MEKSİKA MACERASI II – CHICHEN ITZA & MERIDA – SEÇİL SAĞLAM

Tulum’dan Merida’ya Geçiş & Yol Üzerinde Chichen Itza

Tulum’la vedalaşmak kolay olmadı. Ancak daha beni bekleyen yollar, görmem gereken şehirler, binmem gereken uçaklar ve tamamlamam gereken bir program vardı. Nedense Tulum’a tekrar geleceğim ve kaldığım yerden devam edeceğim hissiyle sabah 09:00’da otobüs terminalinden Chichen Itza’ya hareket eden otobüsün içindeydim. Tulum’la ilgili İngilizce çıkan yerel bir gazeteyi okuyor, birkaç sözcük öğreneyim diye İspanyolca sözlük karıştırıyordum. Yanımda Avrupalı bir genç adam oturuyordu, otobüsteki genel profil de zaten Meksika’lılardan ziyade gezginlerdi. 2-3 saat gibi bir süre sonra Chichen Itza’nın girişindeki park alanına otobüs yanaştı. Günübirlik gelenlerin ve akşam muhtemelen yine Tulum’a dönecek olanların hiçbirinin bavulu yoktu. Çantası olanlar da ‘backpacker’ tarzındaydi ve kimse benim gibi tekerlekli bavulla gezmiyordu:) Gitmeden önce okuduğum  seyahat forumlarında bavulu ‘lugguage room’a bırakıp, antik şehrin rahatlıkla gezilebileceği yazıyordu. Herşey düşündüğümden kolaydı. Giriş biletini aldım, Pesom bitmişti, döviz bürosunun en son bozdurduğum yere oranla daha düşük rate vermesini kabullenerek biraz Dolar bozdurdum, ‘lugguage room’ a bavulumu emanet ettim ve oh hafiftim, rahatlamıştım. Şimdi bir gün önce Tulum güneşinden biraz yanan omuzlarımı güneşten korunmaya çalışarak gezme zamanıydı. Burada turnikelerden geçtikten sonra daha Kukulkan Tapınağı’nı görmeden yol boyunca sağlı sollu sıralanmış tezgahlarda dizili yüzlerce renkli obje göz kırpıyor, Maya’lar dönemine ait en eski tapınağı ve antik şehri görmeye gelmiş olmaktan çok alışverişin tatlı çağrısına kapılmadan edemiyordum.

IMG_9678

Karşıma tüm heybetiyle Kukulcan Piramidi dikildiğindeyse etkisi altına girmiştim.

IMG_1870

Bir süre çevresinde dolandıktan ve enerjisini hissetmeye çalıştıktan sonra ormanın içinde devam eden tezgahların karşı konulamaz çağrısına kapılmam uzun sürmedi. Elimde bundan sonraki iki hafta botunca nasıl taşıyacağımı bilmediğim bir Aztek desenli renkli kilim, iki tane geleneksel Meksika kıyafeti ve birkaç ıvır zıvırla günü bitirdiğimde bavuluma yeni ağırlıklar eklemiştim. Pişman mıydım? Hayır:)

IMG_1865

Meksika’nın en çok ziyaret edilen arkeolojik alanlarından olan Chichen Itza’yı rehberli ya da rehbersiz gezmek mümkün. Pek geniş olmayan bir alanı kapladığından burada asıl zamanı piramidin dört bir tarafındaki tezgahlar arasında gezinmek alıyor. En azından benim için öyle. Bu renkli panayır atmosferinin arasında piramidin özelliklerinden biri en ilgi çekici özelliği, hatta alamet-i farikası.. Ekinoks günleri olan 21 Mart ve 21 Eylül tarihlerinde, öğleden sonra güneşin açısına göre piramidin her biri 91 basamaktan oluşan taraflarından kuzeybatı yönündeki basamaklarda çift başlı ve ‘S’ şeklinde bir yılan görüntüsü oluşuyor. Bu yılanın da, ‘Kukulkan’ adıyla bilinen ilah, ‘tüylü yılan’ olduğu biliniyor. Bu hesaplamanın bilinçli olarak yapılıp yapılmadığı hala muamma ancak matematikte ve astronomide oldukça ileri olan Mayalar’ın bunu hesaplamış olduğu olasılığı daha yüksek geliyor. Her sene ekinoks günlerinde binlerce kişi bu sıradışı ışık-gölge hesaplamasını izlemek için piramidin çevresindeki alanı dolduruyor.

