AYVALIK ROTALARI : 5 GÜN AYVALIK, KOZAK, MADRA, CUNDA, BERGAMA KEŞİFLERİ

 

Bahar’da deniz mevsimi başlamamış olduğu için Ayvalık, Cunda, Madra Dağları, zeytinci köyleri ve Kozak Yaylası gibi civar keşifleri için Ayvalık’ı kendinize merkez alarak, günübirlik sürüş ve yürüyüş rotaları belirleyip gezebilirsiniz.

Biz denizen kıyısında eski bir zeytinyağı fabrikasından butik otele dönüştürülen Sızma Han’ı kendimize merkez alıp, 5 günlük keşif gezileri yaparak hem müze ve anıtları gezdik, hem de harika lezzet ve şarap tadım, kahve, gün batımı gibi keyif molaları vererek rahatlıkla çevreyi keşfettik.

 

Not: Ayvalık’ta iken mutlaka bir Pazar deneyimi yaşamanızı öneriyoruz. Eğer ziyaretleriniz Perşembe gününe denk geliyor ise Ayvalık’ta, Cumartesi gününe denk geliyor ise Cunda’da kurulan Pazar’ı sabahtan bir dolaşın. Otların en fazla çeşidi en tazesi Ayvalık civarında: izvinya (yabani kuşkonmaz), deniz fasülyesi, arap saçı (rezene), turp otu, ebegümeci, akkız (şevketi bostan kökleri), cibez, istifno, hindiba (radika), papule, hardal otu, deniz börülcesi, zaho, ısırgan otu, kuzu kulağı, muhliye, kazayağı. Bazılarının ismini ilk defa duyduğumuz bu yabani otun, kimileri taze bırakılarak, kimileri haşlanarak kimileri de kavrularak, yumurtalı izvinya, ahtapotlu akkız, supyalı arapsaçı, kıymalı ebegümeci gibi yemeklere dönüşüyor. Her salatada sıcak ve soğuk mezede, deniz mahsulünde ve et yemeğine mutlaka birisi lezzetini katıyor. Kimileri mevsiminde, kimileri yıl boyunca bulunabilen bu otların, gelinlik kız gibi demetlenerek sergilendiği Ayvalık Pazarları, adeta birer aromatik geçit töreni yaşatıyor.

 

1.Gün: Adım Adım Ayvalık

Ayvalık’a İstanbul’dan Subaru’muz ile 5 saatlik rahat bir yolculuktan sonra, denizin kıyısındaki harika otelimiz Sızma Han’a yerleştik (Bizim için Ayvalık keşiflerimizin en özel ve kıymetlisi olan Sızma Han’a Ayvalık Otelleri yazımızda detaylı olarak yer verdik www.yolculukterapisi.com/ayvalikoteller)

Ardından ver elini eski Ayvalık, kendimizi tarihi evler ile bezenmiş sokaklara bıraktık.

Ayvalık’ın kara tarafındaki İsmet Paşa Mahallesinde doğru girip, Ayvalığın en güzel taş Rum evlerinin yer aldığı bir Cumhuriyet, İsmet Paşa ve Maraşal Fevzi Çakmak caddelerini bir ileri bir geri yürüyerek dolaşırken harika bir keşfimiz oldu: La Maison de Barbara. Burası bir sanat evi. Eski bir deri yıkama atölyesinden kalma tarihi bina, Şerif Kaynar tarafından satın alınıp, mimar Fırat Aykaç ve tasarımcı Tulya Madra tarafından çelik konstrüksüyon, beton, sarımsak taşı ve zeytin ağacı kullanılarak, 13 metre tavan yüksekliğinde muhteşem bir sanat evine dönüştürülmüş. Şerif Kaynar’ın hayranı olduğu 1930-1997 yılları arasında yaşamış Fransız piyanist şarkıcı Barbara’ya adanmış bu mekan, farklı sanatçılara bir süre çalışma ve yaşama alanı olarak ev sahipliği yapıyor.  Yerli ve uluslararası tüm disiplinlerdeki sanatçılara, yazarlara, müzisyenlere, akademisyenlere, kuratörlere ve kreatif kişilere açık olan bu ‘Residency’ programı kapsamında seçici komite tarafından seçilen sanatçılar, 3 Katlı 80m2’lik ana bina, 35m2’lik avlu ve 30m2’lik stüdyo alanında, 5 hafta ile 16 hafta arasında konaklayıp sanat çalışmaları gerçekleştiriyor, ve kendi eserlerinin yanı sıra evden ayrılmadan Barbara temalı bir eser bırakıyorlar. Bu güne kadar Barbara Fuat Çağatay, Seçil Erel, Mahmut Celayır, Aslı Kutluay, Barış Sarıbaş, Larissa Araz’a ev sahipliği yapmış.  (Mareşal Fevzi Çakmak Caddesi No.162)

Ufacık bir meydanda kahve molası vermek isterseniz adresiniz Kvcii Coffee House. Yine tarihi tek katlı bir Rum taş binasının restorasyonu olan bu keyifli kahve evinde kahvenizi yudumlarken, kavanoz’un kısaltması Kvnz isimli özel tatlılarını da deneyebilirsiniz. ( Cumhuriyet Cad. 4. Sok. No:1)

Köşesinde yer alan Şimdi Rum Meyhanesi’ni akşam yemeği alternatifleri bölümünde yer vereceğiz. Diğer çaprazında yer alan Gazozcu Faik’in eski bakkal görünümlü dükkanına bir göz atmayı ihmal etmeyin.

Bir de yolda karşınıza Alef çıkacak sağlıklı organik lezzetlerin yanı sıra paçanga, çin böreği, humus ve günlük lezzetler için uğrayabilirsiniz.

Ardından rota Taksiyarhis Kilisesi Anıt Müzesi. Rumca ‘Baş Melek’ anlamına gelen Taksiyarhis Ayvalık’ın ilk ve en eski kilisesi. Taş duvar ve ahşap sütunlu dış yapısı çok mütevazi olsa da, neo-klasik stilde zarif ve ihtişamlı iç mekanı ve Hz. İsa’nın yaşam hikayesinin anlatıldığı ikonaları oldukça etkileyici. Kilise ilk olarak 15. yy.’da küçük bir kilise olarak inşa edilmiş. 16.y.y. sonu ile 17.y.y. başında bir Rum yerleşkesi olarak Ayvalık epey gelişince, kilise 1753 yılında büyütülmüş. 1844 yılında ise yeniden inşa edilmiş. Ancak birçok deprem geçirmiş olduğun için ilk döneminden geriye eser kalmamış.

Bemanın üzerindeki Pavlus ve Petrus’un binanın tanrıya sunumu freskosu ve güney bahçe girişinin üzerindeki 1753 tarihli kitabe, 2. dönemden kalma eserler. Girişin üzerinde yer alan 1844 tarihli kitabe ise kilisenin 3.dönemine ait. Kilise Kurtuluş Savaşından sonra tekel deposu olarak kullanılmış, 2012 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından restorasyonu tamamlanmış ve 2013 yılında müze olarak faaliyete geçmiş.

Ayvalık’ta bugün camii olarak işlev gören iki görkemli kilise binası daha var. İlki Saatli Cami. Ayvalık’ın ekonomik olarak en güçlü olduğu dönemlerde 1870 yılında Agios Yannis Kilisesi olarak Rumlar tarafından inşa edilmiş. 1928 yılında mübadele sonrası camiye çevrilip içindeki Hristiyanlık dinine ait freskolar silinmiş. İhtişamlı yapının yüksekliği 24 metre, saatin yer aldığı çan kulesinin yüksekliği 24 metre, ve sonradan eklenen minarenin yüksekliği ise 44 metre. Bahçesindeki çamlar ve çınarların arasında upuzun yükselen çan kulesi ve minare görkemli bir görüntü sergiliyor.

