrovnik’i ziyaret için ya ilkbahar ve sonbahar aylarını tercih etmek gerekiyor, ya da yazın gittiyseniz ana caddede ve meydanlardan uzaklaşıp yukarılardaki sokak ve merdivenlere kendini atmanız gerekiyor. Bomboş daracık sokaklarda gölgede keyifle yürürken, gündüz vakti yeni yıkanmış çamaşır sabunu kokuları, geceleri ise yasemin ve limon ağacı aromaları ve de ufacık mutfaklarda pişen karides kızartması kokuları size eşlik ediyor.

 

Yemek kokuları demişken Dubrovnik’in gastronomik deneyimlerinden bahsetmemek olmaz. Ülkenin Dalmaçya sahillerinde uzun bir şeridi kaplaması sebebi ile mutfağında ağırlıklı deniz mahsülleri yer alıyor. Dubrovnik ve civarı özellikle istiridye & midyeleri ile ünlü. Çeşit çeşit çiğ ve pişmiş istiridyeler, şarap sosunda midyeler gerçekten çok lezzetli. Ayrıca Adriyatik denizinden günlük gelen balıklar ve deniz mahsülleri tazecik. Deniz mahsülleri ile hazırlanan makarnalar, ve mürekkepleri çıkartılmadan hazırlanan deniz mansüllü siyah risotto spesiyaller arasında yer alıyor. Dalmaçya sahilleri birer zeytin cenneti, ve de harika zeytinyağları var. Bu zeytinyağları ile hazırlanan yemekler de tabi ki çok lezzetli oluyor. Yüzyıllar boyunca birçok farklı kültür ile içiçe yaşamış Dubrovnik mutfağında İtalyan ve Boşnak izlerini de görebiliyorsunuz. Boşnak mutfağının et, tandır ve börekleri ve İtalyan pizza ve makarnaları menülerde yerini almış.

 

Hırvatistan’ın şaşırtıcı başka bir gurme deneyimi ise şarapları. Peljesac yarımadasındaki bağların denize yakınlığı, toprak ve iklim koşulları harika şaraplar yapmaya elveriyor. Posip üzümünden yapılan beyaz şaraplar, Plavac Mali üzümünden ve de aromalı yoğun bir üzüm olan Dingaç’tan yapılan kırmızı şaraplar ve de Prosek isimli tatlı şarabı özellikle denemeye değer şaraplar (Deneyip beğendiğimiz şarapların listesi Dubrovnik Rehberi yazısında restoranlar bölümünün sonunda yer almaktadır). Rakiya isimli brendisi, grappa’ya benzeyen yerel içki Travarica, Prsut isimli jambonu, dondurmalı limonçelloları, Karlovaçko birası yörenin diğer özel lezzetleri.

 

 

 

 

 

YOLCULUK TERAPİSİ HIRVATİSTAN YAZILARI

 

 

 

 

DUBROVNİK ROTA VE ETKİNLİKLERİ

Yazının başında belirttiğimiz eski şehir rotaları haricinde Dubrovnik ve civarı birçok farklı deneyim sunuyor:

SANAT ROTALARI

Modern Sanat Müzesi (Frana Supila 23) Eski şehirden Ploçe kapısında çıkıp Banje plajında ilerledikten sonra sol kolda Barok stili tarihi bir bina yer alıyor. Eski bir armatörün evi 1945’te Modern Sanat Müzesine dönüştürülmüş. Müze, Hırvat modernizm akımının öncüsü olan ressamların eserlerine ve de dönemsel olarak uluslararası çağdaş sanat sergilerine ev sahipliği yapıyor.  Shakespeare’e ilham veren tiyatro yazarı Marin Držić’in tarihi evi (Široka ulica 7) ve Artur Gallery (Široka), Carmel Photo Gallery (Zamanjina 10), Dulčić, Masle, Pulitika Gallery (Poljana Marina Držića 1), War Photo Limited (Antuninska 6) galerileri diğer sanat adresleri.
IMG_7740