Ekinoks günlerine denk gelmeyen seyahatimde ‘youtube’dan bu enteresan ışık hesaplamasını izlemekle yetiniyorum.

Piramidin çevresinde gezindiğim birkaç saat sonunda bavulumu alıp, ilk otobüsle Merida’ya geçmek için Kukulcan ile vedalaşıyorum. Piramidin ziyarete kapanış saati yaklaştıkça satıcılar tezgahlarını yavaş yavaş toplamaya başlıyorlar. Piramidin çevresinde ise sadece birkaç kişi kalıyor. Hatta fotoğraf çektiğim anda kocaman kadraja bir kişi bile girmeyince seviniyorum. Yılın sadece iki günü gölge oyununun izlendiği piramitte, benim için de mucizevi ve sıradışı olan bu anlar oluyor. Buranın atmosferini, güneş şıklarının yataylaştığı ve insan sayısının azaldığı öğleden sonra saatleri daha iyi anlıyorsunuz. Piramidin tam karşısında oturup birkaç dakika avuçlarım dizlerimin üzerinde, piramide doğru açık ve gözlerim kapalı bir şekilde oturuyorum. Chichen Itza’nın enerjisini bedenime kodlamak ister gibi.

17:30’da Merida’ya kalkacak otobüse öğlen indiğim park yerinden biniyorum. Merida’nın koloniyel ve labirent gibi birbirini kesen sokaklarına otobüsün varışı iki saati buluyor. Yolda hava kararıyor, acıkmaya başlıyorum. Kalacağım evin adresine tekrar bakıyorum ve terminalde iner inmez bir taksiye atlayıp, oldukça geniş bir şehir olan Merida’da kalacağım eve varıyorum. Burada ev sahibim Diana ve erkek arkadaşı bu dublex evin üst katında yaşıyorlar, açık mutfak, hol, bir oda ve banyonun bulunduğu alt katta ise ben kalacağım. Evde kalanlar sadece biz değiliz, Diana’nın biraz utangaç köpeği ve anne ve yavruları şeklinde üç kedisi de her iki katı kullanan -şüphesiz:) ev arkadaşlarım.

Airbnb’de ‘evde evcil hayvan bulunduğu’nu belirten her ev kaydı benim favori listeme girmeyi başarıyor. Bu defa da öyle oldu. Eşyaları odama yerleştirdikten sonra, anahtarları alıp, evden ayrılıyorum. Diana, bulunduğumuz semtten Katedral Meydanı’na yürüyebileceğimi söylüyor ve evet 45 dakikalık uzun! bir yürüyüşün beni beklediğini meydana vardığımda uzaktan kulaklarıma dolan nefis Meksika müziği sayesinde umursamıyorum. Tam zamanında meydandayım. Hiç bilmeden, hesaplamadan, spontane yaşanan anlar ve hayatın akışında bekleyen sürprizlere bir defa daha bayılıyorum.

IMG_9709

Merida, olabilecek en iyi şekilde, tüm günün üzerine harika bir Meksika atmosferi ile karşılıyor. Müzik ve harika dansları izledikten sonra biraz şehir meydanında yürüyorum. Saat 23’e geliyor ve ben geri yürümek için çok yorgunum. Taksiye evin adresini gösteriyor ve şehir meydanını arkamda bırakıyorum.

IMG_9696

Ertesi sabah, ev sahibem Diana evden çıkarken, onunla çıkıp, eğer şehrin dün gece dolaştığım tarafında bulunan ‘cafe’sine gidip gidemeyeceğimi soruyorum. Birkaç işini halledip, 20 dakikaya beni alabileceğini söyleyip evden ayrılıyor. Bu arada kediler ortalıkta yoklar. Anlaşılan dün gece holdeki bir saksıyı devirmişler, yerlerde saksıdan dökülen topraklar var:)

Salonda daha doğrusu girişte yer alan masanın çevresindeki sandalyelerden birine oturup, etrafı gün ışığıyla incelemeye koyuluyorum. Kendine has bir havası olan, özgün bir dekorasyona sahip evde kediler ve köpekle daha keyifli hale gelen –saksı dışında- bu daha dün akşam tanıdığım kişilerin yaşamını düşünüyorum. Diana’nın, pek konuşkan biri olduğunu söyleyemem. Yine de yorgun argın bavulumu çekiştirerek vardığımda erkek arkadaşının o sırada hazırladığı kahveden ikram edecek kadar nazik ve beni işlerini bitirince evden alıp kafe’sine götürecek kadar da kibar.

