CUNDA İZLENİM & ROTALARI

 

TARİH KOKAN ADA 
Çocukluğum yazları Ayvalık’ta babaannem ve dedemin evinde geçti… Arnavut kaldırımlı daracık bir sokakta bir taş evde ilk defa Rum evinin gizemleri ile tanıştım. Dev ahşap kapısı, yüksek tavanları, duvarla gömülü nişlerde eski objeler, ahşap cumbanın içindeki sedir, kalın duvarlarının içinde sıcak yaz günlerindeki serinliği, kocaman arka bahçesinde ekili domatesler, salatalıklar, baklalar… Bir çocuk için sonsuz inceleme ve oyun imkanı sunan bu evde en sevdiğim anlar, akşamüstü alt katın sokağa bakan penceresinin içine oturup, ayaklarımı demirlerinin içinden sallandırıp gelip geçeni seyretmekti. Çoğunluk mahalleli ‘torun’ olarak bilirdi beni, ben de zamanla aşinalık kazanırdım yüzlere… Tanımıyorsam da hikayeler yazardım gelen geçen için. İnsanlara ve hikayelerine merakım o günlerde başladı işte. Bir Rum evi sayesinde…

 

 

 

Bir de sokağın hemen aşağısında sahile inince karşıda görüğümüz ada vardı, gidemediğim ancak hikayeleri ve gizemleri ile bir sır olarak beni büyüleyen… Aşıklar adası, Korsanlar adası, Efeler adası, Deliler adası, Güzel kokan ada… o kadar çok şey duyardım ki hakkında meraktan çatlıyordum görmek için. O zamana kadar bildiğim tek ‘ada’ olması bile başlı başına bir semboldü benim için. Sonunda annemle babam geldiğinde Cunda’ya ilk kez gittiğimde hayallerime dokunmuş gibi hissetmiştim. O zaman adayı gerçekçi bir gözle göremediğim kesin, çünkü anlatılmış bir sürü efsaneyi kafamın içinde yaşamakla meşguldüm. Terk edilmiş sokakları ve babaanemin evine benzeyen yüzlerce Rum evi, kafamın içindeki hikayelere ev sahipliği yapabilecek güzellikte ve gizemdeydi. Hatırladığım kadarı ile sokakları bomboş, sahilinde tek tük insan olan, sessiz sakin bir yerdi.

25 yıl sonra Cunda tekrar karşılaşacağım için içimde büyük bir heyecan vardı. Çocukluğumun kahramanı adaya yaklaşırken karmaşık duygular içindeydim, ‘ya ben büyüdüm ve ada küçüldüyse?’ korkusu, ‘acaba neler oldu?’ merakı, biraz nostalji ve de kaybettiğim büyükannem ve dedemin hüznü bir aradaydı… Adanın ‘Türkiye’nin ilk boğaz köprüsü’nden geçerken kalbim hızla atmaya başladı…

Önce adanın etrafını dolaştık.

Leka Panaya Manastırı (Koruyan Meryem Manastırı), Alibey/Cunda adasının Dalyan boğazında, zeytinlikler içinde, boğaza egemen bir yapı; ada merkezine en yakın manastır. Leka adının nereden geldiği bilinmiyor. Restorasyonu ve onarımı yapılarak günümüze kazandırılmış olan yapı, bugün, Komili ailesinin malikânesi olarak kullanılıyor.

Tabiat parkına doğru giderken tepede nefes kesen Cunda ve Ayvalık manzaraları var.