Diğeri ise Çınarlı Camii. Hamdibey Mahallesi’nde doğru ilerlediğinizde Alibey caddesinde yer alan kilise, yine Ayvalık halkının ekonomik ve siyasal yönden en güçlü olduğu dönem olan özerklik döneminde inşa edilmiş ve 1790’lı yıllarda tamamlanmış. 3 dönümlük bir bahçede 600 metrekarelik bir alana Yunan Haçı şeklinde 30 metre yüksekliğinde inşaa edilen kilise gerçekten kocaman ve ihtişamlı bir görüntü sergiliyor. Kilise 1923 yılında camiye çevrilince müezzin mahfili ve mihrap eklenmiş.

Ardından bir Alibey Caddesinin sonuna kadar ilerleyip, meydanda yer alan Şeytanın Kahvesi’nde bir kahve veya koruk suyu içmek için mola verebilirsiniz. Şeytanın kahvesinin isminin bir hikayesi var: Halil sevimli ve hareketli bir çocuktur, çocuk aklı ile Rum kadınlar çalı ateşinde gözleme pişirirken onlara küçük küçük taşlar atar, ama duvarın arkasından attığı için kimse onu göremez. Kadınlar sonunda taşın nereden geldiğini keşfeder ve Şeytan Halil diye çağırmaya başlarlar. Mübadele’den 45 gün önce Ayvalık’a gelen ilk Türk mübadillerden olan Halil bu kahveyi açar. Vefatından sonra çocukları ve torunları kahveyi devam ettirir. (13 Nisan Cd. No:2)

Hemen yanı başı komuşusu olan Çöp Madam’a mutlaka uğrayın. Ayvalık’a gönül vermiş Kanadalı bir sanatçı olan Tara Hanım’ın başlattığı bu sosyal dayanışma girişimi 10. yılını tamamlıyor. Hiç çalışmayan ve kazancı olmayan Ayvalık’lı kadınlara hem bir meşgale hem de bir gelir sağlayan bu girişimin prensibi şöyle işliyor: Ayvalıklı ev hanımları zaman zaman evlerinde veya atölyede, kumaşlar, cips kağıtları, gazoz kapakları, yem torbaları, un çuvalları gibi geri dönüşüm atıklarını değerlendirerek, çeşit çeşit dekoratif objeler üretiyor ve her ürüne kimin el emeği ise onun ismi konuyor, geliri de o kişiye aylık olarak veriliyor.

Bu sayede hem çalışmayan kadınlar ekonomik bir özgürlük kazanıyor, hem de yerel halkın gelen turist ile sadece anlık değil el emeği göz nuru ekolojik hatıralık bir bağı da kurulmuş oluyor. (13 Nisan Cd. No:2)

Eğer kahve ve tatlı molanızı daha ileride vermek isterseniz Ayvalık’ın en karakterli ve tatlı kafelerinden birisi olan Pino’ya uğrayabilirsiniz. Lezzetleri ve atmosferi çok keyifli. Kahvaltısı için gideni de çok. (13 Nisan Cad. No 27 3.sokak)

Tekrar kendinizi sokaklara vurup, 13 Nisan Caddesi üzerinde ve onu kesen caddelerdeki harika Rum evlerini seyrederek ilerleyip, Merkez Hastane Caddesinden 9. Sokağa inip, yeni restore edilen Ayazma Kilisesini görün. Ayazma, Kemal Paşa Mahallesinde binalar arasında kaybolmuş olan bu tarihi bina, muhteşem bir restorasyon geçirerek Mart 2018’de müze olarak açıldı. İçindeki su kaynağı kutsal ve şifalı kabul edildiğinden Ayazma veya Faneromeni Kilisesi diye anılan kilisenin girişindeki alınlıkta 1890 tarihi yazıyor. Sarımsak taşından Neo-klasik üslüpta inşaa edilmiş kilise, girişindeki Korint tipi dört adet sütunun üzerindeki arşitrav ve üçgen alınlık ile yunan tapınaklarını andırıyor. Zaman içerisinde kilise, zeytinyağı fabrıkası, tütün deposu gibi değişik amaçlarla kullanılan kiliseye, asma kat niteliğinde bir kat eklenmiş. Beşik çatı ile örtülmüş ve çatının kare bölümlerinin her birinin ortasına alçıdan çiçek kabartmaları yerleştirilmiş. Şimdi çok güzel bir restorasyondan geçerek hem ziyarete açılmış hem de konser ve sergi gibi etkinliklere ev sahipliği yapacak.

Ayazmadan sonra Barbaros Caddesi üzerinden geri dönüp, Macaron Mahallesini keşfedin. Türkçe karşılığı Mercanköşk anlamına gelen Latince Marjoram kelimesinden türetilmiş kekik ailesinden bir bitki türü, Rumcada Macaron haline dönüşmüş. Bu mahallede vakti zamanında çok yetiştirildiğinden mahalleye Macaron deniliyor. Ayrıca Girit Mübadilleri tarafından bu bitkiye (kahveye de konulduğu için) ‘‘Kahve kokusu” da denilirmiş. Ayvalık’ın en eski bölgelerinden biri olan Macaron, 100-150 yıllık Neo-Klasik üslupta Sarımsak taşından yapılmış tarihi taş evleri ve dar sokaklarıyla geçmişin izlerini hala yaşatan bir mahalle. Çocukluğumun yazlarının geçtiği, rahmetli babaanne ve dedemin eski Rum evinin olduğu mahalle de burası. Eski aile evinin bulunduğu sokağın başında yer alan Macaron Konağı, Ayvalık’ın eski günlerini canlandıran bir konak. 2014’de burayı gezmiş babacığımın sözleri ile ‘doğduğum sokaktaki bir evin bu kadar güzel restore edilip bir konuk evine çevrileceği, konağınızı gezinceye kadar aklımın ucundan bile geçmezdi’.

Ardından Barbaros caddesi üzerinde ilerleyip, Macaron’un tarihi kahveleri olan Mor Salkım veya Çamlı Kahve’de bir kahve molası veya Macaron Muhallebicisi’nde bir tatlı molası verebilirsiniz.  (Barbaros Cd. 15. Sk.)

Şimdi biraz antikalara göz atma zamanı. Barabros Caddesi 9. Sokaktaki Antikacılar Sokağında yer alan Antiklopedi, Çingene Antik, 1903 Antik ve Cafe S gibi dükkanlarda Eski Rum evlerinden çıkan ahşap, cam, demir mobilya, sehpa, kapı ve objeleri bulabilirsiniz. Canınız tatlı çekti ise cicili bicili şirin bir kafe olan Cafe Caramel’in ünlü irmik tatlısının tadına bakabilirsiniz (Barbaros Caddesi 9. Sokak)

Ardından sanata, tasarıma ve eğitime destek derneği olan Destek Tasarım Akademisi’ne uğrayın. Film gösterimleri, resim, heykel ve fotoğraf sergileri, müzik dinletileri, söyleşi ve atölyelerin gerçekleştiği, sanatçıların eserlerini bağışladığı koleksiyonun satıldığı ve derneğin işletmesi olan Kafedemia isimli kahve evinden elde edilen gelirlerin derneği desteklediği bu mekan, kültür ve sanata destek olmanız için biçilmiş bir kaftan. (Barbaros Cad. 46-48) Yanı başındaki sokakta yer alan Sanat Fabrikası Tiyatrosu’nda ise tiyatro ve dans gösterimleri gerçekleşiyor. (Barbaros Cd. 4. Sk. No:2)

Sanat Fabrikasının hemen karşısında yer alan Alpimona’da Aygen Köse’nin yastıkları, el yapımı bez bebekleri ve Füsun Aydınlık’ın el boyama taş ve taş takılarına bir göz atın mutlaka.

