CUNDA İZLENİM & ROTALARI

TARİH KOKAN ADA 
Çocukluğum yazları Ayvalık’ta babaannem ve dedemin evinde geçti… Arnavut kaldırımlı daracık bir sokakta bir taş evde ilk defa Rum evinin gizemleri ile tanıştım. Dev ahşap kapısı, yüksek tavanları, duvarla gömülü nişlerde eski objeler, ahşap cumbanın içindeki sedir, kalın duvarlarının içinde sıcak yaz günlerindeki serinliği, kocaman arka bahçesinde ekili domatesler, salatalıklar, baklalar… Bir çocuk için sonsuz inceleme ve oyun imkanı sunan bu evde en sevdiğim anlar, akşamüstü alt katın sokağa bakan penceresinin içine oturup, ayaklarımı demirlerinin içinden sallandırıp gelip geçeni seyretmekti. Çoğunluk mahalleli ‘torun’ olarak bilirdi beni, ben de zamanla aşinalık kazanırdım yüzlere… Tanımıyorsam da hikayeler yazardım gelen geçen için. İnsanlara ve hikayelerine merakım o günlerde başladı işte. Bir Rum evi sayesinde…

 

 

 

Bir de sokağın hemen aşağısında sahile inince karşıda görüğümüz ada vardı, gidemediğim ancak hikayeleri ve gizemleri ile bir sır olarak beni büyüleyen… Aşıklar adası, Korsanlar adası, Efeler adası, Deliler adası, Güzel kokan ada… o kadar çok şey duyardım ki hakkında meraktan çatlıyordum görmek için. O zamana kadar bildiğim tek ‘ada’ olması bile başlı başına bir semboldü benim için. Sonunda annemle babam geldiğinde Cunda’ya ilk kez gittiğimde hayallerime dokunmuş gibi hissetmiştim. O zaman adayı gerçekçi bir gözle göremediğim kesin, çünkü anlatılmış bir sürü efsaneyi kafamın içinde yaşamakla meşguldüm. Terk edilmiş sokakları ve babaanemin evine benzeyen yüzlerce Rum evi, kafamın içindeki hikayelere ev sahipliği yapabilecek güzellikte ve gizemdeydi. Hatırladığım kadarı ile sokakları bomboş, sahilinde tek tük insan olan, sessiz sakin bir yerdi.

 

25 yıl sonra Cunda tekrar karşılaşacağım için içimde büyük bir heyecan vardı. Çocukluğumun kahramanı adaya yaklaşırken karmaşık duygular içindeydim, ‘ya ben büyüdüm ve ada küçüldüyse?’ korkusu, ‘acaba neler oldu?’ merakı, biraz nostalji ve de kaybettiğim büyükannem ve dedemin hüznü bir aradaydı… Adanın ‘Türkiye’nin ilk boğaz köprüsü’nden geçerken kalbim hızla atmaya başladı…

 

Önce adanın etrafını dolaşıp terk edilmiş en eski Rum köyleri olan Pateriça köylerini gezdik, Ayışığı manastırına kadar gittik. Hala nispeten bakir, hala gizemli ve doğallığını koruyor… Pateriça 1. Köyün önünde Bıyıklı’nın Yerinden denize giren birçok insan vardı, Bıyıklı restoranında geleneksel ege lezzetleri ile öğle yemeği servisi yapıyor, sahilde şemsiye ve şezlongları ile deniz ve güneş keyfini kolaylaştırıyor, hatta sessizlikten ve inzivadan hoşlananlar için minik bir taş evde konaklama imkanı da sunuyor. Pateriça 2. Köyünde ise Sobe Otel hoş ve keyifli bir plaj tesisi kurmuş. Ahşap iskeleden denize girerken, neredeyse denizin içindeki terk edilmiş eski taş ev geçmişi size her an hatırlatıyor. Mutfağından çıkan hafif lezzetler ile karnınızı doyurup, şezlongda güneşlenip, ağaçların altındaki gölgede hamakta sallanarak uyuyabiliyorsunuz. Gürültü, müzik ve eğlence yok, sadece doğanın sessizliği ve huzuru…

 