Ardından terk edilmiş en eski Rum köyleri olan Pateriça köylerini gezdik, Ayışığı manastırına kadar gittik.  Zeytin ağaçlarını altına kurulu köylerden ikincisini geçtikten sonra ortaya çıkan dar patikadan Ay Işığı Manastırı’na varılıyor. Adının anlamı “Enginarlıktaki Aya Dimitri” olan manastıra, ay ışığında büründüğü büyüleyici güzellikten yola çıkılarak Ay Işığı Manastırı denmiş. Alibey (Cunda) adasının kuzeye uzantısı olan Pateriça yarımadasının en ucunda, dik bir tepenin denizle birleştiği noktada yer alır. Doğasıyla bütünleşmiş bu güzel mekâna deniz yoluyla da ulaşılabilir. Bir kapısında 1771, diğer kapısında 1795 yazılı olan manastır, büyük ihtimalle bu tarihlerde onarım görmüş. Hala nispeten bakir, hala gizemli ve doğallığını koruyor…

 

Pateriça 1. Köyün önünde Bıyıklı’nın Yerinden denize giren birçok insan vardı, Bıyıklı restoranında geleneksel ege lezzetleri ile öğle yemeği servisi yapıyor, sahilde şemsiye ve şezlongları ile deniz ve güneş keyfini kolaylaştırıyor, hatta sessizlikten ve inzivadan hoşlananlar için minik bir taş evde konaklama imkanı da sunuyor. Pateriça 2. Köyünde ise Sobe Otel hoş ve keyifli bir plaj tesisi kurmuş. Ahşap iskeleden denize girerken, neredeyse denizin içindeki terk edilmiş eski taş ev geçmişi size her an hatırlatıyor. Mutfağından çıkan hafif lezzetler ile karnınızı doyurup, şezlongda güneşlenip, ağaçların altındaki gölgede hamakta sallanarak uyuyabiliyorsunuz. Gürültü, müzik ve eğlence yok, sadece doğanın sessizliği ve huzuru…

Ardından Cunda merkeze doğru yol aldık. Ara sokaklarda otelimizi ararken, hala taş evlerin ihtişamını hiç kaybetmediğini, arnavut kaldırımların aynen yerinde olduğunu gördüğümde içimi bir sevinç kapladı. Sanki zaman durmuştu ada 25 yıl önce bıraktığım gibiydi. Harika otelimiz ile kısaca uğrayıp kendimizi sokaklara attık. Kimi yaşanılan kimi terk edilmiş taş evlerin her birinin detayını inceleye inceleye tüm sokakları gezdik.

Kimisi restore edilmiş, kimisi de boş veya yarı yıkık evlerin duvarlarında çivit, pembe, sarı renkli boya katmanları pul pul dökülmüş, sanki yıllar içinde kat kat giyilmiş elbiseler gibiydi.

Arnavut kaldırımlar hiç elden geçmemiş zamanla farklı yönlere çökerek yamuk yumuk olmuştu, yürümeyi zorlaştırıyor olmasına rağmen ‘kaldırımcılık rantı’ na kurban gitmeyişi, el değmemiş doğallığı hoşuma gitti.

Dev ahşap kapılar, taş çerçeveli kocaman camlar ve renk renk ahşap kepenkler, evlerin tepelerine kadar uzanmış pembe begonviller, cam içleri ve kapı önlerindeki kırmızı sardunyalar, verandaların üzerini kaplamış üzümleri üzerinde asmalar, yarı açık kapıların önünde oturan teyzeler, eşikte miskin miskin yatan kediler, tepelere tırmandıkça karşınıza çıkan eski taş yel değirmenleri, yarı yıkık kilise…

Hepsi zaman tünelinde geriye götürüyor sizi… Her bir köşede yeni bir hazine, farklı bir miras çıkıyor karşınıza.

 

Adanın merkezinin iki uğrak noktası var. Birisi tarihi Rum kilisesi olan Taksiyarhis. Çamlı Manastır anlamına gelen kilise 1873 de inşaa edilmiş. Zamanında zeytin yağı, zeytin sabunu ve zeytin üretimi ile ün salmış bu ihtişamlı Ortodoks kilisesi şimdi renovasyonda. Bir de aşıklar tepesi ve tepede yer alan kütüphanesi ünlü adanın. Herkes gün batımında oraya yürüyor. Bu tırmanışın ödülü, ise muhteşem manzaralar ve yolda bir sürpriz gibi karşınıza çıkan sadece üç duvarı kalmış Panaya Kilisesi.