Şimdi önce yemek sonra da alışveriş zamanı. Ayvalık’ın köklü lezzet esnafının ve duraklarının bulunduğu trafiğe kapalı Talatpaşa Caddesine girin. Acıktıysanız bir çeşit çeşit çorbaları, börülce, bamya, kabak çiçeği dolması gibi taze günlük zeytinyağlıları ve ev yemekleri inanılmaz lezzetli esnaf lokantası Paşa Çorba’da bir mola verin. (Talatpaşa Cad. No:14)

Eğer lor tatlısı almak istiyorsanız adresiniz ya İmren Pastanesi ya da Güler Tatlıhanesi. 1946’dan beri lor tatlısı ve lor kurabiye dendiğinde akla gelen ilk yerlerden birisi Güler Tatlıhanesi. En önemli özelliklerinden biri kurabiyelerde karbonat yerine kül suyu, şeker yerine ise üzüm suyu kullanmaları. Midilli Adası’ndan getirdikleri sakız da kurabiyelerine lezzet katıyor. (Talatpaşa Cd. No:34) Bizim ailemizin lor tatlısı durağı ise İmren Pastanesi. Günlük tazecik yapılan lor tatlısını yazları sakızlı dondurma ile servis ediyorlar ve Ayvalık’ta sakızlı dondurmayı ilk kez yapan yer burası. Damla sakızlı kurabiyeleri de harika. (Talatpaşa Cd. No:45)

 

Zeytin, taze lor, Ayvalık sepet peyniri, isli peynir gibi mandıra ürünleri, enginar, sabun ve çam fıstığı alışveriş için ise adres 3 kuşak bir arada Ayvalık’ın lezzet temsilcisi olan Kesebir (Belediye Cad. No:3)

Zeytinyağı alışverişiniz için ise adresiniz Süner Pasajı girişindeki Kürşat. Girit’te Ayorya köyünde uzun yıllar zeytincilik ve zeytinyağcılık ile uğraşmış, Sardunya adasından getirdikleri özel toprak ile yaptıkları sarnıçlarda beklettikleri zeytinyağları Avrupa’nın birçok yerine ihraç etmiş bu zeytinci aile, 1923’de mübadele ile Ayvalık’a yerleşmesi ve 1931’de eski aile geleneklerini devam ettirmek üzere fabrikasını kurmuş. Kuşaklardır devam eden bu özen ve titizliğin ürünü olan zeytinyağları gerçekten çok lezzetli. Her birinin farklı bir hikayesi olan sabunları da harika, Dükkanda ayrıca seramik sofra ve mutfak elemanları, ahşap ürünler, ev tekstil ürünleri de var.(Gümrük Caddesi, Süner Pasajı Girişi)

Şimdi istikamet muhteşem porselen tasarımları ile gönüllerimizi ve sofralarımızı fetheden Santimetre. Tulya Madra ve Fırat Aykaç tarafından kurulan Santimetre’de her biri muhteşem renklerde ve tasarımlarda, nevi şahsına münhasır gündelik kullanıma uygun kahve bardaklarından sütlüklere, kaselerden kupalara, tabaktan sürahiye, harika porselen ürünler var. Az ama öz üretmeyi tercih eden, bu sebeple de ufak adımlarla öğrenerek büyümeyi sembolize eden Santimetre ismini almış. Eskilerden esintiler taşıyan tasarımları ile hikayesi olan objeler yaratıyorlar. Mesela sapı zeytin ağacı dalından oluşan kahve cezvesinin hikayesi mart ayı ve sonrasında yapılan zeytin ağacı budamalarından elde edilen birçok zeytin ağacı dalının yakılmaya terk edilmesine isyanlarından çıkıyor.  Bu yaratıcı koleksiyonda bakır cezvelerden plastik kaplara, cam bardaklardan metal içki mataralarına, gümüş tepsilerden emaye ibriklere kadar geniş bir yelpazeye uzanan mutfak ürünlerini porselen olarak ve çeşitli renk seçenekleriyle bulabiliyorsunuz. (Talat Paşa Cad. Eminzade İşhanı no: 52/2)

 

Şimdi adres Ayvalık’ın en önemli ve değerli kültür durağı Ayvalık Uluslararası Müzik Akademisi. Kısaca AIMA olarak bilinen bina, 1988 yılından bu yana üst düzey müzik eğitimi veriyor. Yerli ve yabancı müzik öğretmenleri tarafından verilen müzik uzmanlık kursları ve ustalık programları düzenliyor. AIMA ustalık eğitimi yanında Ayvalık yöresindeki genç müzik meraklılarının keman, piyano gibi müzik aletlerini çalmayı öğrenmelerini de sağlıyor. Tınçay ve Haluk Barutçuoğlu’nun, müzik okulu olarak kullanılmak şartı ile Dr. Nejat Eczacıbaşı Vakfı’na bağışladığı deniz kenarında bahçe içindeki 3 katlı eski Rum evi, değerli Türk yazarımız Sabahattin Ali’nin kızı Prof. Filiz Ali’nin önderliğinde programlarını yürüten ve bağışlar ile yaşayan bir akademi. Keman ve piyano seslerinin eksik olmadığı bina yazları Taksiyarhis Kilisesi ile birlikte Klasik Müzik Festivali kapsamındaki konserlere de ev sahipliği yapıyor.

Son olarak da Sezai Ömer Madra Tarihi Zeytinyağ ve Sabun Fabrikası’nı dışardan görmenizi öneriyoruz. Kuşaklardır zeytinyağı üretimi ve ticareti ile uğraşan Madra Ailesinin dedeleri Sezai Ömer Bey 1919 yılında Midilli adasından Ayvalık’a gelip deniz kıyısındaki yağ ve sabun fabrikasını kurmuş. Şimdi içerisi boş olan bu görkemli bina, zamanında zeytinyağı ve sabun fabrikaları ile dolu olan Sakarya mahallesini gözünüzde canlandırmanız için ideal bir örnek.

Artık Bir kadeh Ma’adra şarabı eşliğinde enfes bir gün batımı izlemek için Sızma Han otele dönmek için doğru zaman. Göl gibi denizin karşı kıyısındaki tepelerine batan güneş, gökyüzünde ve denizin üzerinde sergilediği muhteşem ışık oyunları ile her akşam farklı bir şaheser tablo sunuyor.

Bu kadar yürüyüş ve yorgunluğun üzerine akşam yemeğini yemek için en güzel adres Sızma Han’ın restoranı. Denizin yanı başında yemek yediğiniz restoranın sunduğu lezzetler köklerini Ayvalık mutfak kültüründen alan ‘yeni nesil’ bir anlayışın eseri. Ve yemek konusunda gerçekten iddalılar. Ne de olsa mutfak Ayvalık’ın en rafine mutfaklarından birisi olan Hane’nin kurucusu Hande Solakoğlu’na emanet. Rakı & balık & meze kültürüne İtalyan esintileri taşıyan menü, deniz mahsülleri ağırlıklı. Fonda tatlı tatlı Leman Sam, Birsen Tezer gibi caz esintileri dinlerken kırlangıç ile balık çorbası, fırında pancar, isli kalamar, deniz mahsüllü risotto, şarap soslu kaburga, 3 gün dinlendirilmiş ayva tatlısı, şarap soslu armut gibi harika lezzetlerin tadına varıyorsunuz.  Tabii bir de Ahmet Kaptan’ın akşam tazecik tutup getirdiği istakoz, midye, kalamar, balık ne varsa onu hemen pişirip sofranıza koydukları sürpriz lezzetleri de var.