PLAJLAR

Dubrovnik surlar ile çevrili bir şehir olmasına rağmen deniz ile içiçe. Sabah uyanıp kahvaltı öncesi kendinizi pırıl pırıl sulara bırakmak isterseniz, eski liman Stara Luka’ya çıkıp, surların sonunda yer alan St John kaleciğinin önündeki mendirekten denize girebilirsiniz. Ayrıca Ploçe kapısından çıkar çıkmaz uzanan Banje plajı , biraz daha ileride yer alan St Jacov manastırının altındaki Sveti Jakov plajı, Pile kapısından çıkınca 5 dakikalık yürüyüş sonrası sağda minicik Dançe koyu, ve Lapad yarımadasının girişinde yer alan Lapad plajı ve Babin Kuk mevkiinde yer alan Copacabana plajı gün boyu deniz keyfi sunan plaj alternatifleri. Banje’nin en ünlü plaj kulübü East West Beach Club. Şehir surlarına nazır bu kumluk plaj kulübü Dubrovnik’in en hip ve trendy mekanı. Frana Supila’nın devamında yer alan Sveti Jacov, dik merdivenlerden inilerek ulaşılan daha sakin ve sade bir plaj kulübüne ev sahipliği yapıyor, ve özellike gün batımında sunduğu eski şehir manzarası muhteşem. Lapad plajı ise kalabalık olsa bile kumlu plajları sevenlerin araba veya deniz yoluyla gidebilecekleri güzel bir sahil. Lapad yarımadasının en uç noktasında eski şehre 6km uzaklıkta yer alan geniş çakıl taşlı Copacabana plajındaki ünlü plaj kulübü Copacabana Beach ise başka bir alternatif. Bu plajda yer alan Pivnica Dubrova restoran ızgara etleri ve tandırları ile ünlü.

Kano Keşifleri: Dubrovnik’i kano kiralayarak veya kano turuna katılarak denizden keşfedebiliyorsunuz. Pile kapısından çıkıp hemen soldaki merdivenlerden minik koya indiğinizde kano kiralama yerlerini göreceksiniz. 3 saatlik kano turunu alırsanız Dubrovnik surlarını, Frana Supila sahilini dolaşıp Lokrum adasına ulaşıp, lagün mağarada snorkel molası verip, adanın etrafını turlayıp, llimana dönerken Dubrovnik surları ve eski şehrini seyredebilirsiniz. Ya da aynı turu daha uzun veya kısa sürede kendi başınıza kano kiralayıp yapabilirsiniz. Özellikle gün batımında kano turunu tavsiye ediyoruz.

 

Sualtı Keşifleri: Sualtında gizlenmiş zenginliği keşfedin. Dubrovnik dünyadaki sayılı sualtı zenginliğine sahip Adriyatik Denizi’nin güzel suları arasında bulunuyor. Efsanevi deniz bilimci ve kaşif Jacques-Yves Cousteau, şehri çevreleyen denizin hayatında bugüne kadar gördüğü tüm denizlerden çok daha fazla zenginliği bir arada barındırdığını söylemiş.

 

Dubrovnik Yaz Festivali (10 Temmuz  – 25Ağustos) 1950’den beri gerçekleşen yaz müzik ve tiyatro festivali sırasında şehrin Gunduliceva, Drziceva, Lovrijenac, Luza, Revelin hisarı gibi meydan ve sahnelerinde canlı performanslar yer alıyor.

 

DENİZDEN KEŞİFLER

Lokrum Adası

Çam ağaçları ile kaplı Lokrum adası, Dubrovnik eski şehrin hemen önünde yer alıyor. Eski liman Stara Luka’dan gün boyu kalkan tekneler ile 15 dakikada ulaştığınız ada, üzerinde yerleşim olmayan, doğal güzellikleri korunan bir milli park. 1023 yılında inşaa edilmiş bir manastırın kalıntıları sebebi ile uzun bir dönem sadece rahiplerin yaşadığı bir ada olduğunu varsayılıyor. 1839 yılında ise Akdeniz seferinden dönerken bir fırtınaya yakalanan Avusturya Macaristan Prensi Maximilian von Halsburg, bu adaya sığınarak hayatını kurtarmış. Prensin adaya duyduğu minnet ve hayranlığı, manastır kalıntıları üzerine geniş bahçeler ve yürüyüş yolları ile çevrili bir yazlık saray inşaa ettirmesine sebep olmuş. 1959 yılında bu bahçeler genişletilerek Botanik Bahçesi olarak hayata geçirilmiş. Tavuskuşları ile dolu ada denize girmek isteyenler için pırıl pırıl bir deniz ve çam manzaraları sunuyor. İskelenin bulunduğu koyun burnundaki plaj, adanın diğer tarafına yürüdüğünüzde açık denize bakan kayalıklar ve mağara, ve de yeraltı tüneli ile denize bağlanan lagün yüzmek için en güzel alternatifler. Ancak gün boyu ziyaretçi taşıyan tekneler ile kalabalıklaşan adaya, denizin keyfini çıkartmak için sabah erken gitmenizde fayda var. Adanın tepelik kısmında Napolyon döneminde inşaa edilmiş minik bir kalecik var. Çam ağaçları arasından ilerleyen yürüyüş rotasını takip ederek ulaştığınız kaleden eski Dubrovnik şehri manzaraları harika.

