COMO GÖLÜ – AYŞEGÜL AKGİL İZLENİMLERİ İLE

 

 

 

 

 

Ben çocukken manzaralı takvimlerin yapraklarını kesip kesip odamın duvarlarına yapıştırırdım. O harika manzaralara bakarken hem hayallere dalardım, hem de ders çalışıp oyun oynardım. O fotoğrafların nerelere ait olduğunu hiç hatırlayamıyorum ama Como’yu görünce, çoğunun buraya ait olduğuna emin oldum.

 

İtalya’nın bu harikulade bölgesi, turistlerin genelde meşhur İtalyan şehirlerini gördükten sonra akıllarına gelen bir yer. Oysaki muhteşem göl manzaralarının yanısıra her biri nadide bir mücevher gibi parıldayan villaları ve bahçeleriyle Como Gölü eşsiz bir yer.

 

Como gölü, İtalya’nın 3. büyük gölü. Etrafında toplam 24 kasaba ve köy var. Aslında doğa çok sade buralarda. Dağlar ortasında bir göl var sadece. Dağlar yer yer sık ağaçlı ormanlarla yer yer de makiyle kaplı. Kısacası öyle İzlanda’daki gibi insanı başka bir gezende hissettiren bir doğa yok. Ama bu ikilinin sade birlikteliği, dağların arasına kurulmuş küçük kasabalarda öyle huzurlu bir hava yaratmış ki cennet olsa olsa böyle bir yerdir demekten kendinizi alamıyorsunuz.

 

Görkemli bahçeleriyle meşhur villalarının aksine kasabalar abartıdan uzak. Biz Eylül ortası gittiğimiz için turist kalabalığı yoktu ama yazın o en civcivli zamanlarında bile buraların sakinliğini kaybetmediğine eminim. Bence bütün mesele gölde. Göl etrafa tarifi imkansız bir huzur veriyor. Deniz gibi hırçın olmadığından belki. Yüce dağların arasına sıkışmış, bir yere kaçamayacağının farkına varmış ve bunu kabullenmiş. Bu haliyle insanlara, hayatta huzuru bulmak için değiştiremeyeceklerini kabullen diyor adeta.

 

Bu bölge doğal güzelliği, sakin ortamı, termal suları, ılık havasıyla Antik Romalılardan beri insanların ilgisini çekmiş. Önceleri sanatçıların beğenisini kazanmış.

 

 

 

img_2788

 

1818’de meşhur İngiliz şair ve yazar Percy Shelly, yazar arkadaşı Peacock’a yazdığı bir mektubunda burasını, ‘‘Bu göl, şimdiye dek güzel olarak yorumladığım her şeyin üzerinde’’ diye tarif ederken Franz Liszt, ‘‘İki mutlu aşığın hikayesini anlatmak için, hikayeye Como gölünün yanındaki banktan başlamak gerekir’’ demiş.

 

Meşhur yazar Mark Twain de 1867’de Como’ya gelmiş. 1869’da yazdığı Innocents Abroad adlı kitabında Como’dan bahsederken şöyle der: ‘‘Hiç kimse Como Gölü’ndeki gibi bir huzur cennetini başka bir yerde bulamaz.’’

 

Bölge doğal güzelliğinin yanısıra zamanla ipek üretimiyle de kendinden bahsettirmeye başlamış. Rönesans’dan itibaren ipek endüstrisi önemli bir yer edinmiş kendine. Ancak dünyada tanınmaya başlanması, meşhur modacı Ralph Lauren’in kreasyonlarında Como ipeğini kullanmaya başlamasıyla olmuş. Bugün bir çok büyük moda markası (Versace, Ungaro ve Hermes gibi) Como ipeğini tercih ediyor.

 

Como adı gerek sanatçılar gerekse tüccarlar arasında duyulmaya başlandıktan sonra 19. yy dan itibaren Avrupalı soylular tarafından bölgede, bugün her birinin adından çokça bahsedilen muhteşem villalar yapılmaya başlanmış.

 

_dsc7613

Como gölü tam bir ters ‘Y’ harfi şeklinde. Bazıları harf yerine sapan benzetmesini de kullanıyor ama ben sapanları sevmediğim için harften devam edeceğim. En tanınmış şehirler, orta ve alt tarafında. Üst kısım ise daha çok plajları ve su sporlarıyla ünlü. Gölün güneybatı ucunda Como şehri yer alıyor, bölgenin en büyük şehri. Sonra büyüklük ve tanınmışlık sırasında yeri Bellagio alıyor. ‘Y’ harfinin tam ortasındaki çizgilerin kesişim noktasında olan Bellagio’dan kuzeye giderken sol kıyıda Mennagio, sağ kıyıda Varenna bulunuyor. Bunlar en meşhur kasabalar, diğerleri Tremezzo, Lenno, Torno ve Cadenabbia ile Comacina adası.

 

Biz bu bölge için 2 gün ayırmıştık. Ne büyük hataymış meğerse… Ayrılırken bu kadar aklımın kaldığı ve tekrar ne zaman gelebileceğimi planlamaya başladığım bir yer hatırlamıyorum. Geriye göremediğim o kadar çok yer, yapamadığım o kadar çok şey kalmıştı ki inanılır gibi değildi.

 

Şehirleri tanıtmaya başlamadan önce bu bölgede kalınacak yeri seçme konusunda biraz bilgi vermem gerekiyor. Gün sayısını tutturamamıştık ama kalacağımız yeri seçme konusunda doğrusu çok başarılı olmuştuk. Torno’da gölün hemen dibinde bir evde kaldık. (Appartemento il Balconcino) Sabah gözlerinizi açar açmaz, daha yataktan kalkmadan beyaz keten perdelerin arasından güneş ışınlarının gölün üzerindeki oynaşmalarını, masmavi göğü delen dağ zirvelerini görebiliyordunuz. Kulaklarınıza sadece kuş cıvıltıları geliyordu. Biraz doğrulduğunuzda da,  masmavi gölün üzerinde çoktan gidip gelmeye başlamış olan motorları, feribotları, yelkenli tekneleri görebiliyordunuz. Işıl ışıl bu güzellik insanı anında sarıp sarmalıyor.