Cunda adasının resmi adı Alibey adası, ancak pek kimseler bu ismi kullanmıyor. Ayvalığın önünde yer alan irili ufaklı 22 adanın arasında tek yerleşim olan adası Cunda. Yunanlı tarihçi Heredot M.Ö 5.yy’da Ekatos isimli tanrıdan esinlenilen Ekatonisos ismini ile bahsediyor adadan. Daha sonra “mis kokulu” anlamına gelen Moshinos da deniyor. Piri Reis’in Kitab-ı Bahriyesi’nde ise çevre adalar ile birlikte Yund Adaları diye geçiyor ismi. Alibey ismini Kurtuluş Savaşı’nda padişahın “Yunanlılara teslim olun” emrine karşı gelip silahlı mücadeleye başlayan ilk birliğin kumandanı Yarbay Ali Çetinkaya’dan alıyor. Ancak asıl bilinen ve kullanılan ismi Rumca ‘uç nokta’ anlamına gelen Cunda.


Ege’nin 4. büyük adası, ancak ana karaya yakınlığı sebebi ile en çok ziyaret edileni. Türkiye’de adalar ve sahillere genellikle yerleşim birimlerini Rumlar kurduğu olduğu için bu muhteşem taş mimari mirasını onlara borçluyuz. 1924’de mübadele sonucu Girit ve Midilli’den göç eden Türkler hala adada yaşıyor. Alaçatı gibi yerlilerinin bir bir terk etmediği, hala yaşanılan bir ada oluşu, hatta kulağıma çalınan Rumca konuşmalar sayesinde iki yakanın kültür sentezini yaşatması hoşuma gidiyor.

Buraların bozulmadığını görünce içim huzurla kaplı otele dönüyoruz. Makineme bakıyorum, o kadar çok fotoğraf çekmişiz ki…

 

Otelimiz Moshinos’un sahibesi Seda Hanım pırıl pırıl mavi gözlerinde dinginliği yakaladığınız sade ve duru bir hanım. Cunda’ya çok eskiden gönül verenlerden. Eski bir Rum evini özenle yeniden inşaa ederek, antika vazolar, aynalar ve objeler ile bezemiş, kapılara astığı mor renkli kurutulmuş çiçekler ile şenlendirmiş, huzurlu bir ev ortamı yaratmış. Kahvaltısı dört dörtlük, çalışanları güleryüzlü ve misafirperver, lokasyonu adanın en güzel sokakları olan Tumbalı ve Cumhuriyet sokaklarının kesişimine çok yakın, yani otantik bir Cunda deneyimi için ideal. Otelin dışı pembe begonvillerle kaplanmış. Üst kat odalarında kilise tavalarında gördüğümüz çapraz tonozun harika bir mimari uygulaması yapılmış, ferah yüksek tavanı, taş banyosu, fistan perdeleri ile içinizi açıyor… En hoşuma giden tarafı ise otelin girişindeki yuvarlak sehpanın yanıbaşındaki iki koltuk… Akşamüstü ev yapımı otlu peynirli kurabiyeleri ve taze demli çayınızı alıp, koltuğa yerleşip gelen geçeni seyredebiliyorsunuz. Cam içine oturacak yaşı ve boyutu geçtiğim için, çoçukluk anılarıma denk gelen bu deneyim beni çok mutlu kıldı. İsmini adanın eski adlarından birisi olan, Rumca ‘hoş kokulu’ anlamına gelen Moshinos’dan alıyor. Seda Hanım ile akşam yemeği için sohbet ettiğimizde, yazın kalabalıkların akın ettiği restoranlarda servisin aksayabildiğini, biraz kalender olmak gerektiğini söylüyor bize. Uzun zamandır duymamıştım bu kelimeyi, tam da adalı ruhunu yansıtıyor.