Ardından Cunda merkeze doğru yol aldık. Ara sokaklarda otelimizi ararken, hala taş evlerin ihtişamını hiç kaybetmediğini, arnavut kaldırımların aynen yerinde olduğunu gördüğümde içimi bir sevinç kapladı. Sanki zaman durmuştu ada 25 yıl önce bıraktığım gibiydi. Harika otelimiz ile kısaca uğrayıp kendimizi sokaklara attık. Kimi yaşanılan kimi terk edilmiş taş evlerin her birinin detayını inceleye inceleye tüm sokakları gezdik. Boş veya yarı yıkık evlerin duvarlarında çivit, pembe, sarı renkli boya katmanları pul pul dökülmüş, sanki yıllar içinde kat kat giyilmiş elbiseler gibiydi. Arnavut kaldırımlar hiç elden geçmemiş zamanla farklı yönlere çökerek yamuk yumuk olmuştu, yürümeyi zorlaştırıyor olmasına rağmen ‘kaldırımcılık rantı’ na kurban gitmeyişi, el değmemiş doğallığı hoşuma gitti. Dev ahşap kapılar, taş çerçeveli kocaman camlar ve renk renk ahşap kepenkler, evlerin tepelerine kadar uzanmış pembe begonviller, cam içleri ve kapı önlerindeki kırmızı sardunyalar, verandaların üzerini kaplamış üzümleri üzerinde asmalar, yarı açık kapıların önünde oturan teyzeler, eşikte miskin miskin yatan kediler, tepeler tırmandıkça karşınıza çıkan eski taş yel değirmenleri, yarı yıkık kilise… Hepsi zaman tünelinde geriye götürüyor sizi… Her bir köşede karşınıza yeni bir hazine, her sokakta farklı bir miras çıkıyor karşınıza. Adanın merkezinin iki uğrak noktası var. Birisi tarihi Rum kilisesi olan Taksiyarhis. Çamlı Manastır anlamına gelen kilise 1873 de inşaa edilmiş. Zamanında zeytin yağı, zeytin sabunu ve zeytin üretimi ile ün salmış bu ihtişamlı Ortodoks kilisesi şimdi renovasyonda. Bir de aşıklar tepesi ve tepede yer alan kütüphanesi ünlü adanın. Herkes gün batımında oraya yürüyor. Çok bir manzara yok açıkçası, ancak bu tırmanışın ödülü, bir sürpriz gibi karşınıza çıkan sadece üç duvarı kalmış Ayos Yannis Kilisesi.

 

Cunda adasının resmi adı Alibey adası, ancak pek kimseler bu ismi kullanmıyor. Ayvalığın önünde yer alan irili ufaklı 22 adanın arasında tek yerleşim olan adası Cunda. Yunanlı tarihçi Heredot M.Ö 5.yy’da Ekatos isimli tanrıdan esinlenilen Ekatonisos ismini ile bahsediyor adadan. Daha sonra “mis kokulu” anlamına gelen Moshinos da deniyor. Piri Reis’in Kitab-ı Bahriyesi’nde ise çevre adalar ile birlikte Yund Adaları diye geçiyor ismi. Alibey ismini Kurtuluş Savaşı’nda padişahın “Yunanlılara teslim olun” emrine karşı gelip silahlı mücadeleye başlayan ilk birliğin kumandanı Yarbay Ali Çetinkaya’dan alıyor. Ancak asıl bilinen ve kullanılan ismi Rumca ‘uç nokta’ anlamına gelen Cunda.
Ege’nin 4. büyük adası, ancak ana karaya yakınlığı sebebi ile en çok ziyaret edileni. Türkiye’de adalar ve sahillere genellikle yerleşim birimlerini Rumlar kurduğu olduğu için bu muhteşem taş mimari mirasını onlara borçluyuz. 1924’de mübadele sonucu Girit ve Midilli’den göç eden Türkler hala adada yaşıyor. Alaçatı gibi yerlilerinin bir bir terk etmediği, hala yaşanılan bir ada oluşu, hatta kulağıma çalınan Rumca konuşmalar sayesinde iki yakanın kültür sentezini yaşatması hoşuma gidiyor.