 

Yemek sonrası bir içki için ise Babu’ya uğrayabilirsiniz. Dünyayı gezmiş görmüş, zeytini ilk olarak işlemiş Ayvalıklı ressam Bülent Bey’in atölyesine o kadar çok gelen giden oluyormuş ki, sonunda mekanını Arts & Crafts Bar’a dönüştürmüş. Kendi tabloları duvarları süslüyor. Caz, blues ve rock ağırlıklı müzik çalan bar her gece 11:00’de açılıyor (Gümrük Cad. 2. Sok)

 

2.gün

Bu sabah lezzetleri ve sunumları ile Ayvalık’ın en rafine lezzet durağı Hane’de güne başlamanızı öneriyoruz. Eskiden alt katı bir başhekim muayenehanesi üst katı ev olan tarihi bir Rum evinden dönüştürülen Hane, kurucuları akademisyen Hande Solakoğlu ve edebiyat, sanat ve gastronomi çevirmeni Birsel Uzma’nın entelektüel birikimine yaraşır şekilde 7000’den fazla kitabı raflarında sergileyen, halka açık bir kütüphanesi olan bir kitap & kafe. Sabit bir menüsü yok, her gün mevsimine taze taze ne bulunursa onu pişiriyorlar. Küçük aile tipi mandıralardan aldıkları tereyağ ve süt ürünleri, tahinler, köylü teyzelerin topladıkları otlar ile mutfakta pişen, yemeklere katılan herşey yerel. Fırından yeni çıkan harika tereyağı lezzetini koruyan kruvasan ve yanında erik marmeladı güne başlamak için muhteşem bir seçenek.  Başka neler mi var? Rezene çorbası, taze mevsimlik ot salataları, turtalar, izvinyalı (yabani kuşkonmaz) omlet, izvinyalı çorbaya koyuyor, guacomole, kırmızı meksika fasulyesi ve otlar ile servis edilen ev yapımı Takolar,  ekşi mayalı bagetlerin içinde dana kaburgadan hazırladıkları dana bacon ve dana dil ve kendi yaptıkları sucuklar,  fırında deniz levreği füme, el yapımı pizzalar… Perşembeleri ev yapımı lavaş içinde pekin ördeği, Cumartesi günleri ise ev yapımı ekmek içine hamburger günü. Kısacası tadına bakacağınız her lezzet yerel malzemeler ile el emeği ve gusto ile harmanlanıyor. Ara sıra akademik sebepler ile seyahat eden Hande ve Birsen’i bulamazsanız Hane’de merak etmeyin, mutfak sohbeti ve el mahareti usta olan şefleri Kürşat’a emanet. Sadece bir kafe değiller, Ayvalık’lı çocuklara lisan ve edebiyat dersleri vererek, yazarlar ile halka açık kitap imza günleri düzenleyerek, AIMA konserlerine nefis lezzetler hazırlayarak, Ayvalık’ın kültürel gelişimine destek oluyorlar. Sabah 7 – Akşam 7 arası açık mekan Pazartesileri ve yaz aylarında kapalı.  Bizce Hane’ye hem bir sabah hem de bir öğlen ayırmanıza değer. (13 nisan 17. Sokak)

Arabanıza atlayıp deniz kıyısından Çamlık’a kadar uzanan İnönü Caddesinde, sahil boyunca dizilmiş, kendi özel bahçeleri içinde Ayvalık’ın en görkemli konak ve malikanelerini seyrederek ilerleyin. Aslında dev çamlar arasındaki bu konakların görüntüsü deniz kokusuna karışınca kendisinizi bir anda Büyükada’da sanıyorsunuz.

Ve Çamlık’a ulaştığınızda bir mola verin. Önce Kurtuluş savaşında Ayvalık’ta ilk kurşunun atıldığı Çamlık Tepesinde çamların arasında bir dolaşın. Hafif hafif esen meltemin yüzünüze vuran serinliğini, deniz kokusunu, balıkçı tekneleri ve kayıkları serpiştirilmiş göl gibi durgun koyu ve karşısındaki tımarhane adasının manzarasını içinize çekin. Rumların yaşadığı zamanlarda meyhanesi bol olan Ayvalık’ta, içkinin dozunu fazla kaçıranları, karşıdaki Tımarhane adasına götürüp bırakırlarmış. Sürekli ve sert esen rüzgarda akılları başlarına gelenler tekrar halkın arasına karışırlar; gelmeyenler de rüzgarın çıkardığı seslerle biraz daha oyalanırlarmış.

 

Bir tatlı molası için buraların meşhur dondurma ve tatlıcısı Çamlık Dondurmacısı’na uğrayın. Çocukluğumun lezzetleri olan sakızlı ve karadutlu dondurması, ve supanglesi gerçekten hala eski tadında. (İnönü Cd. No:221)

 

Herkesin ‘Yeni Alaçatı’ şeklinde dilindeki (ki sadece bu tanım bile tüyler ürpertici)  Küçükköy (Yeniçarahori) bizim için aslında bir hayal kırıklığı oldu. Rumlar’dan kalan taş evlerden oluşan küçük köy, mübadele dönemi sonrası kaderine terk edilmiş. Son dönemde şehirden gelen sanat ve entellektüel çevresinin restore ettiği taş binalar ile sanat köyüne dönüştürüleceği basında yer aldı. Ancak ruhu, kimliği, karakteri ve estetik bir güzelliğini hissedemedik.

Eğer at sevginiz var ise Ayvalık At Çiftliği’ne bir uğrayın. Tamamen gönüllü bir çiftlik olan yerde Hergele, Tarçın, Ursul gibi şahsına münhasır güzeller güzeli büyük atlar ve dünya tatlısı mini pony atları var. Okullarda okuyan çocuklara at sevgisi aşılamak ve ata binmeyi öğrenmelerini sağlamak isteyen at çiftliğinde yetişkinker de ata binebiliyor.

Antika merakınız var ise aracınız ile manzaraları izleyerek Altınova’daki Anadolu Bahçe’ye mutlaka uğrayın. Burası şehirlerde gördüğünüz tüm antikacıların ürünlerini aldığı yer. 1997’de İstanbul’da antikacılığa başlayan Aziz Bey, 2010’da Ayvalık’a taşımış işini. 21 yıldır adım adım Anadolu köylerini dolaşıp, eski evlerden çıkan ahşap, cam, bakır, mermer bulduğu her tarihi ve estetik mobilya, kapı, aksesuar, objeyi topluyor. Ne ararsanız burada var: cam damacanalar, sürahiler, şişeler, kavanozlar, karafşar, ahşap bardaklar, hamur tekneleri, dolaplar, sehpalar, kapılar, masalar, küpler, kovalar, vazolar, kaseler, aydınlatmalar ile zamanda kendinizi kaybettiğiniz bir harikalar diyarı adeta Anadolu Bahçe. Kendi ahşap atölyelerinde işleyip eskiyi yeni ile buluşturan tasarımlar da üretiyorlar.  (Altınova, Ayvalık – İzmir Karayolu 8.km)

Yaz olmadığı için deniz sezonu açılmamış olsa da biraz deniz havası ve kokusu alalım derseniz Sarmısaklı veya Bardavut plajlarına direksiyonu çevirebilirsiniz. Baharlarda şiddetli esen rüzgarlar zamanı dalgalı denizin ve bomboş kumsalın vahşi bir havası oluyor. Kumsalda yürüyüş yapmak insanın ruhunu özgürlük ve hafiflik hissi ile dolduruyor. Yazları iğne atsan yere düşmeyecek bu sahiller, baharlarda ve kışın bir avuç doğa sever ziyaretçisine kendini tamamen teslim ediyor. İsterseniz Sarmısaklı’da lokallerin sevdiği Taş Pide’de pide ve ev yemekleri yiyebilirsiniz. Ya da arzunuz gerçekten rafine lezzetler tatmak ise yazımızın başında anlata anlata bitiremediğimiz Hane’ye doğru sürün aracınızı!