 

 

Evin göle nazır küçücük bahçesi çok sevimliydi ama ev oldukça eskiydi. Banyo için iki kat inip çıkmak zorundaydık. Ayrıca adının aksine küçük bile olsa bir balkonu yoktu. Bunlara rağmen buradaki yaşamı içinizde daha çok hissedebilmeniz için benim önerim, otel yerine böyle küçük bir ev seçmeniz. Yer olarak şehirlerin her biri olabilir.

 

Gölün etrafındaki büyüklü küçüklü her yerleşim yerine deniz motorlarıyla ulaşmak mümkün. Arabalı vapur ise sadece Bellagio, Mellagio ve Varenna arasında işliyor. Özel deniz taksileri de yeri geldiğinde çok işe yarıyor. Ayrıca gölün etrafını çepeçevre dolaşan bir karayolu da var. Gölü kucaklayarak giden çevre yolunun manzarası çok güzel ama oldukça kıvrımlı ve dar olduğu için sürücüsüne bazı yerlerde sıkıntılı anlar yaşatma olasılığı yüksek. Hele yaz aylarında artan trafikle çok sıkıcı, hatta korkutucu dahi olabilir. Ayrıca arabayı park etmek için yer bulmak da pek kolay değil. Böyle sıkıcı işlerle uğraşmamak için arabayı her yere taşımamak iyi bir karar olur. O nedenle başta nerede hangi aracı kullanacağınıza karar verirseniz seyahatiniz çok rahat olur.  

img_2767

Biz gezimize gölün incisi Bellagio’dan başladık. Torno’dan arabayla 35 dakika. Göl kenarında uzanan oldukça dar ve kıvrımlı yollardan geçerek Bellagio’ya akşamüzeri vardık ve sıkıntılı araba yolculuğunu anında unuttuk. Güneş dağlara yaklaşmış, gündüzki kuvvetli sarı ışınları yumuşamış, turuncuya dönüşmüştü. Göl kenarındaki otel ve lokantalarda insanlar bu muhteşem manzaranın tadını çıkarıyordu. Aralarda, güneşin ışıklarıyla değişen göl manzarasını seyredebileceğiniz banklar, küçük parklar var.

Evlerin arasından göle kadar inen büyük ve geniş taş merdivenler, gölün tertemiz ve parlak sularının içinde kayboluyordu. Böylece göl, şehirden kopmuyor, şehrin içine yavaşça süzülüyordu sanki.

 

Bellagio denince ilk akla gelen,17. yy da yapılmış olan göl kıyısındaki Villa Serbelloni. Bu villanın bir kısmı günümüzde otel olarak kullanılıyor. Diğer kısmı ise ancak rehberli turlarla gezilebiliyor. Ayrıca 2002’den beri her Eylül ayında otel, sadece klasik ve vintage teknelerin katıldığı bir tekne yarışı düzenliyormuş. Terası, gün biterken bir kadeh şarap içmenin keyfine doyum olunamayacak bir yer gibi gözüküyordu. Neoklasik tarzda yapılmış Villa Melzi ise, özellikle Japon bahçesi, limonluğu ve baharda açan birbirinden güzel çiçekleriyle büyüleyici, mest edici bir yer.

img_2782

Göl kıyısından şehrin merkezine doğru yürümeye devam ettikçe sade mimarileriyle küçük ama şık evler karşılaşılıyor sizi. Aralarındaki boşluklarda kayıklar ve motorlar karaya doğru çekilmiş. Göl kenarından kendimizi zorla kopartıp ara sokaklara daldıkça bibloların, seramiklerin, mücevherlerin yanı sıra peynirlerin, pastaların, şekerlerin süslediği bir sürü küçücük dükkanın vitrininden gözlerimizi alamadan yürüdük. Merkezden biraz içeriye doğru kısa bir yürüyüşle The Basilica di San Giacomo ile karşılaşıyorsunuz. Kilise 1075 ve 1125 yılları arasında inşa edilmiş.

 

Bellagio’nun harika manzaralı tepelerinden birisinde, bisikletçiler için çok özel bir yeri olan ilginç küçük bir kilise ve müze var. Azize Madonna del Ghisallo’ya adanmış bu 17. yy’dan kalma kilisenin, bisikletçilerin mabedi olmasına giden yolun öyküsü şöyle: Ortaçağ’da bir kont seyahat ederken haydutların saldırısına uğrar. Sonrasında Kont, Bakire Meryem’in ortaya çıkmasıyla haydutlardan kurtulduğunu anlatır. Böylece Madonna del Ghisallo, seyyahların koruyucusu olarak anılmaya başlanır. 1949’da ise yerel bir rahip, onun bisikletçilerin azizesi olduğuna Papa’yı ikna eder. O gün bugün bisikletçiler için sembolik bir yer olmuş bu tepe ve kilise. Büyük bisiklet yarışlarının bitiş ya da başlangıç noktası olarak seçilir olmuş. Bisiklet müzesinde de, bisiklet tarihinde önemli yeri olan olaylara ve bisikletçilere ait anılar sergileniyor. Bana sergilenenler arasında en etkileyici gelen, 1995’deki Tour de France’da daha 25 yaşındayken geçirdiği kazada hayatını yitiren Olimpiyat altın madalyalı İtalyan bisikletçi Fabio Casartelli’nin kaza geçirdiği bisikleti oldu. Casartelli’nin büyüdüğü evin kiliseye çok yakın olması, buraya başka bir anlam katıyor.