Arabanın geldiğini görünce evden çıkıyorum. Yol boyunca biraz laflıyoruz. Ertesi gün ‘cenote’lere gitmek istediğimden bahsediyorum. Tavsiye edeceği ‘cenote’ varsa ona gitmek isterim. Bu arada merakım, cenote’lere yani bu doğal su kuyularına bu bölgede yaşayanların da mesela bir tatil günü aktivitesi olarak gidip gitmediği. Zaman zaman kendilerinin de gittiğinden ve bunu sevdiklerinden bahsediyor. Sessiz konuşması ve mimiksiz ifadesinden çıkardığım kelimeler aslında sevdiğini söylediğini ancak ifadesi ya da ses tonuyla desteklemediğini gösteriyor.

Bu esnada kafenin arka tarafına park ediyor. Kafenin arka kapısından girerken bir şeye benzetemediğim mekan, bir anda sevimli bir yer haline geliyor. Kafenin önündeki birkaç masa dolu, ağacın hemen yanındaki masa boş. Oturup, menüyü inceledikten garsona sipariş vermeyi beklerken sonra kaldırımdan geçenleri izlemeye başlıyorum. O sırada gitar çalan bir sokak müzisyeni geliyor. Sözlerini anlayamadığım İspanyolca şarkılar adeta ondan bana geçiyor, telepatik bir şekilde anlıyorum sanki.. Birkaç şarkı söylüyor, sabahı güzelleştiriyor. Şarkıları bittiğinde, İspanyolca anladığımı düşünerek bir şeyler söylüyor, anlamadığımı fark ettiğinde İngilizce’ye çeviriyor. ‘Müziğimin sizin içinizde bir yerlerde dolaştığını hissettim ve şarkıları söylerken sizin enerjiniz tam da müziğin içindeydi’ gibi benim o an hissettiklerime karşılık gelen ve artık bu telepatik anlaşmalara şaşırmadığım, ancak hayatım boyunca da unutulmaz anılardan birine layık cümleler söylüyor.

Teşekkür etti, yere bıraktığı gitar kılıfından paralarını topladı ve tekrar teşekkür ederek ancak uzunca bir süre bana bakarak uzaklaştı. Hayatta bazı insanlar ve o insanlarla frekanslarımız ‘ilginç’ bir şekilde kesişiyor. Burada bunu, karşılıklı bir etkileşim, beğeni anlamında yazmıyorum. Önceki hayatlarımızdan ya da buna inanmayanlar için bu hayattaki benzer frekanslarımızdan dolayı yaşanan bu karşılaşmalarda devamının olması gerekmiyor, sadece o an, o şekilde kısa ama anlamını şu mantık çerçevesinde düşünmeye odaklı beyinlerimizle çözemeyeceğimiz şekilde anlamlı yaşanıyor ve bilinçaltlarımız belki empatik bir sebepten dolayı konuşuyor.

Sebebi ne olursa olsun, hayatın bu ‘hediye’lerinden memnunum.

Kahvaltım geldi. Kendi yaptıkları ekmeğe yumurta, yeşillik, avokado ile hazırladıkları nefis bir sandviç, taze meyveli ve granola’lı yoğurt ve tabii ki kahve. Memnuniyetle kahvaltımı bitiriyorum. Diana içeride harıl harıl çalışıyor, hesabı ödeyip, herşeyin çok güzel olduğunu söylüyorum, tezgahın arkasından el sallıyor. Şehirle tüm gün randevuma hazırım.

Yucatan Yarımadası’nın başkenti ve en büyük şehri olan Merida, hareketli ve büyük denilebilecek bir şehir. Şehrin tarihi bölgesinde, Katedral civarında şimdi turistik bir atraksiyon olan at arabalarını görünce Ortaçağ’da şehrin nasıl göründüğüne dair hayal ediyorum.

Merida’nın kolonyel sokakları ve renkli bina cepheleri oldukça fotografik. Her şehirde olduğu gibi Merida’nın kalbi de tarihi bölgesinde atıyor.