Şimdi sıra bir Ayvalık geleneği olan Şeytan Sofrası’na çıkıp günü batırmakta.

Tam karşısında Midilli Adası ve yanlarda Ayvalık Adalar Tabiat Parkı’nın çamlar ile kaplanmış irili ufaklı adalarını kaptan köşkü gibi ayaklar altına  seren 360 derecelik manzarası ile Ayvalık’ın en meşhur seyir tepesi Şeytan sofrası.  Ancak bu ün günün neredeyse her saati, özellikle de akşamüzeri akın akın otobüsler ile gelen kalabalıklar anlamına da geliyor. Eskiden sadece bir büfeciğin bulunduğu gerisi bomboş olan tepe şimdi birçok seyir kafesi ile parsellenmiş durumda. Ancak yine de Şeytan Sofrası güneşin en güzel battığı yerlerden birisi. Peki neden ismi Şeytan Sofrası derseniz: Zamanında Ayvalık’ta yaşayan ismini Yunan Tanrıçasından alan Penelope adında bir Rum kızı, kilise kurallarını sorgulayarak, papaz ile ters düşer. Kilise de kendisine Şeytan lakabını takar. Penelope hayattan elini eteğini çekip tek başına bu tepeye yerleşir. Çok kurak geçen bir yıl, topraktan mahsül alamadığı için kıtlık ve açlık yaşayan halk, bu uğursuzluktan Penelope’yi sorumlu tutar, ve kaderin değişmesi için tepeye çıkıp onu öldürmeyi kararlaştırır. Ancak genç bir çoban haber verdiği için, Penelope halka güzel bir oyun hazırlar. Kuş sütünün eksik olmadığı muhteşem dev bir sofra kurar. Zaten aç olan halk sofrayı görünce Penelope’yi unutur, bu arada da Penelope kimseye görünmeden kaçıp kurtulur.

 

Şeytan Sofrasının başka bir hikayesi de var. Efsaneye göre Yunan mitolojisindeki tanrı Zeus’un süt annesi İda, Zeus’a zarar verir korkusuyla Şeytanı kovar. Üç ayaklı olduğuna inanılan Şeytan da kaçarken ayak izinin birini Kazdağı eteklerine, birini Midilli Adası’na, birini de Şeytan Sofrası’na bırakarak kaçar. Tepenin kuzey ucunda, dilek bağları ile renklenmiş demir parmaklıklarla çevrili dev bir ayak izi şeklinde bir çukur var. İşte bu efsaneye göre bu dev çukur Şeytan’ın ayak izi.

Bizim için Şeytan Sofrasının en büyük sürprizi yeni dostlarımız süt ve peynir oldu. 1.5 aylık rus finosu kardeşler bembeyaz birer tavşan gibi kucağımızda gün batımı izlediler. Biz de onların tatlılığı yumukluğu sayesinde kalabalıkları hiç farketmedik bile.

Akşam Yemeği Önerileri

  • Deniz Yıldızı: Eskiden Deniz Kestanesi olarak bilinen, İsmetpaşa Mahallesinde denizin hemen üzerinde Ayvalık’ın en köklü balıkçısını, 36 yıllık Ayvalıklı olan Hasan Atilla 2016’da devralmış ve ismini Deniz Yıldızı’na çevirmiş. Ayvalık otlarının ve yüzlerce yıllık mutfak geleneğinin hakkını veren en güzel deniz mahsülleri restoranı burası. Ortam bildiğimiz balıkçı ortamı, ancak lezzetler şahsına münhasır. En güzel saatleri gün batımı zamanı. Önündeki terasta oturduğunuzda, deniz ayaklarınızın altında, karşınızda Ayvalık adaları, güneşin gökte ve denizde sergilediği ışık oyunlarını izlerken her yemeğin tadına daha çok varabiliyorsunuz. Ayvalık’a özgü otlarla başlamak bir gelenek: Akkız (şevketi bostan), hindiba, zaho, yabani turp otu, deniz fasülyesi, girit ezmesi gibi salata ve mezelerin her biri enfes. Ara sıcaklar ise çeşit çeşit ve her biri tazecik hazırlanan, her lezzeti damaklarınızda şölen yaşayan cinsten: peynirli baharatlı fırın patlıcan, deniz mahsüllü gemici böreği, beğendili ahtapot, kremalı sübye kavurma, baharatlı ahtapot kavurma, lorlu patlıcanlı rum böreği, deniz mahsüllü erişte, karidesli mantı, kalamar ızgara. Zaten balığa yer kalmadı değil mi? O zaman Trakyadan getirttikleri özel peynir tatlısı, Ayvalık’ta Güler’den aldıkları lor tatlısı, ya da pekmez tahin helva ile bu lezzet şölenini taçlandırmak en iyisi. Biz neredeyse tüm bu saydıklarımızın tadına baktık (ne yazık ki, ancak pişman değiliz) ve hepsine bayıldık. Servis muhteşem. Hem sahibi Hasan Bey hem de tüm ekip özenle masanız ile ilgileniyori hem sohbet ediyor, hem de servisi hiç aksatmıyor. Kimse başınızda baykuş gibi de bekleyip tabakları önünüzden habire alıp, ‘şimdi ne getireyim?’ diye sürekli sormuyor, yemeğin tadına keyifle varabilmeniz için zaman tanıyor. Bizimle ilgilenen Feyyaz Bey, Urla Özbek Köyü’nde çok sevdiğimiz balıkçı Akın’ın Yerinden gelme idi, Urla-Alaçatı ile Ayvalık farkını epey konuştuk kendisi ile. Hem mutfak bilgisi, hem sohbeti hem de hizmet görgüsü ile kalbimizi fethetti. Fiyatlar da böyle özenli lezzetler ve hizmet için İstanbul ve Ege restoranlarına göre çok makul. Üst katında da kendilerine ait 3’ü deniz manzaralı 6 odalı bir pansiyon bulunuyor. (Karantina Sokak No:5)
  • Argos: Eski bir belgeselci olan Hamdi Abi İstanbul’un karmaşasından kaçıp Ayvalık’a huzur bulmaya gelmiş. Yazları AIMA’nın bahçesinde, kışları ise sokak içindeki ufacık mekanında müthiş lezzetler sunuyor. Deniz mahsülleri ağırlıklı taptaze ürünleri ile hazırladığı günlük yemekleri son derece leziz. (Gümrük Cd. 2. Sk. No:14)
  • Şimdi Rum Meyhanesi: Beyza Hanım ve kızı Dilara ile birlikte Ayvalık’ın ilk kadın meyhanecileri. 12 çeşit yemekten oluşan fiks menüsündeki her bir lezzet gerçekten özel. Yazın minik meydandaki sokağa taşan meyhanede kimi akşamlar canlı sirtaki müzikleri çalınıyor. (İsmetpaşa Mahallesi, Cumhuriyet Cd. 3. Sk.)
  • Tik Mustafa: Eskiden alkoliklerin mesken tuttuğu Tenekeciler sokağı, Tik Mustafa’nın Rakı + Balık + Meyhane konseptindeki lokantası sayesinde, bugün kadınlı erkekli Ayvalıklıların gözdesi. Mustafa’nın babası Sakarya mahallesindeki ünlü Tik Bakkaliye’sinin sahibi olduğu için Tik Mustafa adını alan lokanta, daracık bir sokak arasında asmaların altında salaş ve sade bir ortam sunuyor, ancak kara diken, deniz börülcesi, deniz fasülyesi, acılı girit ezme, sıcak ot tabağı gibi harika mezeleri var. (Cumhuriyet Cad. Sokak 1 Ara 1 No:6)
  • Tamam Meyhane: Balık yerine canınız et, sakatat ve ciğer çektiyse o zaman adres Ayvalık’ın yenisi Tamam Meyhane. (Barbaros Cd., 9. Sk. No:7)