 

Güneş batışını kaçırmamak için sokaklarda dolaşmayı kısa kesip şehir merkezindeki iki yüzyıllık Hotel Metropole’nin göl manzaralı terasındaki lokantası, La Terrazza Metropele’nin kapısından girdik. Gerçi rehber kitaplar ve çeşitli gezi notları, söz birliği etmişçesine hepsi meydanda hemen göze çarpan Hotel Suisse’in lokantasını öneriyorlardı. Ana yolun üzerinde göl manzaralı bu 1850’lerden kalan binanın giriş ve 1. Katında yer alan lokantanın göl manzarası çok hoştu ama biz gölün hemen dibinde, çiçekler arasındaki La Terrazza Metropele’yi, akşamımızı geçirmek için daha uygun bulduk.

 

img_2795

Güneş dağların ardına çekildiğinde etraftaki huzurlu hava adeta elle tutulur bir hale gelmişti. Dağları eflatun ve pembe renkler kaplarken, etrafımızı da mis gibi çiçek kokuları sarmıştı. Bu sihirli havayı bozmak istemeyen masalardaki insanlar da fısır fısır konuşuyorlardı. Hava yavaş yavaş kararırken mutfaktan gelen nefis kokular maddi alema geri dönmemize sebep oldu. Buz gibi bir Prosecco’yla başlayan yemeğimiz ödüllü lokantanın nefis pasta ve etleriyle ve içilen şaraplarla tam bir ziyafete dönüştü. Dönüşte, göl manzarasından feragat ederek daha az kıvrımlı yoldan rahatça Torno’ya vardık.

 

Sabah kahvaltı için evin büyük masasına oturmadan önce komşu evin penceresindeki yaşlı hanımla selamlaştık. Eski evin görmüş geçirmiş kalın ahşap masasına oturup kahvaltımızı ettik. Evimizin arkasındaki dar sokağa çıktığımda evin hemen yanında, aşağı yukarı 1 m genişliğindeki bir ara sokaktan göle ulaşmanın mümkün olduğunu gördüm. Birileri, sahildeki evlerin arasına bu dar geçitleri, arka sokaktan yürüyen insanların gölü görmeden, koklamadan yürümesine kıyamadığı için yapmış olmalı.

img_2823

Evimizin arkasındaki dar sokağı takip ettiğimde de küçük bir marinaya bakan alana vardım. İskeleye demirlemiş kayıkların, teknelerin, motorların arasından yürüyerek sahilden biraz uzaklaştım. Ağaçların ve bahçelerin arasındaki eski evler muhteşem bir manzara sunuyordu. Unutmadan söyleyeyim, hangi şehirde olduğu önemli değil, gölde bir tekne gezisi mutlaka yapın. Gerek gölün havasını tam manasıyla tatmak gerekse sadece gölden görülebilen villaları seyretmek ancak bu şekilde mümkün.

 

 

Bu arada Torno’nun bir özelliğinden de mutlaka bahsetmek gerekir ki bunu göz önünde bulundurmazsanız hayat sizin için bayağı zorlaşabilir. Sahile inen taş yollar kimi yerde merdivene dönüştüğünden sadece dört çeker arabayla geçmek mümkün. O yüzden otelinizi seçerken durumu sorgulamayı unutmayın. Yoksa bavullarınızı taş döşeli yollarda çekiştirirken bulabilirsiniz kendinizi.

img_2827

Torno’nun ana meydanında, feribotun uğradığı küçük bir iskele var. Ardında gölün içeriye süzüldüğü yer, küçük bir havuz gibi olmuş. Havuzun karşılıklı kenarlarında, göle doğru inen geniş taş merdivenler var. Merdivenlerin üzerine kayıklar çekilmiş. Bu havuzun etrafı renk renk zakkumlarla kaplı. İskelenin hemen arkasındaki Hotel Vapore’nin lokantasının da güzel olduğu söylenmişti ama yemek kısmet olmadı.

img_2738

Mennagio’yu bir sonraki durağımız seçtik. Yine kıvrımlı, yine göl manzaralı 1 saatlik bir araba yolculuğundan sonra yol üzerindeki Lenno’da, Villa Balbianello için mola verdik. Villaya ulaşmak için ya 700 m kadar tırmanacaksınız ya da tekneyle ulaşmayı tercih edeceksiniz. Kolayca tahmin edilebileceği gibi biz tekneyi seçtik. Yürüyüşün başladığı yere birkaç dakika uzaklıktaki Lenno plajında deniz taksi durağı var. Sahilde tekne göremezseniz vaz geçmeyin, çok sık aralıklarla gidip geliyor tekneler. Aslında villaya gölden ulaşmak, villanın güzelliğini uzaktan görmek açısından daha iyi. Villa, göle doğru uzanmış kayalık bir  burnun üzerinde olduğu için en güzel manzaraya sahip villaların başında geliyor.

_dsc7591

Yemyeşil çimenli bahçeler, çam ağaçlarının arasından kat kat göle doğru iniyor. Tekne, bahçenin etkileyici dört direkli kapısının önünde indirdi bizi. Birkaç merdiven çıktıktan sonra bir görevli bilet almamız için gişeye yönlendirirken villadan ayrılanlar tekneye binmeye başlamıştı bile.