IMG_1866

Katedralin karşısındaki Plaza De La Independencia’da parkta oturanlar, müzik yapan ya da eline mikrofon alıp konuşanlar her büyük şehirde olduğu gibi burada da eksik olmuyor. Merida’da bir haritaya bağlı kalmadan canım hangi sokağına girmek isterse merkezi bu meydan ve katedral noktası olarak belirleyip, meydanı çevreleyen sokaklara girip çıkmaya başlıyorum. Bazı sokaklar tam anlamıyla yerel. Belli ki ‘local’ler alışverişlerini buradaki dükkanlardan yapıyorlar. Yanımdan geçen bolca otobüsün egzosu boğazımı yakıyor, sıcak bir ‘ocak’ ayı öğle sonrası. Sokak satıcısının naylon poşetlere dilimlediği mangolardan bir torba alıyorum, verirken lime sıkıp, acı biber tozu ekliyor. Acılı, ekşili, tatlı mangolardan yiyerek sokaklara karışmaya devam ediyorum. Güneş ışıklarının yerini akşama bıraktığı saatlerde parkta oturup, şehrin seslerini dinliyorum. Bu akşam meydanda bir dans gösterisi ya da etkinlik yok. Yarın sabah gideceğim ‘cenote’yi de bilmiyorum. Biraz dinlenmek için eve gitsem iyi olacak diye düşünüyorum.

Sabah ‘cenote’lere gideceğim otobüslerin yerini öğrenmekle başlıyor. Evin sokağındaki ufak bir ‘bakery’de normalden biraz daha yağlı bir kruvasan ve kahve sonrası taksiye binip, otobüs terminaline gitmek istediğimi söylüyorum.  Otobüs terminali şehrin arka sokaklarında, bir hayli yerel bir lokasyonda yer alıyor. Bir kelime dahi İngilizce anlamayan ve konuşmayan gişedeki görevliden bilet almak ise başlı başına bir çaba gerektiriyorJ Sonuç olarak, birbirimize saati ve fiyatı yazdığımız kağıt gişenin camının altında birkaç defa gidip gelmesiyle bir şekilde anlaşıyoruz:)

Otobüse 1 saat kadar bir zaman olduğunda etraftaki sokaklarda dolaşmaya başlıyorum. Müzik sesine kapılıp girdiğim korsan cd dükkanındaki şişman çocuğa, yine el işaretleri ve vücut diliyle ve aksak birkaç İspanyolca kelimeyle ‘şu an çalan cd’den istediğimi’ söylüyorum. Onunla da anlaşıyoruz:) Cd’lerim çantamda, duvarlara, evlere, çocuğunu okuldan almaya gelmiş annelere, okulun bahçesine baka baka dolaşıyorum. Kimse ne rahatsız ediyor, ne tuhaf tuhaf bakıyor. Oysa son derece turist halim. ‘Oh’ diyorum, ‘ne güzel güvenle yürümek, hiç bilmediğin, şehrin meydanı, ana merkezi, turistik sokakları, caddeleri dışında böyle rahat yürümek, kimse rahatsız etmeden bilakis son derece kibar davranışlar görerek yürümek ne güzel’. Ne yazık ki ülkemizin ‘tehlikeli’ diye düşündüğümüz yerlere göre artık çok daha ‘tehlikeli’ ve kontrolsüz bir hale dönüştüğünü düşünüyorum. Karşı duvarı fotoğrafladığımı gören arabanın durması, benim biraz uzunca baktığım bir evi, yanımdan geçen yaşlı bir amcanın muhtemelen ‘bu ev işte bilmem kimin eviydi’   falan tadında birşeyler söyleyerek anlatmaya çalışması, herkesin kendi halinde ve son derece saygılı tavırları beni Meksika’ya bir adım daha yakınlaştırıyor.