 

Lopud Adası

Dubrovnik’in yanıbaşında 13 adadan oluşan Elafiti adalarının sadece 3 tanesinde yerleşim var. 17.yy’da soyluların, armatör ve tüccarların yazlık evlerinin bulunduğu bu adalardaki yerel halk, 100 yıl önce Avrupa’yı kasıp kavuran Filoksera salgını ana geçim kaynağı olan üzüm bağlarını kapladığında, adaları terk etmiş. Son 20 yılda adaların ufacık limanları yelken ve tekne turizmi ile tekrardan canlanmaya başlayınca tarihi binalar restore edilip, yeniden hayat bulmaya başlamış. Lopud adası, yemyeşil doğası, kumluk plajları, sığ suları ve tarihi Fransiskan manastırı ve onlarca kilise kalıntısı ile adeta bir Robinson Crusoe adası. Araba girmeyen 5 kilometrekarelik bu ufacık adanın hala çok bakir bir atmosferi var. Palmiye, çam, zeytin ve incir ağaçları ile bezenmiş limanı ve de adanın arkasında iki kilometre yürüyüş mesafesinde yer alan çam ağaçları ile kaplı altın renkli kumsal Sunj plajı adanın en keyifli noktaları. Ada bir de çağdaş sanat projesine ev sahipliği yapıyor. İzlandalı sanatçı Olafur Eliasson’un Thyseen Bornemizsa Vakfı için hazırladığı ‘Your Black Horizon’ enstelasyonu, penceresi olmayan bir yapının yere parallel ufacık açıklıktan içeri giren gün ışığı ile değişen görünümlerini sunuyor. Adanın deniz mahsülleri ve siyah risottosu ile ünlü restoranı Konoba Obala. Sakin köşelerde yer alan La Villa ve Villa Vilina, feribotun yanaştığı limanda yer alan Lafodia güzel otel alternatifleri. Lopud Dubravnik’e feribot ile yarım saat uzaklıkta.

Sipan (Şipan) Adası

Elafiti Adaların en yeşili ve en büyüğü Sipan. Adanın ana limanı olan Sudurad’a vardığınızda 16.yy’dan kalma bir yazlık sarayın kuleleri ve yukarısındaki kilise sizi karşılıyor. Günü birlikçilerin çok sayıda olduğu bu liman yerine, adanın kuzey tarafında balıkçı köyü ve limanı olan Sipanska Luka çok daha bakir ve keyifli bir keşif sunuyor. Eğer tekne ile Sipaska Luka’ya giriyorsanız, irili ufaklı adacıkların geçtiğiniz Sipan Bay, yükselip alçalan tepeleri ile Orhaniye – Selimiye manzaralarını andırıyor. Her bir adacığın üzerinde, denize dökülen yemyeşil fıstık çamları, kıyıya yakın kısımlardaki kumsalcıkların turkuaz rengi, derin suların laciverti ve de gökyüzünün parlak mavisi harika bir görsel şölen sunarken, adacıkların girintileri tekneciler için muhteşem deniz keyfi sunuyor. Derin bir koyun içinde yer alan Sipanska Luka, az sayıda nüfusa sahip. 17.yy’da en canlı dönemini yaşadığı zaman, köyün tepelerinde inşaa edilmiş birçok malikane ve villa şu anda boş. Ancak sakinliği ve sessizliği ile çok nostaljik bir atmosferi var. Limanın bulunduğu koyun çevresindeki yenilenmiş taş evlerin ise çok sevimli bir görünümü var. Köyden 500 metre uzaklıkta koyun çıkışında yer alan ufacık kumsal harika bir plaj, ayrıca plajın arkasındaki kayalıklar günbatımında muhteşem manzaralar sunuyor. Adada birçok doğa yürüyüşü rotası var, özellikle limandan 4.5 kilometre uzaklıkta, adanın en yüksek noktası olan St Ilija’dan Sipan Koyu ve ilerideki adaların manzarası muhteşem. Köy yakınlarındaki 400 yıllık tarihi ağaç da görülmeye değer.  Ayrıca portakal, limon, incir ve zeytin ağaçları ve üzüm bağları ile kaplı bu adanın en lezzetli durakları Sipanska Luka’da. Balıkçıların her gün taze  çıkardığı balık ve deniz kabukları, adada yetişen organik sebzeler ve meşhur zeytinyağı ile pişen tüm yemekler gerçekten enfes. Akşam yemeği için en doğru adresler: Konoba Kod Marka ve Tauris Taverna. Yemek sonrası içki için Café Bar Luka ve Bar More lokaller ve yelkencilerin tercihi. Konaklamak isteyenler ile Hotel Sipan tertemiz ferah bir alternatif.