_dsc7597

 

Villa Balbianello, 1700’lerin sonuna doğru Kardinal Angelo Maria Durini tarafından küçük bir Fransisken kilisesinin yanına yaptırılmış. Günümüze bu kiliseden sadece ön cephesinin iki yanındaki çan kuleleri kalmış. Kardinalin amacı, bu sessiz ve sakin yerde inzivaya çekilmeye, derin düşüncelere dalmaya müsait bir yer yaratmakmış. Doğrusu amacına ulaşmak için buradan daha mükemmel bir yer bulmasının mümkün olamayacağını söyleyebilirim. Kardinalden sonraki sahipleri de villanın ve bahçenin güzelliğine katkılarda bulunmuşlar. En son sahibi, 1974’de evi alan kaşif ve dağcı Guido Monzino olmuş. O da villayı, seyahatlerinden topladığı Çin, Afrika ve Colomb öncesi sanat eserleriyle süslemiş. Onun ölümüyle villa 1988’de bir sivil toplum kuruluşu olan  National Trust of Italy’ye devredilmiş.

Bir sonbahar günü olmasına rağmen oldukça sıcak bir günde bahçede dolaştık. Göl kenarından başlayan patika hafif hafif yukarı tırmanırken soluklanmak için aralara banklar serpiştirilmiş. Buralara oturup üzerinde güneş ışıklarının parladığı gölü, arkalarında beyaz köpükler bırakarak geçen tekneleri, karşı kıyıları, sisli dağları ve tüm bunları sarıp sarmalayan masmavi gökyüzünü seyretmek harika.

 

 _dsc7621

Robin Williams’ın bu gökyüzü için yaptığı benzetmeyi biliyor musunuz? ‘‘Como Gölünün üzerindeki gökyüzüne baktığınızda Tanrı’nın varlığı apaçıktır.’’

 

 

 

Defne, şimşir, meşe ağaçlarının yanı sıra çok büyük servi ve meşe ağaçlarının da bulunduğu bahçeye, Akdeniz yaz sıcağının bile çok fazla tesir etmeyeceğini sanıyorum. Bahçe, çeşitli bitkilerin yanı sıra bir çok heykelle de süslenmiş. Patikanın iki yanına yerleştirilmiş genç kadın ve erkek heykelleri, ayrıca etkileyici asker heykelleri bahçenin nefis tasarımına farklı bir hava katmış. Bu muhteşem villa, Star Wars: Episode II, Casino Royale ve Ocean’ s Twelve gibi bir çok Holywood filmine de sahne olmuş.

Villanın serin ve sihirli havasını terk etmek çok zor oldu ama karnımız acıkmaya başlamıştı. 20 dakika sonra Menaggio sahiline varmıştık.

 

Fazla turist yok desem de küçücük şehirde park yeri bulmak çok zor oldu. Arabayı merkeze oldukça uzak bir yere bıraktıktan sonra göl manzaralı Hotel du Lac’ın altındaki Caffe Centrale’nin ön masalarından birisine kurulduk. Küçük limanı, göl kenarındaki kaldırımda yürüyenleri, Piazza Garibaldi’deki sakin yaşamı seyrederek buz gibi Birra Moretti’lerin eşlik ettiği pizza ve salatadan oluşan sade yemeğimizi yedik.

_dsc7598

Menaggio’nun tarihçesi ilginç. 1700’lerin başlarında buraya gelip yumuşak iklimine vurulan turistlerin bir daha terk etmemesiyle kurulmuş. 18 delikli golf sahasının kurulumu ise 1907’lere uzanıyor. Oldukça büyük plajıyla da adından söz ettiriyor Menaggio. Como’nun suyunun çok temiz olduğu yazıyor ama girmediğim için bir fikir beyan edemeyeceğim. Gökyüzünün maviliğinden midir yoksa dağların, ormanların renginden midir su mavi ve pırıl pırıl gözüküyordu.

 

 

Bu villa ve bahçeleri gezmekten sıkılmak olmaz ama eğer olursa, yüzmek de istemiyorsanız bisiklet ya da yürüyüş alternatiflerini de değerlendirebilirsiniz. Bölgenin birçok yerinde her seviyeye uygun harika manzaralı parkurlar var ama özellikle Menaggio çevresi bu bakımdan çok zengin.

 

Burada yol üzeri olduğu için Greenway’den de bahsetmeden geçmeyelim. Cadenabbia ile Colonno arasındaki 10 km’lik bu keyifli yürüyüş yolu, Romalılar zamanında yapılmış. Yol, o zamanlar Como ile Alplerin kuzeyindeki yerleşim yerlerini birbirine bağlayan çok önemli bir geçitmiş. Göl manzarası eşliğinde yapılan yürüyüş boyunca eski mimarinin izlerini taşıyan köyleri, tarihi kiliseleri ve güzel villaları görmek mümkün.

_dsc7607

Yeşiliyle adından söz ettiren Spina Verde ise, gölün güneybatı ucundaki milli park. Bu büyük tepelik ve ormanlık alan, doğa yürüyüşlerinin yanı sıra bölgedeki tarihi eserleri keşfetmek için de muazzam bir alan. Ayrıca parkın sembolü olan ortaçağ şatosu Castello Baradello ve Roma kilisesi S. Carpoforo da, yürüyüşleriniz sırasında karşınıza çıkacak ilginç arkeolojik kalıntılardan.

_1068744

Menaggio’dan güneye giden yoldan devam ederken 15 dakikalık bir araba yolculuğuyla varacağınız Tremezzo’daki Villa Carlotta’ya da mutlaka uğranmalı. Villa Carlotta, Milano’lu Markiz Giorgio Clerici için 1690’da yapılmaya başlanmış.  Sonra güçlü politikacı ve banker Giovanni Battista Sommariva tarafından satın alınmış. Sommariva bir koleksiyoncu olduğu için onun topladığı sanat eserleri bugün villanın içerisindeki müzede sergileniyor. 1818’de Stendhal villanın misafiri olmuş ve Parma Manastırı romanını yazmaya burada başlamış. Belki hatırlarsınız, romanın özgürlük aşığı genç aristokrat kahramanı Fabrice del Dongo’nun doğup büyüdüğü şato, Como gölü çevresindedir.