 

Buraların bozulmadığını görünce içim huzurla kaplı otele dönüyoruz. Makineme bakıyorum, o kadar çok fotoğraf çekmişiz ki…

 

Otelimiz Moshinos’un sahibesi Seda Hanım pırıl pırıl mavi gözlerinde dinginliği yakaladığınız sade ve duru bir hanım. Cunda’ya çok eskiden gönül verenlerden. Eski bir Rum evini özenle yeniden inşaa ederek, antika vazolar, aynalar ve objeler ile bezemiş, kapılara astığı mor renkli kurutulmuş çiçekler ile şenlendirmiş, huzurlu bir ev ortamı yaratmış. Kahvaltısı dört dörtlük, çalışanları güleryüzlü ve misafirperver, lokasyonu adanın en güzel sokakları olan Tumbalı ve Cumhuriyet sokaklarının kesişimine çok yakın, yani otantik bir Cunda deneyimi için ideal. Otelin dışı pembe begonvillerle kaplanmış. Üst kat odalarında kilise tavalarında gördüğümüz çapraz tonozun harika bir mimari uygulaması yapılmış, ferah yüksek tavanı, taş banyosu, fistan perdeleri ile içinizi açıyor… En hoşuma giden tarafı ise otelin girişindeki yuvarlak sehpanın yanıbaşındaki iki koltuk… Akşamüstü ev yapımı otlu peynirli kurabiyeleri ve taze demli çayınızı alıp, koltuğa yerleşip gelen geçeni seyredebiliyorsunuz. Cam içine oturacak yaşı ve boyutu geçtiğim için, çoçukluk anılarıma denk gelen bu deneyim beni çok mutlu kıldı. İsmini adanın eski adlarından birisi olan, Rumca ‘hoş kokulu’ anlamına gelen Moshinos’dan alıyor. Seda Hanım ile akşam yemeği için sohbet ettiğimizde, yazın kalabalıkların akın ettiği restoranlarda servisin aksayabildiğini, biraz kalender olmak gerektiğini söylüyor bize. Uzun zamandır duymamıştım bu kelimeyi, tam da adalı ruhunu yansıtıyor.

 

Sahile indiğimizde ne demek istediğini anlıyoruz Seda Hanım’ın. Sahile paralel cadde insan seli, tüm balıkçılar tıka basa insan dolu, dondurmacı ve lokmacıların önlerinde birikmiş insan kalabalığından yürünmüyor. Bir de sesi bangır bangır bağıran müzikler eklenince, kabusa dönüşebiliyor. Bu kısmı hiç de hatırladığım gibi değil. En iyisi sahili es geçip ara sokaklara dalmak, ya da kalabalıkların çekildiği sonbahar ve ilkbaharda adayı sakinleri ile birlikte yaşamak. İlkbaharda burnunuza çalınan mis gibi iğde, kekik ve biberiye kokuları, adanın isminin hakkını veriyor, doğanın uyanışına şahit oluyorsunuz. Sonbahar ve kışın ise denizin ve toprağın bolluk ve bereketi en taze balıklar ve otları tatmanıza imkan tanıyor.

 

Cunda’dan iyi hatıralar ile ayrılıyorum. Kalbime ve ruhuma işleyen Cundanın sokakları hala küçükken beni büyülediği kadar güzel. Yüzlerce yıllık taş duvarları ve de tarih kokan kapıları zamanında hayal ettiğim hikayeleri hala fısıldıyor…

 

 

 

 

 

 

CUNDA VE AYVALIK ROTALARI

TAKSİYARHİS KİLİSESİ CUNDA

Kilise, Alibey (Cunda) Adası Rum Ortodoks (Moschonese) cemaati tarafından, 1873 yılında, eski temelleri üzerine Anakent (Metropol) Kilisesi olarak inşa edilmiştir. Bu yıllarda, Ada’nın çoğunluğu Rum olan nüfusu 8.000-10.000 civarındaydı. Kilise, ‘Taksiyarhis’e, yani Koruyucu Baş Melekler Cebrail ve Mikhail’e atfedilmiştir. Halen Ada’nın en önemli anıt yapısını teşkil etmektedir.

02.05.2011 tarihli Vakıflar Meclisi kararı ile Rahmi M. Koç Müzecilik ve Kültür Vakfı‘na tahsis edilen kilise binasının restorasyonu, Ark İnşaat Sanayi ve Ticaret A.Ş’nin uzman mimar ve restoratörleri tarafından yapılmıştır. Koleksiyon, Rahmi M. Koç Müzesi İstanbul ve Ankara Müzeleri’nin bir benzeri gibi oluşturulmuş ve ortaya çıkmıştır. Sergilemede teknede oyuncaklardan buharlı modellere, bebek arabalarından zaman ölçüm aletlerine olmak üzere geniş bir yelpazeye verilmiştir.

