Arjantin, Şili ve Bolivya – Duygu Hardman’ın kalemi ve Chris Hardman’ın objektifinden

 

Eşim ve ben Buenos Aires ve Patagonya’yı içine alacak bir Güney Amerika seyahatinin birkaç yıl boyunca hayalini kurduktan sonra, sonunda kolları sıvayıp, rotamızı belirledik ve uçak biletlerimizi aldık. Planımız kabaca ortaya çıktığına seyahatimizin oldukça yoğun bir üç hafta olacağı belli olmuştu bile.

30 Aralık’ta yaşadığımız Londra’dan Buenos Aires’e dogru yola çıktık. Yaklaşık 13 saat süren aktarmasız bir uçuş sonra, Buenos Aires’e vardığımızda şehir yeni yılı kutlamak için akşam Puerto Madero liman bölgesinde atılacak havai fişekler için hazırlanıyordu. Belki de şehir degil de benim ruhum hazırlanıyordu demek daha doğru olabilir çünkü yeni yıl Arjantinliler için pek önemli bir tarih degil ve çoğu 31 Aralık akşamını aile ile geçiriyor.

Aslında Ocak ayinin Buenos Aires’i görmek için tavsiye edilen bir zaman olmadığını belirtmekte fayda var, çünkü bu ayda sıcaklıklar 40 dereceyi bulabiliyor. Bu yüzden de pek çok porteno – Buenos Aires’lilere verilen takma isim bu – yazın bu sıcak zamanlarını Atlantik kenarındaki yazlıklarında geçirmeyi tercih ediyor. Fakat eğer siz de seyahatinizi Buenos Aires ile sınırlamayıp, güneydeki Patagonya’ya dogru uzanacaksanız, Ocak ayının doğru bir az olduğunu göreceksiniz.

Neyse dönelim Buenos Aires’teki yeni yıla. Şehirsel dönüşüme uğramış Puerto Madero bölgesinde havai fişekleri izlemek dışında bir başka tavsiye edilen aktivite de yeni yıla sehrin havalı rooftop barlarından birisinde girmek. Bana mimarisi Dante’nin Ilahi Komedya’sından esinlenmis 100 metre yüksekliğindeki Palacio Barolo’nun yılbaşı akşamı için duzenlediği gece turu çok ilginç gözüktü. Tur saat 12’yi vurduğunda bir kadeh Prosecco eşliginde bir sanat harikası olan binanın rooftop barında olacak şekilde tasarlanmış.

Ertesi gün şehrin hop-on hop-off otobüslerine binerek keşfimize başladık. Şunu söylemek lazım ki, Buenos Aires çok büyük bir şehir ve farklı mahalleleri değişik atmosfere sahip. Dolayısıyla şehri gezmek için en az 4 gün ayırmanızı tavsiye ederim.

Gördüğümüz pek çok yer arasından benim icin öne çıkanlar Art Nouveau mimarisi özellikleri taşıyan binaları ile yer yer Paris’i andıran Avenida de Mayo; Arjantin’e gelen ilk göç dalgalarını ağırlayan tango’nun kavga ve yoksulluk içinden doğmasına zemin hazırlayan, şehrin ilk limanını ve de efsanevi La Boca Juniors futbol klübünü içinde bulunduran La Boca mahallesi ve de harika antikacı dükkanları ve parillaları (et restoranları) ile San Telmo idi.

Bunlara ek olarak harika tasarlanmış botanik bahçesi ve Japon bahçesi, dünya çapında bir koleksiyonu olan güzel sanatlar müzesi (Museo National de Bellas Artes ) ve de şık Palermo mahallesinde yer alan modern sanat müzesi (Museo de Artes Latinoamericano de Buenos Aires) mutlaka gezilmesi gereken yerler.

Eğer fırsatınız olursa günü birlik olarak yaklaşık bir saat vapur mesafesinde olan Uruguay’a da gidebilirsiniz. Nitekim Colonia isimli şehir bohem havası ve kolonyal mimarisi ile keyifli saatler vaad eden bir yer gerçekten.

Buenos Aires’in en çok hoşuma giden özelliklerinden bir tanesi de şehirdeki parkların kapladığı geniş alan ve bu parklarda akşamüstü saatlerinde spor yapan yüzlerce insan. Ayrıca parkların içindeki olağanüstü güzellikteki heykellere baktığınızda şehir yönetiminin kamuya açık alanlara verdiği özeni görüp ülkenin gelişmişlik düzeyinden etkilenmemek mümkün değil.

Pek çok bakımdan bir Batı Avrupa şehrini andıran Buenos Aires’ten sonra Arjantin’in dağlık bölgesi Patagonya’ya dogru yola çıktık. Uçagımız El Calafate’ye olmasına rağmen, biz bölgedeki ilk iki gecemizi ülkenin trekking başkenti diye adlandırılan El Chalten’de geçirmeyi tercih ettik. Bu küçük kasaba etrafında bulunan Laguna Torre ve Laguna de Los Tres- Fitz Roy doğa parkurları sayesinde dünyanın pek çok yerinden gelen ve özellikle kamp yapmaya düşkün backpacker turistleri kendine çekmekte. Fakat bizim gibi valizli gezen turistler için de yeterli sayıda küçük otel ve restoran mevcut.