1843’de Hollanda Prensesi Marianne, villayı kızı Carlotta’ya düğün hediyesi olarak almış. Ne yazık ki zavallı Carlotta henüz 23 yaşındayken, yakalandığı amansız hastalıktan kurtulamamış ve ölmüş. 1.Dünya savaşından sonra villa, İtalyan devleti tarafından bir vakıfa devredilmiş. Her nisan ve mayısta, bambuların arasındaki açelya ve ortancalar rengarenk açtığı zamanki bahçenin muhteşem güzelliği anlata anlata bitirilemiyor.

Diğer yanda Villa Carlotta’nun bahçesine bitişik olan Grand Hotel Tremezzo, 100 yıllık tarihiyle buraların en güzel manzaralı otellerinden birisi. Otelin pencerelerinden, gölün ardında yükselen Gringe dağlarının hemen dibindeki Bellagio’nun zarif siluetini seyretmek mümkün. Ayrıca otelin, bu muhteşem manzarayı seyrederek göle girebileceğiniz bir plajı da var.

Yola tekrar koyulduğunuzda 10 dakika kadar sonra gölün tek adası Comacina’ya gitmek için Sala Comacina’ya varıyorsunuz. Adaya giden vapur ve deniz taksiler buradan kalkıyor. Adayı baştan sona gezmek hemen hemen 1 saat sürüyor. Adada İtalya’nın en iyi lokantası olduğu ileri sürülen Locanda dell’Isola Comacina’nın hikayesi oldukça ilginç.

Como Piskoposunun 1100 yılında adayı lanetlemesi üzerine 1940’a kadar adaya kimse ayak basmamış. 1947’de lanetin kaldırılmasının hemen ardından ipek tüccarı Carlo Sacchi ve sürat teknesi yarışçısı olan arkadaşı şampiyon Sandro de Col, adada bir lokanta açmak için Lino Nessi’ye teklif götürüyorlar. O zaman adanın tek sakinleri yılanlar. Çok geçmeden önce Sandro bir motor kazasında ölüyor. Ardından da Carlo, kontes Bellentani tarafından Villa d’Este’de öldürüyor. Ölümlerden çok etkilenen Lino tam lokantadan vaz geçmek üzereyken İngiliz yazar Francis Dale, kötü cinleri kovmak için bir ayin yapmasını öneriyor. Ayin etkili olmuş olacak ki adada o tarihten sonra kötü bir olayla karşılaşılmamış ve Locanda çok meşhur olmuş. Müşterileri arasında nice prenses, kral, devlet adamı ve sanatçılar olmuş. Ama ne olur ne olmaz diye günümüzdeki sahibi Benvenuto Puricelli, her akşam cin kovma ayinini lokantada tekrarlamaktan vaz geçmiyormuş. Yemeğin sonunda çanını çalarak müşterileri salonun ortasında kaynayan kazanın başına topluyor, sihirli kelimeleri söyleyerek brendi, şeker ve kahveden oluşan sihirli iksirini hazırlayıp müşterilerine ikram ediyormuş. Bu arada lokantada tek menü olduğunu ve ne içeriğin ne de tadlarının, 1948’den beri değiştirilmediğini de söylemekte fayda var.

img_2976

Karaya döndükten sonra yemek üzeri yürüyecek haliniz kaldıysa, zeytin ağaçları arasında 1 km boyunca uzanan parke taşlı yoldan kutsal dağa tırmanabilirsiniz. Sacro Monte di Ossuccio, 2003 yılında Unesco Dünya Mirası listesine alınmış. Tırmanırken ardı ardına karşınıza çıkan 14 adet küçük kilise, 1635–1710 yılları arasında inşa edilmiş ve her biri Meryem ve İsa’nın hayatlarını betimleyen duvar resimleri ve gerçek boyutta heykelleriyle süslenmiş. Yolun sonunda ise ana kilise, Madonna del Soccorso bulunmakta. Rivayete göre, 15. yy’da kör ve sağır bir çoban kızı, bir mağarada Meryem Ana ile çocuk İsa’nın mermerden heykellerini buluyor. Mucize olarak kabul edilen bu heykelleri korumak için önce küçük bir tapınak yapılıyor dağda. Daha sonra büyütülüyor ve 1537’de kilise tamamlanıyor. Kilise göl seviyesinden 200 m yüksekte olduğu için Comacina adasını da içine alan müthiş bir manzaraya sahip.

 

Batı kıyısını takip ederek Como’ya doğru giderken bu sefer Brienno’ya varmadan hemen önce, ana yoldan çıkıp, elinizi uzatsanız göl suyuna dokunacağınız kadar gölün dibinden giden yan yola sapıyoruz. Bu güzel yolun o kadar küçük bir tabelayla gösterilmesi haksızlık olmuş. Görmemeniz, atlamanız çok kolay. Bu yola Via Regia ya da yeni adıyla Via Regina deniyor ve anayol anlamına geliyor. Romalılar zamanında Alpleri kuzeyden güneye bağlayan bir yol olduğu için seyyahlar ve tüccarlar tarafından çok kullanılırmış. Bugün daha çok, gölü ve villaları yakından seyretmek isteyenler tarafından kullanıyor. O yüzden arabalar ağır ağır gidiyor. Böyle bir niyetiniz yoksa aman girmeyin, çıldırabilirsiniz. Avrupa aristokratlarıyla Vincenzo Bellini, Gianni Versace, George Cloony, Madonna, Richard Branson gibi meşhurların villalarını da bu yol üzerinde görmek mümkün. Cernobbiao civarında da diğer yola bağlanıyor.