Ziyaret Gün ve Saatleri : 1 Ekim – 31 Mart10:00 – 17:00 1 Nisan – 30 Eylül10:00 – 19:00 Pazartesi Günleri Kapalıdır. Namık Kemal Mahallesi, Şeref Sokak No: 6A Alibey Adası (Cunda)

 

SEVİM NECDET KENT KİTAPLIĞI

Dünü: Agios Yannis Kilisesi

Patrik Teodosios zamanında İstanbul’daki Fener Rum Patrikhanesi’ne bağlanan manastırın ana kilisesi kuzeybatı kısmında bulunmaktadır. Buradaki 1835 senesinden itibaren zenginleşmeye başlamış, dini kitaplar yanında 17. ve 18. Asrın kilise hukuku hakkındaki yayınlarıyla da ün salmıştır. 1924 yılında yaşanan mübadele (zorunlu göç) sonrası Şapel zamanla tahrip olmuştur. Şapelin batı tarafında olduğu söylenen ve büyük bir olasılıkla manastıra un sağlayan değirmenden geriye kalan ise sadece temel taşlarıydı.

Bugünü: Sevim ve Necdet Kent Kitaplığı

Yıllar yılı harap bir şekilde kalan değirmen ve kilise; Rahmi M. Koç’un kültür varlığı olan bu eski eserlerin kurtarılmasına yönelik girişimleri, maddi-manevi katkıları ile restore edilmiş ve böylelikle Alibey Adası 07.08.2007 tarihinde önemli bir kitaplığa kavuşturulmuştur.

Rahmi M. Koç Müzecilik ve Kültür Vakfı bünyesinde hizmet verecek olan bu kitaplığa; ilerleyen yaşı nedeni ile göz sağlığı bozulan, “Göremediğime değil, okuyamadığıma üzülüyorum.” diyen Emekli Büyükelçi Necdet Kent’in ve eşinin ismi verilmiştir. Necdet Kent’in oğlu Muhtar Kent, merhum babasından kalma bin üç yüzü aşkın kitabı bu kitaplığa bağışlamıştır.

Ziyaret bilgileri: Kitaplık Pazartesi hariç hergün 09:30 – 17:30 saatleri arasında açıktır. Panorama Café hergün saat 09:30′dan itibaren açıktır. Garip Sokak Aralığı No: 5 Alibey Adası (Cunda)

 

LİTTLE BUDDHART GALERiSİ

Kasım 2014 ‘te Cunda Adası’nda yaşayan Fotoğraf Sanatçısı Emine Berkan, Floret Desaban ile birlikte Ada’ya ilk sanat galerisini kazandırdı. Cumhuriyet Cad. No. 17’de bulunan Galeri, Sanat ve yakın çevresinde Küçük Buddha (Little Budhha) diye tanınan Emine Berkan’dan aldığı ismi kadar, bulunduğu sokaktan dekorasyonuna sanata ev sahipliği yapmak için hazır. Emine Berkan ve Gülgün Haksal’ın çalışmalarının bulunduğu artshop ile özgün Ayvalık hediyelikleri sunan mekânda, Resim, heykel, fotoğraf, seramik, vitray sergileri, work shoplar, film gösterimleri yapılmaktadır.

 

TAKSİYARHİS ANIT KİLİSESİ AYVALIK

Taksiyarhis Kilisesi, Ayvalık’ın ilk kilisesi olup, kilisenin 3 ayrı dönemi olduğu düşünülmektedir, ilk olarak 15. yy.’ da küçük bir kilise olarak inşa edilmiştir. Binanın üzerindeki Pavlus ve Petrus’un binanın tanrıya sunumu freskosu ile güney bahçe girişinin üzerindeki 1753 tarihli kitabe üç kubbeli iki katlı bazilikal planlı ikinci dönem yapıya ilişkin verilerdir.

1893 tarihindeki düzenlemeyle neo- klasik üslupta ve iç dekorasyonu eklektik olarak tamamlamıştır. 1927 yılından itibaren uzun sure “Tekel Deposu” olarak kullanıldıktan sonra terkedilen yapı 2012 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca restore ettirilmiş ve 2013 yılında “Taksiyarhis Anıt Müzesi” olarak hizmete sunulmuştur. (Abbyy Finereader 9.0 ile oluşturulmuştur.)

 

ŞEYTAN SOFRASI

Şeytan Sofrası, Ayvalık ilçe merkezinin 8 km güneyinde bulunan hakim büyük kayalık tepelerin üzerindedir. Mevkiden tüm Ayvalık Adaları ve Midilli Adası’nın manzarası gözükmektedir. Üzerinde Şeytan’ın ayak izi bulunduğuna inanılan, halkın madeni para atarak dilek dilediği eski bir lav birikintisidir.