Biz El Chalten’de geçirdigimiz iki gün boyunca toplam 40km’den fazla yol yürüdük. Genelde parkurlar inişli çıkışlı ve dağ yamacındaki bir buzulun oluşturduğu gölün etrafındaki essiz bir manzara ile son buluyor. Bahsettiğim iki parkurdan özellikle Laguna de Los Tres- Fitz Roy dağı parkurunun son 1 kmsinin tırmanma şeklinde olduğunun ve mutlaka trekking ayakkabıları gerektirdiğinin altını çizmekte fayda var. Ayrıca yola çıkmadan önce otelinizden öğle molası için sandviç, su ve atıştırmalıkları almayı unutmamak gerekiyor çünkü bir kere yola çıktıktan sonra yaklaşık sekiz saat boyunca ıssız doğanın ortasında kalıveriyorsunuz.

El Chalten’den sonrakı duragımız El Calafate idi. El Calafate oteller bakımından El Chalten’den daha gelişmiş bir yer. Burada da Unesco’nun dünya mirası olarak isimlendirdiği büyüleyici Perito Moreno buzulunu mutlaka görmek lazım. Perito Moreno’nun içinde bulunduğu milli park o kadar güzel tasarlanmış ki gezerken buzula çok yaklaşabiliyorsunuz. Eğer bir de şanslıysanız arkanızda dramatik bir şekilde kırılan bir parça buzul ile aynı fotoğraf kadrajında bile bulunabilirsiniz. Meraklıları için kramponlu botlarla buzul üstü trekking turları da mevcut bu bölgede.

Biz El Calafate’deki ikinci sabahımızı Laguna Nimez kuş cennetinde flamingo ve diğer endemik kuşları izleyerek geçirdikten sonra Patagonya’nın Şili sınırları içinde kalan kısmına doğru çıktık. 5 saatlik bir otobüs yolculuğu sonrasında deniz kenarında küçük bir kasaba olan Puerto Natales’e vardık. Puerto Natales Şili’nin meşhur Torres Del Paine ulusal parkını günlük turlar aracılığıyla gezmek için ideal bir merkez. Manzaralar El Chalten ile benzerlikler gösteriyor fakat doğanın ortasında harika otellerde konaklayarak trekking yapma imkanları da var burada. Puerto Natales civarında milyonlarca yıl önce yaşadıgı düşünülen Mylodon isimli devasa canlının (bir nevi dinazor) kemiklerinin bulunduğu tarih öncesi cağa ait mağarayı gezmek de mümkün.

Patagonya’dan bahsederken kuzu çevirme ve müthiş şaraplardan bahsetmemek olmaz. Özellikle Arjantin tarafındayken Malbec ve Şili tarafındayken de Carmenere şaraplarından bol bol içmeyi veya valizinize stoklamayı ihmal etmeyin derim.

Puerto Natales’ten üç saatlik bir otobüs yolculuğu sonrasında gezi rotamızın en güney noktası olan Punto Arenas’a ulaştık. Macellan boğazında yer alan Punto Arenas, Panama kanalı açılmadan önce Güney ve Kuzey Amerika’ya ulaşan ticaret yollarının odak noktasındaymış. Bugün de Antartika’ya giden cruise teknelerinin kalkış yerlerinden biri olan Punto Arenas’ın kıta Avrupa’sının kolonyal tarihi ile bağlarını anlamak icin, Braun Menendez müzesini gezmenizi çok tavsiye ederim.

Punto Arenas’ta yapılması olmazsa olmaz aktivite ise sabahın erken saatlerinde Magdalena adasına yapılan tekne seferi. Magdalena adasında Macellan penguenleri koloni halinde yasamakta ve burada penguenlerin arasından yürüyerek tüm adayı 45 dakika gibi bir sürede turlayabiliyorsunuz. Turlar rehberler eşliginde küçük gruplar halinde düzenleniyor ve dev dalgaların salladığı buyuk boy Zodyak teknenizle adaya vardığınızda kendinizi gerçekten Survivor’da gibi hissediyorsunuz. Benim gibi deniz tutanlar için çok keyifli bir gezinti olduğunu söyleyemeyecegim ama penguenler gerçekten bir harika!

Punto Arenas’tan Şili’nin başkenti Santiago’ya uçmak mumkun. Biz de öyle yaptık ve tabi böylece çok sayıda enlem geçerek buzullar ve penguenleri arkada bırakıp Güney Amerika’nın kavurucu sıcaklarına geri döndük. Santiago’da çok vaktimiz yoktu açıkcası ve biz de kısıtlı zamanımızı Pablo Neruda’nın yaşadıgı Büyük Okyanus kenarındaki liman kasabası Valparaiso’yu gezerek geçirdik. Tepelerin şekil verdiği şehir, sokak sanatı grafittileri  ve meshur pisco barlarının canlandırdığı gece hayatıyla meşhur ve aynı zamanda bir Unesco Dunya Kultur mirası şehri.