Koloçep Adası

2.5 kilometrekarelik bu ufacık ada Dubrovniğe en yakın Elafiti adası. Feribotların yanaştığı Donje Celo liman köyü ve güneydoğudaki Gonrje köyündeki yerleşimde toplam nüfus 150’yi geçmiyor. Donje Celo’nun taş evleri ve kumsal plajı çok şirin. Çam ormanlarının arasından mis gibi kokular ve manzaralar eşliğinde diğer köye ve tepelere yürüyüş yapmak mümkün. Konaklamak için Hotel Koloçep, lezzetli deniz mahsülleri için doğru adres Villa Ruza.

 

IMG_7683

KARADAN KEŞİFLER

Cavtat

Dubrovnik’in 20 km güneyinde sahilde yer alan Cavtat çok şirin bir balıkçı kasabası ve yazlık sahil beldesi. 3.yy’dan kalma antik kasaba kalıntılarına da ev sahipliği yapan Cavtat’ta varlıklı Hırvatların yazlık evleri de yer alıyor. Bukovac sanat galerisi, heykeltraş Ivan Mestrovic’in en önemli eseri Racic mozolesi, Spinaker kulübünün plaj keyfi, Leut Restoranın deniz mahsülleri, Toranj Restoranın Dalmaçya lezzetleri ve Steakhouse Restoranın etleri, Cavtat’ı ziyaret etmeye değer kılan deneyimler.

 

Zaton ve Mali Zaton

Dubrovnik’in kuzeyinde 20 kilometre uzaklıkta yer alan Zaton kasabasındaki enfes Dalmaçya lezzetleri sunan Kasar ve Zaton Mali sahil köyünde yer alan balıkçı Gveroviç Orsan bu köyleri ziyarete değer kılan gastronomik deneyimler sunuyor. (Hırvatlar, tepe kasabalarının denize açılan köylerini belirtmek için kasabanın isminin başına ufak anlamına gelen Mali sıfatını ekliyorlar.)

 

Ston ve Mali Ston

Dubrovnik’e 60km uzaklıkta yer alan Ston ve Mali Ston istiridye çiftilikleri ve de Çin Seddine benzer surları ile ünlü kasabalar. Yukarıda yer alan eski şehir Ston ve de 1km aşağıdaki sahil kasabası Mali Ston, birbirine surlar ile bağlı. Ston meydanındaki kafelerde bir kahve içtikten sonra surların üzerinden harika deniz manzaralarına nazır bir yürüyüş yaparak çok önemli bir gurme durak olan Mali Ston’a inebilirsiniz.  Özellikle Kapetanova Kucak ve Villa Koruna istiridyeden karidese, midyeden istakoza muhteşem deniz mahsülleri sunan restoranlar.

 

 

ÜLKE DIŞI KEŞİFLER

Karadağ’daki Kotor antik şehri ve Bosna Hersek’teki Mostar tarihi kenti Dubrovnik’e 2.5 saat uzaklıkta (yazın sahil trafiği ve gümrük kontrol sıraları sebebi ile bu süreler 1-2 saat uzayabiliyor) Bosna Hersek’in başkenti Saraybosna ise 3.5 saat uzaklıkta.

 

 

ÖNEMLİ BİLGİLER

Hırvatistan için Shengen vizesi gerekiyor. Ziyaret için en güzel aylar Mayıs-Haziran, Eylül-Ekim ayları. Temmuz Ağustos biraz fazla sıcak ve kalabalık olabiliyor.

 

YOLCULUK TERAPİSİ HIRVATİSTAN YAZILARI

 

 

 

 

ZEYNEP ATILGAN BONEVAL