Sönmüş bir volkandan arda kalan lav birikintileriyle oluşmuş tepe, yuvarlak sofra biçimini andırır. Demir kafes içine alınan ayak izine benzeyen şekil turistlerin özellikle uğradığı yerlerden biridir. Ayrıca gün batımını seyretmek içinde gidilir. Özel olarak işletilmekte, tepede bir lokanta bulunmaktadır.

 

 

ÇARŞI – PAZAR

Ayvalık sokakları, güzel evleri, dini yapıları derken yolunuz ister istemez çarşıya düşer Ayvalık pazarında alışveriş yaparsınız. Ayvalığa özgü otları, mandıra peynirleri, köylü emeğiyle üretilmiş ürünleri alır , çevre köylerden gelen köylülerle sohbet edersiniz. Bu arada otların yerel isimlerini de öğrenme şansınız olur.

Armutçuk Pazarı Pazar Günleri, Cunda Pazarı Cumartesi Günleri ve Ayvalık Pazarı Perşembe Günleri kurulur.

 

BERGAMA

Bergama doğal güzelliği ve tarihî eserleriyle dünyaca ün yapmış bir yerdir. Her yıl mayıs ayının son cuma günü Bergama Kermesi yapılır. Kasabadaki Arkeoloji ve Etnografya Müzesi’nden başka açıkhavada bulunan büyük kalıntılar da görülmeğe değer güzelliktedir. Açıkhava tiyatrolarının en küçüğü restore edilmiştir ve 4 500 kişi alır. Akropol’de birçok tapınak, stadyum, gimnazyum, amfiteatr (15 000 kişilik açıkhava tiyatrosu) bulunur. Asklepieion’daki kutsal koridor Akropol’de görülen azametli tiyatro ve tapmak harabeleri, güzelim sütunlar gibi, görenleri hayranlık içinde bırakır.

Bergama’da Asklepieion, M.S. II. yy.m en ünlü sağlık yurtlarından biriydi.

Bergama Antik Kenti: Geziniz listenize mutlaka ama mutlaka dahil etmeniz gereken yerlerden biridir Bergama Antik Kenti. Tarihin tozlu sayfalarını aralamanıza yardımcı olacak bu antik kentin yapılan kazılar sonucu Arkaik dönemde bir yerleşim olduğu anlaşılmaktadır. İzmir’in tarih kokan ilçesi Bergama eski dünyanın başta gelen kültür merkezleri arasında yer alır ve zengin kütüphanesi ile çok ünlüdür. Roma döneminde önemli bir merkez, Hristiyanlık döneminde ise bir piskoposluk merkezi olmuştur burası.

Serapis Tapınağı: Bergama’nın ev sahipliği yaptığı Serapis Tapınağı, Roma çağının en yüksek tuğla yapısıdır. İncil’de adı geçen 7 kiliseden biri olan tapınak, Kızıl Avlu olarak da bilinir. Avlusunda birçok heykelin yer aldığı tapınak, genellikle Mısır heykeltıraşlık sanatını yansıtmaktadır. Yıl boyunca yerli ve yabancı turistler tarafından ziyaretçi akınına uğrayan Serapis Tapınağı, geçmişin izlerini sürmenize yardımcı olacak.

Bergama Kütüphanesi: Bölgedeki en dikkat çeken yapılardan biri olan Bergama Kütüphanesi, 2. Eumenes zamanında yapılmıştır. 200.000 cilt kitaba ev sahipliği yapan kütüphane, İskenderiye Kütüphanesinden sonra ikinci büyük kütüphanedir. Markus Antonius, düğün hediyesi olarak Kleopatra’ya vermiştir Bergama Kütüphanesini.

Her köşesi tarih kokan ve geçmişin izlerini taşıyan İzmir Bergama’da görülmesi gereken ve dikkat çeken yerlerden bazıları; Pergamon,Allianoi Antik Kenti, Bergama Müzesi, Agora, Taş Han, Zeus Sunağı, Roma Tiyatrosu ve Kleopatra Güzellik Ilıcasıdır.

Not: Ayvalık – Bergama arası sadece 60 km’dir.

 

 

Yazının başına dönmek için tıklayınız

 

Zeynep Atılgan Boneval