Sahile indiğimizde ne demek istediğini anlıyoruz Seda Hanım’ın. Sahile paralel cadde insan seli, tüm balıkçılar tıka basa insan dolu, dondurmacı ve lokmacıların önlerinde birikmiş insan kalabalığından yürünmüyor. Bir de sesi bangır bangır bağıran müzikler eklenince, kabusa dönüşebiliyor. Bu kısmı hiç de hatırladığım gibi değil. En iyisi sahili es geçip ara sokaklara dalmak, ya da kalabalıkların çekildiği sonbahar ve ilkbaharda adayı sakinleri ile birlikte yaşamak. İlkbaharda burnunuza çalınan mis gibi iğde, kekik ve biberiye kokuları, adanın isminin hakkını veriyor, doğanın uyanışına şahit oluyorsunuz. Sonbahar ve kışın ise denizin ve toprağın bolluk ve bereketi en taze balıklar ve otları tatmanıza imkan tanıyor.

Cunda’dan iyi hatıralar ile ayrılıyorum. Kalbime ve ruhuma işleyen Cunda’nın sokakları hala küçükken beni büyülediği kadar güzel. Yüzlerce yıllık taş duvarları ve de tarih kokan kapıları zamanında hayal ettiğim hikayeleri hala fısıldıyor…

 

 

 

 

  • CUNDA ROTALARI
  • TAKSİYARHİS KİLİSESİ CUNDA: Bir zamanlar yöredeki Ortodoks Hristiyanlara hizmet eden Cunda Adası’nki Taksiyarhis Kilisesi, bugün Rahmi Koç Müzesi adıyla oyuncaklardan buharlı modellere, bebek arabalarından zaman ölçüm aletlerine uzanan geniş koleksiyonuyla ziyaretçilerini kabul ediyor. Kilise, Alibey (Cunda) Adası Rum Ortodoks (Moschonese) cemaati tarafından, 1873 yılında, eski temelleri üzerine Anakent (Metropol) Kilisesi olarak inşa edilmiş. Bu yıllarda, Ada’nın çoğunluğu Rum olan nüfusu 8.000-10.000 civarındaymış. Kilise, ‘Taksiyarhis’e, yani Koruyucu Baş Melekler Cebrail ve Mikhail’e atfedilmiş. Halen Ada’nın en önemli anıt yapısını olan müze 2011 yılında Vakıflar Meclisi tarafından Rahmi M. Koç Müzecilik ve Kültür Vakfı‘na tahsis edilmiş. Kilise binasının restorasyonu, Ark İnşaat Sanayi ve Ticaret A.Ş’nin uzman mimar ve restoratörleri tarafından yapılmış. Koleksiyon, Rahmi M. Koç Müzesi İstanbul ve Ankara Müzeleri’nin bir benzeri gibi oluşturulmuş. Sergilemede teknede oyuncaklardan buharlı modellere, bebek arabalarından zaman ölçüm aletleri gibi geniş bir yelpazeye yer veriliyor. Ziyaret Gün ve Saatleri : 1 Ekim – 31 Mart10:00 – 17:00 1 Nisan – 30 Eylül10:00 – 19:00 Pazartesi Günleri Kapalıdır. Namık Kemal Mahallesi, Şeref Sokak No: 6A