 

3.gün

Bugün yine aracınıza atlayıp muhteşem manzaralar eşliğinde Ayvalık zeytin köylerini, Kozak çam ormanları ve köylerini ziyaret edip, ardından Gömeç’te gün batımı eşliğinde Ma’adra Şaraplarını tatmaya ve akşam yemeği yemeğe davet ediyoruz sizi.

Ayvalık çıkışında Balıkesir yönünde Murateli köyü tabelasından çıkıp 8 kilometrede ulaştığınız Murateli köyü yörenin en yaşlı ve en güzel zeytin ağaçlarına ev sahipliği yapıyor. Baharda altaları papatyalar ile dolan bu zeytinliklerin seyrine doyum olmuyor. Gövdeleri kocaman zeytinlerin güzelliğine şaşıp kalıyorsunuz. Buraların Yaşam Ağacı kesinlikle zeytin. Tek katlı evleri ile ufacık şirin bir köy Murateli.

Ardından birkaç kilometre sonra Mutluköy geliyor. Bu köyde bulunan Nostalji Kafe kahvaltısı ile meşhur. Aynı zamanda saç kavurma, tavuk kanat, köfte ve köy sofrası ile de meşhurmuş. Yeşillikler arasında piknik atmosferinde tertemiz havayı soluyarak kahvaltı edip, küçük nostalji müzesini ve içinde deve, deve kuşu, geyik, ceylan, kangal köpeği, atlar, kazlar, ördekler, tavus kuşu ve hindiler olan mini hayvanat bahçesini gezebilirsiniz.

Şimdi rota fıstık çamları ile meşhur Kozak köyleri. İlk olarak direksiyonu Demircidere Köyü’ne doğru çevirin. Zaten zeytinin yerini çamların aldığını fark edeceksiniz yolda. Fıstık çamı ormanlarıyla kaplı devasa bir yeşil alan olan Kozak’ta dere tepe çam. Alçalıp yükselen yol boyunca ve virajlarda, sanki çam denizindeyimiş gibi izleyebileceğiniz seyir noktaları var. Arabayı durdurup, azıcık manzaraların tadına varmak ve tertemiz havayı içinize çekmek için inin. Çamların gölgesinde hemen hava serinleyiveriyor. Rüzgarın çamların iğne yapraklarında çıkardığı hışırtılar da tatlı tatlı kulağınızı okşuyor. Yirmi metrelik yüksek ağaçların tepesindeki yemyeşil yapraklar ile sanki insanı koruyup kolladığını hissediyorsunuz. Huzur veren ağaçlar çamlar.

Demircidere köyüne vardığınızda hoş bir meydan karşılıyor sizi. Ağaçların altında bir köy kahvesi, hemen yanında da, kapısında Mevlana ve Hacı Bektaş Veli büstünün sizi karşıladığı ufak bir Etnoğrafya Müzesi var. Müzede geleneksel kıyafetler ve ev eşyaları sergileniyor. Köylüler hem çamfıstığı işi ile uğraşıyor, hem de bağlarda üzüm yetiştiriyorlar. Ayrıca çam ağaçlarının dibinde yetişen bir mantar türü olan çıntar da ek bir gelir kaynağı.

 

İç pilavda, zeytinyağlı dolmada, aşurede, irmik helvasında kullanılan çam fıstığı, Kozak yöresindeki köylerin ana geçim kaynağı. Çam fıstığı yüksek fiyatlı bir mahsul. Kilosu 100 -150 TL arasında. Dünyada sadece kuzey Akdeniz havzasında yetişen çamfıstığı üretiminde Türkiye İspanya’dan sonra dünyada ikinci. Kozak fıstıkları için Türkiye’nin en kaliteli fıstığı deniyor. Bu yüksek ağaç tepelerinden fıstıkları toplamak epey meşakkatli. Toplamak için ucu kancalı uzun bir sopayı kullanarak ağacın tepesine tırmanıyorlarmış. İşin ustalarının birkaç saniye içinde tepeye ulaştığı söyleniyor. Hatta köylerde “buralarda fıstıkçamına tırmanamayana kız vermezler” diye bir deyiş var. Ağaca çıkan kişi elindeki kancalı sopanın yardımıyla olgunlaşmış kozalakları yere düşürüyormuş. Hasat Kasım-Aralık gibi başlıyor ve neredeyse Mayıs ayına kadar sürüyormuş.  Toplanan kozalaklar Haziran-Temmuz boyunca güneşte kurutuluyor, içi fıstıklı çekirdekler birbirinden ayrılıyor. Fıstıklar kabuklarından çıkarılıp satışa hazır hale getiriliyormuş. Kozalaktan geriye kalanlar da yakacak olarak kullanılıyor. Yani tamamen ekolojik bir döngü. Yetişkin bir ağaçtan yaklaşık 120 kilogram kozalak elde ediliyormuş, bu kozalaktan da 6-8 kilogram arası fıstık.

 

Ardından dev granit kayaları ile sürreal manzaralar sunan Okçular köyüne yol alın. Yerden yükselen sisler, üzeri yosun tutmuş dev granit kayalar ve dev çamlar ile gerçekten bir masal dünyasındaymışsınız gibi hissediyorsunuz burada. Köylüler bu dev kayaları evlerinin duvarı olarak kullanıp, birbirine yakın taşların arasını tuğla ile örüp, tepesini çatı ile kapatıp içlerinde yaşıyorlar. İlk defa gördüğümüz bu manzara, Asteriks köyündeymişiz gibi hissettirdi bize. Sanki Hopediks kucağında dev bir taş ile çıkıp gelecekmiş gibi.

Sonra istikamet Kozak yaylasının en köklü ve varlıklı köyü Bağyüzü. Bağyüzü yolu üzerinde bir Atatürk heykeli var. Madra Dağı Atatürk Heykeli olarak biliniyor. Eşine pek rastlayamayacağınız eser, abidevi Atatürk heykelleri ile tanınan rahmetli Tankut Öktem’e ait. Ayırıcı özelliği, heykelin yol kıyısındaki doğal, devasa bir kayanın üzerine oturtulmuş olması. Yakın arkadaşlarımız Pınar ve Tunç’un yaşamak için mesken seçtiği Bağyüzü köyünde harika bir köy evinde ağırlandık. Mutfakta Ocak diye anılan şömine ateşi önünde Kendi ahşaplarını üreten atölyesi, limonların yetiştiği serası, bostanı, atları, köpekleri, kedileri ile doğanın döngüsü ile uyum içinde ekolojik ve huzurlu bir yaşama özeniyor insan burada. Kozak yöresinin favori tatlısı haliyle fıstık helvası. Bu helvanın en güzeli Bağyüzü Köyü’nde.