Cenote’lerin bulunduğu bölgeye giden otobüs kalabalık değil. Meksika genelindeki otobüslerden de biraz farklı. Türkiye’de hiç almadığım mısır cipslerinden sayısız yiyerek ve öğle sıcağını otobüsün karşılıklı açık bırakılan camlarının arasında bir koltukta oturarak yeniyorum. Bir saat kadar sonra, ‘cenotes’ diye arkaya doğru seslenen şoförün sesiyle bir anda çantamı ve mısır cipsi, bisküvi vs. olan torbayı toplayıp kendimi yolun kenarında otobüsten inmiş ama doğru bir şey yapıp yapmadığımı bilmez halde buluyorum. İndiğim yerde, yolun kenarında bekleyen birkaç çocuk var, tuktuk’larının başındalar ve bana ellerinde ‘cenote’lerin olduğu amatörce hazırlanmış kağıdı gösteriyorlar. İçlerinden, muhtemelen okulda ya da böyle benim gibi yolun ortasında inen ve İspanyolca bilmeyen turistlerle konuşa konuşa birkaç kelime İngilizce öğrenmiş olduğunu düşündüğüm gruptaki çocuklardan biri, fiyatın ‘200 Peso’ olduğunu söylüyor. Kaç ‘cenote’yi göreceğimi de anladıktan sonra (4’müş:) tuktuk’a biniyorum. Bindikten kısa bir süre sonra, tuktuk’u kullanan çocuk bir yerden plastik şişe ile benzin alıyor. Daha sonra ana yoldan çıkıp, oldukça bozuk toprak bir yolda hoplaya zıplaya ilerliyoruz. Derme çatma oklar cenote’nin adını gösteriyor. İlk cenote’de birkaç dalgıç ve yüzen bir grup var. Girmeyeceğimi söyleyerek diğer cenote’leri görme ve daha iyisini bulma umuduyla tuktuk’a biniyorum ancak diğer vardığımız cenote bir öncekinin aksine açıkta değil, mağara gibi kapalı bir yeraltı deliği. Dolayısıyla ulaşabilmek için eğilerek geçmem gerekiyor ve bu esnada birkaç defa sırtımı çarpıyorum. Klostrofobisi olan birinin asla geçemeyeceğini anladığım mağaranın içindeki cenote’ye ulaşıyoruz. Bu da girilecek bir su değil. Rengi de, durgunluğu da cezbetmiyor. Üçüncü cenote’ye, dimdik inilen, derme çatma bir ahşap merdivenle ulaşılıyor. Cevabım, ‘No, gracias’. Son cenote’ye geldiğimizde ‘Bingo!’. Bu sefer tamam diyorum, mağaranın içinde toplanmış bu dingin ve temiz su beni çekiyor. Hemen üzerimi değiştirip serinleten, sakin, yüzerken içinde daha derin büyük deliklerin olduğunu gördüğüm esrarengiz doğal su çukuruna ağırlığımı bırakıyorum.

IMG_1871

Tüm bu cenote günü boyunca tuktuk’u kullanan genç çocuk, ne bir rahatsızlık veriyor, ne de ben cenote’de yüzerken bakışlarıyla rahatsız ediyor. Bu rahatsız olma, kendini koruma duygusunu kendi yaşadığımız ülkede çoğu zaman ne kadar kanıksamışız ki, adeta bakmaması ve kibarlığı sıradışı kalıyor! Daracık mağaralardan geçerken yardım ediyor, çantamı taşıyor bazen. Çok kibar, centilmen ve naif. ‘Meksika’nın genelinde davranış biçimi bu mu yoksa Yucatan Yarımadası sakinleri mi böyle acaba?’ diye düşünmekten kendimi alamıyorum.

Hava kararmak üzereyken tuktuk’tan indiğim yolun kenarına değil, şehre giden ‘collectivo’ yai minibüslerin kalktığı yere bırakıyor naif tuktuk sürücüm:) Hemen gelen collectivo’ya biniyorum. Şehre gidene kadar geçtiğimiz yerleşim yerlerinde kapıların hep açık olduğunu, bu açık kapılardan, içeride koltuk niyetine hamakların olduğunu görüyorum. Bizim için bahçede kullanımı olan hamaklar burada evin temel eşyası:)

Merida’ya vardığım saatler, akşam iş çıkışı saatleri. Otobüslere binmek için sıra sıra bekleyenlerin, sokağı egsoza bulayan otobüslerin ve bol ışıklı dükkanların sıralandığı hareketli bir sokak, ‘collectivo’nun son durağı. İndikten sonra şehrin hengamesinde fazla oyalanmayıp, günün yorgunluğuyla taksiye atlayıp, eve kaçıyorum. Daha hazırlanacak bir bavul, ıvır zıvır eşyaların organizasyonu ve sabaha karşı 3’te havaalanına gidecek olan taksinin içinde yer alması için 2’de uyanması gereken bir zihin var:)

Maceranın devamı için;

MEKSİKA MACERASI III – SAN CRISTOBAL

Seçil Sağlam