  • SEVİM NECDET KENT KİTAPLIĞI: Cunda Adası’nın en güzel manzarasını gözler önüne seren tarihi Yel Değirmeni, bugün Sevim ve Necdet Kent Kitaplığı olarak hizmet veriyor. Gidin tarihi kitaplara göz atın, Cunda manzarasının keyfini cafesinde çayınızı, kahvenizi içerek çıkarın. Eski ismi Agios Yannis Kilisesi olan kilise, Patrik Teodosios zamanında İstanbul’daki Fener Rum Patrikhanesi’ne bağlanan manastırın ana kilisesi adanın kuzeybatı kısmında yer alıyor. 1835 senesinden sonra zenginleşmeye başlayan kilise, dini kitapların yanında 17. ve 18. yy kilise hukuku yayınlarıyla da ün salmış. 1924 mübadelesi sonrası Şapel’i zamanla tahrip olmuş. Şapelin batı tarafında olduğu söylenen ve büyük bir olasılıkla manastıra un sağlayan değirmenden geriye kalan ise sadece temel taşlarıymış. Şimdi ise bina Sevim ve Necdet Kent Kitaplığı ve harika manzaraları bir kafe. Yıllar yılı harap bir şekilde kalan değirmen ve kilise; Rahmi M. Koç’un kültür varlığı olan bu eski eserlerin kurtarılmasına yönelik girişimleri, maddi-manevi katkıları ile restore edilmiş ve böylelikle Alibey Adası 07.08.2007 tarihinde önemli bir kitaplığa kavuşmuş. Rahmi M. Koç Müzecilik ve Kültür Vakfı bünyesinde hizmet veren kitaplığa; ilerleyen yaşı nedeni ile göz sağlığı bozulan, “Göremediğime değil, okuyamadığıma üzülüyorum.” diyen Emekli Büyükelçi Necdet Kent ve eşinin ismi verilmiş. Necdet Kent’in oğlu Muhtar Kent, merhum babasından kalma bin üç yüzü aşkın kitabı bu kitaplığa bağışlamış. Ziyaret bilgileri: Kitaplık Pazartesi hariç hergün 09:30 – 17:30 saatleri arasında açıktır. Panorama Café hergün saat 09:30′dan itibaren açıktır. Garip Sokak Aralığı No: 5

  • PANAYA KİLİSESİ: Cunda adasının tarihi Rum Ortodoks Kilisesi’nin, bugün sadece 2 duvarı ayakta. Bir demirci ustasının rüyasında azizleri görmesi ve kilisenin yapılacağı yer üzerine azizlerden rüyasında “talimat alması” sonrasında, Cunda psikoposunun da yönlendirmesi sonucu, 1850 tarihinde Cunda halkının imeceyle yaptığı kilisedir. Kilisenin çanı, Berlin’de yaptırılmış, mimarisi ve dekorasyonu için hiçbir fedakarlıktan kaçınılmamış. Sanat eseri niteliğinde bir ibadet merkezi olan kilise, mübadele sonrası bulunduğu arsanın sahibi tarafından yıktırılmış. Şu anda Cunda tepelerinde muhteşem deniz manzarası içinden geçen bir kalıntı.
  • ATÖLYE PATİKA, Namık Kemal Mahallesi, Selamet Caddesi No:9 / Atölye Patika, doğal ve yalın yaşam kültürünü amaçlayan ve destekleyen çok yönlü bir sanat ve zanaat atölyesi. Maharetlerini, tutkularını ve tecrübelerini paylaşmak isteyen sanatçı, zanaatkar, müzisyen, yazar, otacı, simyacıların atölyelerini düzenleyen bir paylaşım alanı. Ayrıca Patika toprak ananın sunduklarına saygılı ve minnettar bir anlayış ile, sürdürülebilir ve kendi kendine yeten çevre dostu sistemler geliştirme etkinlikleri düzenleniyor Kurucusu Seramik sanatçısı Emine Boyner Kürşat ve eşi zeytinci Ali hem seramik, hem de budanmış zeytin ağaç kollarından ahşap objeler yapımı üzerine atölyeler, kağıt ve sabun yapımı atölyeleri veriyorlar. Cunda’nın tarihi sokaklarında muhteşem bir eski taş Rum binasında yer alan, yaz-kış açık atölyeye mutlaka uğrayın, seramikler, ahşap el işi sofarlık objeler, el yapımı bitkisel sabunlar, aromatik ve şifa niyetine otlar, el yapımı kağıt defterler kalbinizi fethedecek.
  • HEVES BERKSU ATÖLYESİ, Cumhuriyet Cad. 32A / Seramik sanatçısı Heves Berksu’nun kendi adını taşıyan mini minnacık atölyesinde, hem kendi tasarladığı zarif, yalın, zevkli seramik ve porselenlere bir göz atıp satın alabilir,  hem de Pazartesi ve Çarşamba günleri porselen ve seramik atölyelerine katılabilirsiniz. Yaz kış açık.
  • LİTTLE BUDDHART GALERiSİ, Cumhuriyet Caddesi no 17 / Kasım 2014 ‘te Cunda Adası’nda yaşayan Fotoğraf Sanatçısı Emine Berkan, Floret Desaban ile birlikte Ada’ya ilk sanat galerisini kazandırmış. Galeri ismini yakın çevresinde Küçük Buddha (Little Budhha) diye tanınan Emine Berkan’dan ismini alıyor. Emine Berkan ve Gülgün Haksal’ın çalışmalarının bulunduğu artshop ile özgün Ayvalık hediyelikleri sunan mekânda, Resim, heykel, fotoğraf, seramik, vitray sergileri, work shoplar, film gösterimleri de gerçekleşiyor.