 

Yeri gelmişken söyleyeyim, George Cloony’nin bu yol üzerinde olan Lagio’daki 18 yy’da yapılmış 22 odalı evi Villa Oleandra’yı satacağı haberi basında sık sık çıkıyormuş ama hep söylentide kalıyormuş. Bunun nedeninin; meşhur İtalyan kadın şair Ada Negri’nin oturduğu villaya komşu olan Cloony’nin, Como gölünün açıklanamaz şiirsel havasından etkilenmiş olduğu tahmin ediliyormuş.

img_2777

Otel sahibimiz Alexandro harita üzerinde gitmemiz gereken yerleri işaretlerken, Moltrasio’ya, La Vecchina’yı not düşmüştü. Burasının dondurmaları nefistir, mutlaka yiyin, demişti. Ama biz Via Regina’dan döndüğümüz için dondurmacı diğer yol üzerinde kalmış oldu. Tadamadık, aklımız kaldı.

Como’ya doğru yola devam ederken bu sefer karşınıza Cernobbio’nin gururu, Villa d’Este çıkacak. Villa, 16. Yüzyıl ortalarında yardımseverliğiyle meşhur Kardinal Tolomeo Gallio tarafından yaptırılmış. Daha sonraları da mirasçıları tarafından büyütülmüş. Bir çok kez el değiştiren villa 1815’de, ileride İngiltere Kralı olacak olan IV. George ile evlenen Galler Prensesi Caroline’e satılmış. Çalkantılı yaşantısından dolayı kocası tarafından terk edilen kraliçe, bu villada çılgın partiler verirmiş. Bahçelerin tasarımındaki İngiliz etkisi, kraliçeden dolayıymış. Daha sonraları villayı satın alan Baron Ippolito Ciani, bir hidroterapi tesisi ile egzotik ağaçlardan oluşan şık bir bahçe düzenleyerek villayı halkın kullanımına açmış. Sonunda villa 1873’de, dünyaca ünlü lüks bir otele dönüştürülmüş ve halen bu şekilde kullanımına devam edilmekte.

Cernobbio’dan ayrılmadan önce yine çok meşhur bir lokantadan bahsetmezsek olmaz. Como gölünün eşsiz manzarasına sahip Ristorante Gatto Nero’nun terasında yemek yiyenler arasında film yıldızlarından meşhur politikacılara kadar yok yokmuş.

Yolumuz sonunda Como’ya vardı. Gölün batı tarafının en ucundaki, göl ile aynı adı taşıyan şehir, bölgenin en büyük yerleşim yeri. Şehrin eski merkezindeki tarihi binaları, ortaçağdan kalma haşmetli taş duvarlar çevriliyor. En büyük meydanlarından birisi olan Piazza Cavour’dan, gölün her tarafına giden feribot ve çeşitli boyutlardaki tekneler kalkıyor. Gölde tekne gezisi yapmak isteyenler için Piazza Cavour, çok iyi bir tercih. Günlük bilet alarak, her iskelede inip etrafı gezmek, sonra gelen yeni tekneye binerek yola devam etmek mümkün.

img_2909

Como her ne kadar gölün en büyük şehri olsa da ufacık bir şehir. En fazla 2 saat içinde önemli yerlerini görmek mümkün. Piazzo Duomo’daki Como Katedrali gezilebilir. 1396’da yapılmış. Ön yüzü, Kuzey İtalyanın geç dönem Gothik mimarisinin en önemli örneklerinden biri olarak biliniyor. Ama bence asıl önemli yanı, içeride asılı olan 1558’de yaptığı Meryem Ana’nın Cennete Yükselişini tasvir eden usta Arcimboldo’nun goblenleri.  Meşhur İtalyan ressam, mimar, sahne tasarımcısı, mühendis ve sanat danışmanı Giuseppe Arcimboldo; resimlerinde meyve, sebze, hayvan, kitap gibi birçok nesneyi, insan portrelerini andıracak şekilde düzenlemesiyle meşhur. Çift imgeli bu resimler, 20. yüzyılda başta Salvador Dali olmak üzere birçok gerçeküstücü ressam tarafından örnek alınmış.

Piazza San Fedele’deki San Fedele Bazilikası’nın 1120 yılında inşa edildiği tahmin ediliyor. Su sporlarını sevenlere adanmış olan gemi şeklindeki Santuario di Nostra Signora del Prodigio kilisesinin içinde, denizde bulunan eşyalar sergilenmekteymiş.

Como’nun en şık ve zarif villalarından birisinin adıysa Olmo. Villa Olmo’nun yapımına 1797’de başlanmış. Soyluların yazın dinlenme yeri olacağı için villa gölün hemen kenarına inşa edilmiş. Adını, şaşaalı bahçesinin ortasındaki bugün artık var olmayan heybetli karaağaçtan (elm tree) almış.

Şehrin en tanınmış kişisi, pili icad eden fizikçi Alessandro Volta. 1745’de Como’da doğmuş. Piazza Volta’da bir anıtı var. Meşhur bilim adamının doğduğu ev, bir süre öğretmenlik yaptığı Alessandro Volta Lisesi, bilimsel deneylerine başladığı Gattoni Tower ve orijinal alet ve belgelerinin sergilendiği küçük müze de (The Voltiano Temple) meraklıları tarafından gezilebilir. Ayrıca İtalyan modern mimarisinin önemli isimlerinden Giuseppe Terragni’nin 1932–1936 yılları arasında yaptığı “Casa del fascio” da Como’da bulunuyor. Mussolini için çalışan Terragni, bu binayı faşist partinin toplantıları için inşa etmiş.

 

Como için, yıl boyu süren bir çok sanatsal faaliyetiyle tam bir sanat şehri diyebiliriz. Como’da kuş müzesinden 2. Dünya Savaşı anılarını içerenine kadar çok çeşitli müze var. Como’ya daha uzun zaman ayırmak için bir neden daha.