Şimdi istikamet Ma’adra şaraplarını tatmak üzere Gömeç Madra Dağları eteklerindeki Kobaşlar Köyünde bulunan Seki Bağları ve Şarapevi. Bugi bugi gibi Yükselip alçalan tepelere yayılmış bağlar ve yanı başındaki Atatürk kayalıkların başındaki heybetli Sivri kaya, ufuktaki deniz, adalar ve gökyüzünün nefes kesen manzarası ile 270 derecelik bir kaptan köşkü adeta bu bağevi. Önce sizi dev bir Çınar ve upuzun bir salıncak karşılıyor. Kendinizi bir anda salıncağa atıp, bağlara doğru salınmaya başlıyorsunuz. Çocukluğunuza dönüp o mutluluğu yeniden tattıktan sonra yavaş yavaş adımlarınız bağevine yöneliyor. Son derece zevkli bir estetik duygusu ve özenle tasarlanmış, tavandan yere kadar camları sayesinde manzarayı kucaklamış mekana girdiğinizde, müthiş bir hayranlık ve huşu içinizi kaplıyor. Ardından Ma’adra’nın evsahibi olan Didem ve Avşar İlter çiftinin bağlarına, üzümlerine, şaraplarına, bağ evlerine duydukları gönül bağını deneyimledikçe, hikayelerini dinleyip misafirperverliklerinden nasibinizi aldıkça ve son derece karakterli ve kaliteli şarapları tattıkça, her duyunuza ve kalbinize hitap eden büyülü bir adanmışlık masalı yaşıyorsunuz.

Ma’adra önce Didem’in babası mimar Fikret Özdemir’in emeklilik hayali olarak başlamış. İstanbul’lu aile 25 yıldır yazları Ayvalık’a geliyormuş, Fikret Bey de bölgede mimari projeler yapıyormuş. Birkaç dönüm bağ alalım şarap yapalım hayali, 2005 yılında Kobaşlar köyünün meraları olan bu muhteşem araziyi görüp aşık olması ile biraz daha büyük bir hayale dönüşmüş. Köylüden toplanarak alınan 300 dönüm eğimli arazide ilk iki sene, hangi parselde en iyi hangi asma ve üzüm çeşitleri yetişir kararlaştırmak üzere, sadece iklim ve toprak analizleri yapılmış. Bir yandan da şato usulü şaraplar üretebilmek için şaraphane inşaa edilmiş. Üzümleri bağlardan uzaklara taşıyıp zarar vermemek ve verimini bozmamak için seçilmiş bu yöntem.

İlk fideler Fransa’dan alınmış ve 2008’de dikimlere başlanmış. İlk ekilen Cabarnet Sauvignon, Shiraz, Merlot, Chardonnay üzümleri bugün 10 yaşında. Sonraki yıllarda bunlara Bornova misketi, Pinot Noir ve Öküzgözü üzümleri ekleniyor. 559 rakımda 300 dönüme yayılan bağlar kaliteli şaraplar üretmek için ideal bir terroir (iklim, toprak ve üzümün yetistirildigi konum koşulları) sunuyor. Kuzey Ege’de genellikle esen Poyraz’ın doğal kuru serinliğine eklenen rakım yüksekliği serinliği sayesinde, üzümler doğru sıcaklık ve zamanda olgunlaşıyor. Üzümler güneş istiyor ancak sıcaktan yanıp kavrulmak da istemiyor, efil efil esen bu tepelerde asmalar hep serin kalıyor. Ayrıca Poyraz nemi ve sıcaklığı azalttığı için asmalarda oluşabilecek hastalıkları uzaklaştırıyor. Madra dağlarının mineral zengini granit Kozak taşı yapısı, doğal eğimle birleşince, asmaların su tutumu, ısısı, besin katkısı gibi toprak özellikleri üzümlerin doğru gelişimine katkıda bulunuyor. Poyraz eğer çok sert eserse, özellikle kuru geçen mevsimlerde üzümdeki suyu alabiliyor, su stresini azaltmak için damlama sulama sistemi kullanıyorlar. Temmuz ortasında üzüm şekerleri aside dönüşüyor ve aromatize oluyor.  Ağustos 15- Eylül 15 arası ise bağ bozumu gerçekleşiyor.

Fikret Bey’in kızı Didem İTÜ İşletme mezunu, ardından Fransa’da onoloji ve şarap üretimi okumuş. Eşi Avşar ise İktisat mezunu Satış & Pazarlama alanlarında çalışmış, birlikte üzümün şaraba dönüştüğü uzun soluklu Ma’adra hikâyesinin bütün aşamalarını birlikte özenle takip edip yönetiyorlar.

İlk şarap üretimine 2012’de, şişelemeye 2015’de, satışa da 2016’da başlamışlar. Aslında bağlar ve şaraphane 110.000 litre kapasiteli. 2016’da 60.000 litre üretilmiş. 2017’de ise sadece 30.000 litre. Bu düşüş ‘az verim, yüksek kalite’ hedefledikleri için ‘İyi tarım’ prensibini benimsemiş ailenin bilinçli olarak aldığı bir karar. Her parsel ve her bölgenin tankı ayrı, böylece yıllara göre şarabın değişimini izleyebiliyorlar.

Şarapların isminden etiket tasarımlarına her detay için ince ince düşünüp, uğraşıp özenmişler. Ve bağlarda başlayan emek ve adanmışlığı, şişelerinin hem içinde hem de dışında yansıtmayı başarmışlar. Ma’adra isminin hikayesi çok etkileyici: Anadolu’da yaşamış Hitit kökenli, ‘Işık İnsanları’ diye de bilinen Lüvi halkının lisanında Ma toprak ana, Adra’da ana tanrıçanın kocası anlamına geliyormuş. Zaten bağların eteklerine yayıldığı Madra dağı ismini buradan alıyor. Şarabın ismini hem toprak ananın yaratcılığı ve besleyiciliği hem de kocasının gücünü birleştirecek şekilde Ma’Adra koymaya karar vermişler. Böylece marka, dişi ve eril özellikleri kucaklayıp bütünleştirmiş.

3 farklı şarap serileri var. Kolay ve hafif içimli Flora serisindeki 3 şarap var: %100 Chardonnay üzümlerinden Flora Beyaz, Kalecik Karası ve Syrah üzümlerinden Flora Rose, Merlot, Syrah, Cabarnet Sauvignon, Pinot Noir üzümlerinden Flora Kırmızı. Aromatik, yumuşacık, rahat içimli şaraplar hepsi. Etiketi üzerindeki çiçek illüstrasyonu ise bahar aylarında bölgede önce yeşil renkte açılıp sonra mor ve fuşya rengine dönüşen deve dikeninin farklı renklerini şarap renkleri ile eşleştiriyor.

Meşe fıçı yerine özel tanklarda bekletilen Cuvee serisinde iki farklı kırmızı şarap var:  %100 Syrah üzümünden Cuvee Marquise, Syrah ve Cabarnet Sauvignon üzümlerinden Cuvee Spesiyale. Etiketindeki kuşlar ise yörede bulunan Kızıl Şahin’in şişeye yansıması. Marquise ismi ise Kuzey Ege’nin elmas kesiminde özel bir yorumu olan Markiz usulünden alıyor adını.

En özel serisi olan Rezerve kategorisinde yine iki farklı kırmızı şarap var:  %100 Syrah üzümünden Reserve Syrah ve %100 Cabarnet Sauvignon üzümünden Reserve Cabarnet Sauvignon. Bu şarapların etiket tasarımı da ilhamını bağların bulunduğu dağlardan alıyor. Tüm tasarımları yakın arkadaşları olan tasarımcı Pelin Erçin gerçekleştirmiş.