 

 

AYVALIK’TAN KISA KISA

  • Ayvalık izlenim, rota, restoran, otel önerilerimizi www.yolculukterapisi.com/ayvalik  www.yolculukterapisi.com/ayvalikrotalar www.yolculukterapisi.com/ayvalikoteller yazılarımızdan okuyabilirsiniz.
  • TAKSİYARHİS ANIT KİLİSESİ AYVALIK: Bir zamanlar Ortodoks Hristiyanlara hizmet eden yöredeki Cunda Adası’nki Taksiyarhis Kilisesi, bugün Rahmi Koç Müzesi adıyla oyuncaklardan buharlı modellere, bebek arabalarından zaman ölçüm aletlerine uzanan geniş koleksiyonuyla ziyaretçilerini kabul ediyor. Taksiyarhis Kilisesi, Ayvalık’ın ilk kilisesi olup, kilisenin 3 ayrı dönemi olduğu düşünülmekte:  ilk olarak 15. yy.’ da küçük bir kilise olarak inşa edilmiş. Binanın üzerindeki Pavlus ve Petrus’un binanın tanrıya sunumu freskosu ile güney bahçe girişinin üzerindeki 1753 tarihli kitabe üç kubbeli iki katlı bazilikal planlı ikinci dönem yapıya ilişkin veriler. 1893 tarihindeki düzenlemeyle neo- klasik üslupta ve iç dekorasyonu eklektik olarak tamamlamış. 1927 yılından itibaren uzun sure “Tekel Deposu” olarak kullanıldıktan sonra terkedilen yapı 2012 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca restore ettirilmiş ve 2013 yılında “Taksiyarhis Anıt Müzesi” olarak hizmete sunulmuş.
  • ŞEYTAN SOFRASI: Şeytan Sofrası, Ayvalık ilçe merkezinin 8 km güneyinde bulunan hakim büyük kayalık tepelerin üzerinde, tüm Ayvalık Adaları ve Midilli Adası’nın manzarası ayaklar altına seren, üzerinde Demir kafes içine alınan Şeytan’ın ayak izi bulunduğuna inanılan, halkın madeni para atarak dilek dilediği, ancak asıl gün batımları ile ünlü eski bir lav birikintisi tepesi. Sönmüş bir volkandan arda kalan lav birikintileriyle oluşmuş tepe, yuvarlak sofra biçimini andırıyor.
  • ÇARŞI – PAZAR: Ayvalık sokakları, güzel evleri, dini yapıları derken mutlaka yolunuz Ayvalık pazarına düşsün. Ayvalığa özgü otları, mandıra peynirleri, köylü emeğiyle üretilmiş ürünleri alıp , çevre köylerden gelen köylülerle sohbet etmek ve otların yerel isimlerini de öğrenme şansınız olur. Cunda Pazarı Cumartesi Günleri, Ayvalık Pazarı Perşembe Günleri, Armutçuk Pazarı Pazar Günleri,  Sarmısaklı Plajı pazarı Salı günleri kuruluyor.