 

Tarihi şahsiyetler, yerler, kültür derken Como’nun ara sokaklarını keşfetmeyi de atlamamak lazım. Daracık, parke taşlı sokakların her birine daldıkça sizi şaşırtan, gülümseten ya da romantizmin kollarına atan hoş manzaralarla, evlerle, dükkanlarla karşılaşabilirsiniz. Küçük tasarım dükkanlarına dalıp çıkmak çok eğlenceli. Sonra hepsi birbirinden sevimli cafe’ler, lokantalar, pastahaneler de ziyaret edilmeli, gölün manzarasına dalıp hayaller kurulmalı.

img_2907

Piazza de Gaspari’deki füniküler, kullanıma geçtiği 1894 yılından beri Milano asillerini, küçük ve sevimli sayfiye köyü Brunate’ye taşıyormuş. Brunate’de çok sayıda Art Nouveau tarzında şık villayla karşılaşabiliyorsunuz.  Fünikülerden indikten sonra tepeye doğru 1,5 km kadarlık yolu tırmanmayı göze alırsanız 143 basamaklı bir deniz fenerine (Faro Voltiano) ulaşabilirsiniz. Como’nun, gölün ve İsviçre Alplerinin manzarası öyle muhteşem ki biraz yorulmaya değer. Fener, Brunate’de yaşamış olan Alessandro Volta’nın anısına, 100. ölüm yılı olan 1927’de yapılmış.

img_2918

Tepede fünikülerden indikten sonra tepeye doğru değil de aşağıya doğru olan yolu takip edince de seyir noktasına geliniyor. Yolda işaretler olduğundan burayı bulması çok kolay. Bu sefer 5 dakikalık zahmetsiz bir yürüyüşten sonra enfes bir manzarayla karşılaşıyorsunuz. Buradan bakınca 500 m aşağıdaki Como şehri; Katedrali, limanı, dar sokaklarıyla ayaklarınızın altına serilmiş durumda. Gölün üzerinde büyüklü küçüklü gemiler, tekneler. Gerisinde dört tarafınızı saran ardarda gittikçe soluklaşan heybetli Alpler.

Bu güzel manzarayı hafızamıza kazıyacak kadar bolca fotoğraf çektikten sonra tekrar yukarı füniküler istasyonuna yürüdük. Yol kenarındaki cafe’ye oturup güneş batışıyla turuncuya bulanan Como’yu, gölü, dağları tekrar seyretmenin tadına doyum olmadı.

Yemek için Como Gölü’ndeki en iyi 10 lokantadan biri olan Market Place iyi bir tercih gibi duruyordu. Ne yazık ki rezervasyon yaptırmadığımız için orada yemek kısmet olmadı. Yerel yemekler, modern bir yorumla hazırlanıyormuş. Biraz da geç kaldığımız için not aldığımız diğer lokantalarda da yer bulamayınca Piazzo Duomo’da ilk boş yer bulduğumuz Cnocchi isimli bir yere oturduk. Aynı meydandaki 1893’ten kalan Cremaria Bolla isimli cafe de, gerek atmosferi gerekse dondurması için mutlaka uğranılması gereken bir yer. Ama geç kalmamak lazım.

Como Gölündeki son günümüzün sabahı Varenna’ya uğradık. Öğlene kadar dolaşmayı planlamıştık ama Varenna’yı gördükten sonra akşamüstü zor ayrılabildik. Varenna, Como’dan da Belaggio’dan da biraz farklı. Çok sevimli küçücük bir balıkçı köyü. Gölün sağ yakasının tam ortasında, Belaggio’nun karşı kıyısına düşüyor. Bölgenin en iyi durumdaki Ortaçağ kenti. Tepesinde kale olan yüksek bir dağın eteklerine kurulmuş.

Vezio Kalesi’nin (Castello di Vezio) tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber bölgeye ilk yerleşenlerce yani MÖ 5. ya da 4. Yüzyılda yapılmış olmalı. Kaleye Varenna’dan başlayan dik bir patikayla temponuza göre 1,5 ya da 2 saatte çıkmak mümkünse de biz arabayla Vezio’a kadar gitmeyi uygun bulduk.

 

Oradan kasabanın evleri arasından 10-15 dakikalık bir yürüyüşle kalenin surlarının dışındaki küçük bahçeye vardık. Bahçeye ulaştığımızda, gölün ayaklarımızın altına serildiğini gördük. Dağların arasındaki bu pırıl pırıl su birikintisi, ikinci günümüzde de ışıl ışıl güzelliğiyle bizi şaşırtmaya devam ediyordu. Varenna’yı da tepeden seyredebiliyorsunuz buradan. Yine harika, insanı etkileyen huzur veren bir manzara.

img_2933

7.yüzyılda yaşayan Lombard’ların kraliçesi Theodolinda, son yıllarını bu kalede geçirmiş ve burada ölmüş. Hayaletinin halen burada dolaştığı söylendiği için Hayalet Kale olarak da anılıyor. Onun anısına bahçenin çeşitli köşelerine tebeşir tozundan yapılmış insan boyutundaki hayalet heykeller konmuş. Hayaletlerin her biri sanki derin düşüncelere dalmış gibi köşelerinde oturuyorlar. Heykeller ilk karla birlikte bozuldukları için her sene yenisi yapılıyormuş.