Santiago’ya döndükten sonra tekrar bir iç hatlar uçuşu ile bu sefer dünyanın en çorak yeri olarak adlandırılan Atacama çölüne doğru yola koyulduk. Atacama çölününde konumlanmış terra-cota rengi bir kasaba olan San Pedro, varır varmaz beni cezbetti. Oldukça izole ve ıssız bir yer olmasına rağmen San Pedro turizm anlamında cok gelişmiş. Restoranlarındaki yemek çesidi şaşırtıcı olduğu gibi San Pedro’da çölün ortasında ultra lüks otellerde de kalmak mümkün. Bizim gibi büyük çoğunluk icin ise konaklama Batı Avrupa fiyatları ödeyerek bungalow gibi yerlerde kalmak demek ve hatta pek çok yerde tuvaletlerin birkaç oda arasında paylaşıldıgını belirtmekte fayda var. Fakat San Pedro’daki en zorlayıcı şey kesinlikle bu değil. San Pedro deniz seviyesinden 2,400 metre yükseklikte bulunuyor ve buraya uçarak gelen pek çok kisi için bu yüksekliğe bir anda alışmak zor olabiliyor. Uykusuzluk, baş ağrısı ve mide bulantısı gibi etkiler yaşanabiliyor.

Biz San Pedro’da toplam iki gün kaldık. Bu kısa zaman diliminde günlük turlar ayarlayarak 5,000 metre yükseklikteki Tatio Gayser’larını , Ay’a benzer yüzeyi sebebiyle isimlendirilmiş Ay Vadisi’ni (Valle de la Luna), yüksekliği 120 metreyi bulan kum dağlarıyla Ölüm Vadisi’ni (Death Valley) ve de bölgenin etrafındaki billur gölleri görmüş olduk. Buralardaki coğrafi şartlar fiziksel olarak her ne kadar zorlayıcı da olsa, unutulmaz anlar vaat ettiğini söylemem abartı olmayacaktır.

Gezimizin son ve de en maceralı kısmı San Pedro’dan Bolivya’daki Salar de Uyuni gölüne düzenlediğimiz turdu. 3 gece – 4 günlük turu San Pedro’daki bir seyahat acentası aracılığıyla. Tur deyince akla beş yıldızlı otelinizin açık büfesinde yaptığınız kahvaltınızı bitirdikten sonra saat 9 civarında sizi almaya gelen klimalı son model bir otobüs gelebilir ama gelmesin! Bahsettiğim tur 4 gün boyunca 4×4 jiplerle kilometre yapmaktan ibaret ve aksamları yerlilerin hem kendi yaşadığı hem de işlettiği evlerde konaklıyorsunuz. Kalınan yerlerdeki konaklama koşulları otelden ziyade hostel standartlarında fakat dünyanın bu ıssız ve ticari turizmin henüz gelişmediği bölgelerini gezmek istiyorsaniz, başka seçeneğinizin olmadığını göreceksiniz.

 

Tabii ki son durak Salar de Uyuni tuz gölüne varıncaya kadar yoldaki pek çok ilgi çekici noktada mola veriyorsunuz. Benim bu rotadaki favorim üstü pembe flamingolarla kaplı kendisi de bir doğa harikası olarak pembe ve kırmızı renklerine bürünmüş Laguna Colorada idi. Gölün etrafında otlanan lamaların yanına çömelip manzarayı hayranlıkla saatlerce izleyebilirdim doğrusu.

Bir başka enteresan yer de rüzgarın aşındırdığı kayalarının Salvador Dali resimlerindeki manzaralarI andırdığı Dali Çölü idi. Fakat bu zorlu seyahatin asıl büyük ödülünün, Uyuni’deki kurumuş tuz gölü Salar de Uyuni olduğunu söylememe gerek yok herhalde. Yaklasık 11 kilometre karelik bir alanı kaplayan Salar de Uyuni o kadar düz bir arazide bulunuyor ki ziyaretçilerin cektikleri eğlenceli perspektif fotograflarıyla ünlenmis.

Senede iki hafta gibi bir sure Salar de Uyuni yağışlar nedeniyle birkaç desimetre su altında kalıyor ve böyle olunca da harika yansımalar meydana geliyor. Şansımıza ziyaretimiz bu döneme denk gelince, ekip olarak sabah 4 gibi yollara düşüp güneşin doğuşunu tuz gölü üzerindeki harika yansımalarıyla burada yakalamak istedik. Renklerin inanılmaz dönüşümünü görmek için de bu zahmete değdi açıkçası!

Salar de Uyuni 3 haftalık bir Latin Amerika gezisinin son durağıydı bizim için. Şimdi bakınca bu gezinin hayatta bir kere yakalanan ve insanin pek çok anlamda ufkunu açan bir fırsat olduğunu daha iyi anlıyorum. Umarım rotamız başka gezgin ruhlara da ilham verir.

Dilerseniz gezimizin diğer fotograflarına ve Chris’in cektigi diger sehayat fotograflarına www.fauxtaux.co.uk adresinden ulasabilirsiniz.

Duygu Hardman