 

BERGAMA

Bergama Antik şehri ve Bergama kasabası hakkındaki izlenim, rota ve önerilerimizi  www.yolculukterapisi.com/bergama yazımızda bulabilirsiniz.

Bergama doğal güzelliği ve tarihî eserleriyle dünyaca ün yapmış bir yerdir. Her yıl mayıs ayının son cuma günü Bergama Kermesi yapılır. Kasabadaki Arkeoloji ve Etnografya Müzesi’nden başka açıkhavada bulunan büyük kalıntılar da görülmeğe değer güzelliktedir. Açıkhava tiyatrolarının en küçüğü restore edilmiştir ve 4 500 kişi alır. Akropol’de birçok tapınak, stadyum, gimnazyum, amfiteatr (15 000 kişilik açıkhava tiyatrosu) bulunur. Asklepieion’daki kutsal koridor Akropol’de görülen azametli tiyatro ve tapmak harabeleri, güzelim sütunlar gibi, görenleri hayranlık içinde bırakır.

Bergama’da Asklepieion, M.S. II. yy. ın en ünlü sağlık yurtlarından biriydi.

Bergama Antik Kenti: Geziniz listenize mutlaka ama mutlaka dahil etmeniz gereken yerlerden biridir Bergama Antik Kenti. Tarihin tozlu sayfalarını aralamanıza yardımcı olacak bu antik kentin yapılan kazılar sonucu Arkaik dönemde bir yerleşim olduğu anlaşılmaktadır. İzmir’in tarih kokan ilçesi Bergama eski dünyanın başta gelen kültür merkezleri arasında yer alır ve zengin kütüphanesi ile çok ünlüdür. Roma döneminde önemli bir merkez, Hristiyanlık döneminde ise bir piskoposluk merkezi olmuştur burası.

Serapis Tapınağı: Bergama’nın ev sahipliği yaptığı Serapis Tapınağı, Roma çağının en yüksek tuğla yapısıdır. İncil’de adı geçen 7 kiliseden biri olan tapınak, Kızıl Avlu olarak da bilinir. Avlusunda birçok heykelin yer aldığı tapınak, genellikle Mısır heykeltıraşlık sanatını yansıtmaktadır. Yıl boyunca yerli ve yabancı turistler tarafından ziyaretçi akınına uğrayan Serapis Tapınağı, geçmişin izlerini sürmenize yardımcı olacak.

Bergama Kütüphanesi: Bölgedeki en dikkat çeken yapılardan biri olan Bergama Kütüphanesi, 2. Eumenes zamanında yapılmıştır. 200.000 cilt kitaba ev sahipliği yapan kütüphane, İskenderiye Kütüphanesinden sonra ikinci büyük kütüphanedir. Markus Antonius, düğün hediyesi olarak Kleopatra’ya vermiştir Bergama Kütüphanesini.

Her köşesi tarih kokan ve geçmişin izlerini taşıyan İzmir Bergama’da görülmesi gereken ve dikkat çeken yerlerden bazıları; Pergamon,Allianoi Antik Kenti, Bergama Müzesi, Agora, Taş Han, Zeus Sunağı, Roma Tiyatrosu ve Kleopatra Güzellik Ilıcasıdır.

Not: Ayvalık – Bergama arası sadece 60 km.

 

 

Zeynep Atılgan Boneval