 

Kale surlarındaki büyük kapıdan geçince karşınıza 100 m yüksekliğindeki kule çıkıyor. Bir taş merdivenle surun üzerine çıkıp buradan kulenin kapısına uzanan tahta iskele geçilerek kuleye giriliyor. Merdiven boşluğuna, gölden çıkarılan dinazor fosilleri tabakalar halinde asılmış. Manzarayı biraz daha tepeden seyretmek için birkaç basamak daha tırmanmayı göze almak gerekiyor.

img_2992

Bahçede ağaçların altında birer tane kartal, şahin ve peçeli baykuş bağlıydı. Bu alanda yırtıcı kuşları sergiliyorlarmış ama ayaklarından ağaca bağlı olmaları içimi burktu. Bembeyaz küçük baykuş en tatlılarıydı ama asıl etkileyici baykuş, bahçenin girişindeki Artu. Artu, yaşayan nadir orman baykuşlarından (horned owl) birisiymiş. Nasıl görmüş geçirmiş bir havası vardı anlatamam. İlgisini çekmek için yaptığımız tüm şaklabanlıkları görmezden geldi, gözünü diktiği köşeden ayırmadı. Çok ender olarak başını döndürerek gözlerini başka bir köşeye çevirdi.

unnamed

Kale gezisinden sonra şehri gezmek daha iyi fikir. Sahile doğru yürümeden önce biraz tırmanmayı göze alarak Piazza San Giorgio’ya doğru renkli binaların arasındaki eski dar sokaklarda dolaşmalı, sonra göle doğru uzanan sokaklardan manzarayı seyrede seyrede sahile kadar yürümeli. San Giorgio kilisesinin tarihi 13. yüzyıla kadar uzanıyormuş. Ön yüzünde ve içinde 14. yüzyıldan kalan freskleri görmek mümkün.

Bir diğer önemli kilise, St. John the Baptist (Church of San Giovanni Battista) sadece Varenna’nın değil Como Gölü’nün de en eski kiliselerinden birisi. Tarihi 11. yy’a kadar uzanıyor. Duvarlarındaki 14. yy’dan kalma freskler de halen canlılığını koruyor.

Varenna’da da görkemli bahçeleriyle muhteşem villalar bulunuyor. Bunlardan biri olan Villa Monastero, 1200’lü yıllarda rahibeler için kurulmuş bir manastır. 1567’de Kardinal Federico Borromeo tarafından özel kullanıma çevrilmiş. Çeşitli egzotik bitkilerle, heykellerle, küçük mabet ve ilginç mimarı ayrıntılarla süslü bahçeleri çok etkileyici. 1940’da halkın ziyaretine açılmış ve 1953’den beri de bir eğitim ve kültür merkezi olarak kullanılıyormuş. İlk atom bombasının yapımında önemli çalışmaları olan büyük İtalyan fizikçi Enrico Fermi adına 1953’den beri yazları villada, Uluslararası Fizik okulunun dersleri veriliyormuş. Fermi de, ölümünden kısa bir süre önce 1954 yazında burada ders vermiş. Villanın 14 odası 2003’de orijinal mobilyalarıyla ve dekorasyonuyla döşenerek ziyarete açılmış.

attachment-1

Bir diğer villa, Cipressi. 16. yy’dan kalan villanın göle doğru uzanan botanik bahçeleri arasında göl manzarasını seyrederek dolaşmak çok zevkli gerçekten. Villa günümüzde otel olarak kullanılıyor.

Göl kenarında uzanan tahta dar iskele, Varenna’nın en hoş tarafı. Vapur iskelesinden kasabanın merkezine kadar giden bu nefis manzaralı romantik yol (Passeggiata degli Innamorati), aşıklar yolu diye de anılıyor. Yolun bir tarafında göl diğer tarafındaysa göle inen dik kayalar var. Kayaların bittiği yerde de küçük dükkanlar başlıyor. Bu dükkanlarda birbirinden güzel tasarımlarıyla seramik objeler ve çok şık takılar var. Aralarda da, hepsinin tadı birbirinden nefis bir sürü dondurmacı.

Sabah kale, sonra Varenna’nın sokakları, iskelede yürüyüş derken yemek zamanı gelmiş de geçmişti bile. Varenna’da nerede yiyelim diye bakıldığında ilk bulunan, Il Moro, hatta tek yazılan da diyebilirim. Meydandan göl kenarına inen ana caddenin sahile vardığı yerde Il Moro. Göl tarafında küçücük bir teras, sağı solu yeşilliklerle, göle bakan tarafı rengarenk sardunyalarla kaplı. Burada ne yediğinizin inanın hiç önemi yok. Zaten ben de hatırlamıyorum. Ama burada oturup soğuk biramı yudumlarken aldığım keyfi anlatamayacağım, yaşanması lazım.

img_3009

Varenna için son notum, Temmuz’daki geleneksel Havai Fişek Festivali. Bu gösterinin kökeni eskilere dayanıyor. Como bölgesi meşhur Alman kralı Frederick Barbarossa yönetimindeyken, Comacina adasının 1169 yılında yakılıp yıkılması sonrasında, ada halkının kaçıp Varenna’ya sığınmasına dayanmaktaymış. İtalyanların çok ahını almış bu zalim kral. Kadere bakın ki, 1190 yılında 3. Haçlı Seferi sırasında Toros Dağlarından geçen Göksu Nehrine, kendi ve atı zırhlar içindeyken girince daha hacı olamadan boğulu vermiş. Varennalılar, yıllarca benzeri acılarla karşı karşıya kaldıkları için ada halkına büyük bir yüce gönüllükle evlerini açmışlar.

Bu yazıyı yazarken Como’yu tekrar yaşadım. Fotoğrafları seçerken gözümün önüne gelen yerlerin anısı öyle canlı ve yeniden görmek için planlar yaparken öyle bir heyecana kapıldım ki geriye bakınca Como’ya 2 gün ayırmakla çok doğru bir iş yaptığımızı düşünmeye başladım.  Çok lezzetli bir çikolata nasıl hemen bitmesin diye yavaş yavaş yenir, aynen onun gibi, kısa kısa gezilerle, zevkine vara vara, uzun zamana yayılarak yaşanmalı Como.

 

Ayşegül Akgil’e değerli paylaşımı için çok teşekkürler…