Şarapları ise son derece karakterli. Biz Ma’adra Flora Kırmızı, Ma’adra Cuvee Spesiyale ve Ma’adra Reserve Cabarnet Sauvignon şaraplarını tattık. Flora Kırmızı, şarküteri tabağınızın yanında gün batımlarında eşlik edecek yumuşacık, ancak dolgunluk hissi veren dengeli bir başlangıç şarabı. Shiraz ve Cabarnet karşılımı olan Ma’adra Cuvee Spesiyale ise, soslu ve baharatlı etlere, etli makarnalara, yıllanmış peynirlere eşlik edebilecek, kırmızı orman meyveleri ve baharat aromaları taşıyan yoğun, gövdeli, doygun karakterli harika bir şarap.  Ma’adra Reserve Cabarnet Sauvignon ise adeta bir Rolls Royce. Yoğun gövdeli, kompleks aromalı, uzun derinlikli, kadife gibi elegan bir şarap.

2014 Shiraz, Somellier Selection yarışmasında Altın Madalya ödülü almış. 2012 Cuvee Speciale, CMC master class yarışmasında gümüş ödül almış.

Bağın hemen içindeki Şaraphane ise Fikret Özdemir’in mimari ustalığının bir eseri. Yerçekimi akışına uygun olarak tasarlanan şaraphanenede bağlardan toplanan üzümler anında işleniyor. Üretimler bir Fransız önolog kontrolünde yapılıyor.  Fermantasyon ve maserasyon özel tasarlanmış soğutma ceketli otomatik ısı kontrolü yapılabilen tanklarda gerçekleşiyor. Seçilen şaraplar mahzende özel iklimlendirmeli bir alanda Fransız yapımı meşe fıçılarda yıllandırmaya bırakılıyor. Şişelemeye hazır olan şaraplar şişeleme ünitesinde el değmeden gerçekleşiyor. Henüz dalındayken incelenen, belirli zaman aralıklarında örnekleri alınan üzüm tanelerinin ölçümleri özel laboratuvarda yapılıyor ve en uygun hasat zamanı belirleniyor. Üzümler tanka girer girmez her gün analiz ediliyor ve şarap üretim uzmanı tarafından tadımları gerçekleştiriliyor. Özenle işlenen üzümler şarap olarak tanklarına alındığında periyodik kontrollerine devam ediliyor. Kısacası topraktan sofradaki şişeye uzayan şarap yolculuğunun her aşaması burada büyük özen ve titizlik görüyor.

Tasarımına ve manzarasına hayran kaldığımız şarap tadım alanı olan Bağ Evi ise, 2017 Temmuz ayında açılmış. Terasına çıktığınızda neredeyse 360 derece manzara sunuyor. Şarap tadımının yanı sıra odun ateşinde pişen pizzalar ve yöresel peynir tabakları ile damaklarınızı tatlandırabiliyorsunuz. Öğle menüsünde yarı sıcak tapaslar ve peynir tabağı var. Akşam menüsünde 17.00’den sonra yanan taş fırından çıkan taze pizzalar, farinata ve peynir tabağı var. El yapımı pizzalar nefis, Kızılca buğdayı unu ile hazırlanan hamurlar üzerinde ayvalık loru, köy domatesi kurusu, şarküteri ve Ayvalık otları var.  18.00’den itibaren gün batımı başlıyor, tüm körfez ayaklarınızın altında, karşınızda denize batan güneş, enfes şaraplar ve lezzetler ile nefes kesici bir akşam yemeği deneyimi yaşıyorsunuz.

Ayrıca Ayvalık müzik akademisi AIMA ile birlikte müzik dinletileri, kitap imza günlerine de ev sahipliği yapıyorlar. Bir de 30 kişilik özel davet, düğün, doğum günü, şirket yemekleri ve etkinliklerini, aile duygusunu hissettirecek kişisel bir ağırlama atmosferinde içinde düzenliyorlar. Gerçekten Ma’adrada bir düğün rüya gibi olur.

Bir de İskender Azatoğlu liderliğinde bağların arasından ve tepelerden geçen bir rotada yürüyüş ve trekking programları organize ediyorlar.

Ma’adra şaraplarının dağıtım ve pazarlamasını kendisi yapıyor. Şaraplar Metrolar’da ve özel şarap butiklerinde satılıyor. Flora serisi 30TL, Cuvee serisi 40TL, Reserve serisi ise 60 TL civarlarında.

Ma’adra’ya tadım ve yemek için gideceksiniz mutlaka birkaç gün öncesinden arayarak randevu alın, (Tel: 0530 1005566) Ve Gömeç’te Kobaşlarköyü’ne giderken yolda Seki Şarapçılık tabelalarını izleyin. Sürüş mesafesi Ayvalık merkeze yaklaşık 45 dakika uzaklıkta.

4.gün

Bugün için tavsiyemiz aracınıza atlayıp Türkiye’nin ilk uzun köprüsü ve ilk boğaz köprüsünden geçerek Ayvalık Takım Adalarının en büyüğü olan mis kokulu Cunda Adasını keşfe çıkmanız. Cunda için özel yazılarımız var

 

5.gün Bergama

Bugün size tavsiyemiz erkenden yola çıkıp Kozak Yaylası üzerinden 1.5 -2 saate Bergama’ya ulaşmanız ve keşfetmeniz. Daha önce rotalarımızda detaylıca bahsettiğimiz Kozak Yaylası aslında Ayvalık’tan başlayıp Bergama’ya kadar uzanan büyük bir alana yayılıyor. İrili ufaklı on altıdan fazla köyün yer aldığı bu dev fıstık çamlarının yemyeşil bir deniz gibi yükselip alçaldığı yollarda muazzam manzaralar eşliğinde sürüş eşsiz bir keyif. (Bergama keşiflerimizi, izlenim ve önerilerimizi detaylı olarak www.yolculukterapisi.com/bergama yazımızda anlattık.)

Akan derenin sesi, cıvıl cıvıl kuşların ve rüzgarla oynayan çam yapraklarının hışırtısına sesine karışınca, çocukluğumuzdaki piknik anıları canlanıyor ve insanın için nostaljik bir mutlulukla doluyor. Baharda çamların altında minicik hazineler gibi kırmızı, pembe, mor yabani gelincikler açıyor. İşte cennet diyor insana. Ayvatlar köyü civarında, dev kayalar yanı başınızda, çamların altında serin serin oturabileceğiniz piknik yerleri var. Yolda Yukarıbey köyüne bir ziyaret yapabilir, Aşağıbey köyü yakınında Çakıl kayası diye anılan bölgede Bergama krallığının sayfiye kenti olan Perperene antik kenti kalıntılarına göz atabilirsiniz. Zirve Kafe’de bir çay ya da İncecikler’de nehir kıyısında kahve molası verebilirsiniz.

 

Daha kısa bir yol ise Bademli ve Dikili üzerinden Bergama. Ancak Kozak manzaraları kesinlikle daha etkileyici. Ayvalık’a yarım saat mesafede, kalabalık bir yazlıkçı sahili olan Dikili’nin bembeyaz kumsalı ve turkuaz denizi, aslında sahilleri yazın akın akın izdihama uğramasa Türkiye’nin en muhteşem plajları. Biraz daha sakin bir seçenek olarak Bademli sahili ve karşısındaki Kalem Adası denize girmek için tercih edilebilir. Ancak Kalem adasındaki konaklama ve plaj hizmeti sunan tesisin yüksek fiyatları epey caydırıcı.

 

 

 

Zeynep Atılgan Boneval